CANLI
SKOR
Murat Özbostan

Murat Özbostan

Yabancıda 10+4 hayata geçecek

Yabancı futbolcu konusu Türk futbolunda yeniden tartışmanın merkezinde… Bu sezon uygulanan 12+2 modeli devam ederken, Kulüpler Birliği 2026-2027 sezonunda da aynı sistemin sürmesini Türkiye Futbol Federasyonu'na iletmişti. Riva'dan henüz resmi bir açıklama gelmese de kamuoyunda "12+2 devam edecek" algısı oluşmuş durumda. Ancak TFF cephesinde durum farklı görünüyor. Federasyonun daha önce açıkladığı plana sadık kalacağı ve 2026-2027 sezonunda 10+4 kuralını hayata geçireceği ifade ediliyor. Bu modele göre; kulüpler 14 yabancı bulundurabilecek ancak bu oyuncuların en az 4'ünün 1 Ocak 2004 ve sonrası doğumlu olması zorunlu olacak. TFF'nin mevcut talimatlarında da bu yaklaşım açık şekilde yer alıyor. Yani federasyon geri adım atmak yerine, sistemi dönüştürme niyetinde. Buradaki temel yaklaşım oldukça net: 'Kulüplerin yabancı transferini tamamen sınırlamak yerine, bu transferlerin profilini değiştirmek.' TFF'ye göre kulüpler zaten yabancı oyuncu almaya devam edecek. Bu yüzden hedef, 28-33 yaş arası yüksek maliyetli ve düşük satış potansiyelli oyuncular yerine, 19-23 yaş aralığında gelişime açık isimlere yönelimi artırmak. Bu model aynı zamanda kulüplerin transfer ekonomisini de değiştirmeyi amaçlıyor. Uzun süredir yüksek maaşlı ama geri dönüşü olmayan transferler yapan kulüplerin, "al–geliştir–sat" modeline geçmesi hedefleniyor. Avrupa'da Benfica ve Ajax gibi kulüplerin başarıyla uyguladığı bu sistem, sürdürülebilir bir yapı kurmanın anahtarı olarak görülüyor. Özetle TFF'nin amacı yabancı sayısını düşürmek değil; yabancı oyuncu profilini değiştirerek daha genç, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir yapı oluşturmak.


TÜRK HAKEMLERE EMANET!
Yabancı futbolcu konusu kadar, Türkiye'de en çok tartışılan bir diğer başlık da yabancı hakem meselesi. Özellikle haftaya oynanacak Galatasaray – Fenerbahçe derbisi öncesinde bu konuda adeta "papatya falı" açılıyor. Öncelikle şunu net şekilde ortaya koymak gerekiyor: Ne Galatasaray ne de Fenerbahçe, bu maçı yabancı bir hakemin yönetmesi için şu ana kadar resmi bir talepte bulunmuş değil. Açıkçası böyle bir talebin yapılması da çok etik olmazdı. Çünkü bu durumda Beşiktaş ve Trabzonspor gibi diğer büyük kulüpler açısından ciddi bir eşitsizlik ortaya çıkardı. Ve diğer tüm takımlar için. Evet, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi çok önemli. Ancak Türkiye'de oynanan diğer derbiler de en az bu kadar kritikti. Mesela Fenerbahçe- Beşiktaş karşılaşması, Beşiktaş'ın şampiyonluk yarışındaki şansını büyük ölçüde kaybettiği maçlardan biri oldu. Aslında yabancı hakem tartışmasının özü teknik bir ihtiyaçtan ziyade bir güven krizine dayanıyor. Yabancı hakem, kısa vadede tartışmaları azaltabilir; ancak bu, kalıcı bir çözüm değildir. Bu nedenle görünen tablo oldukça net: Galatasaray-Fenerbahçe derbisi Türk hakemlere emanet edilecek. Bu konuda fazla spekülasyon yapmaya gerek yok.

Galatasaray şampiyon olamazsa 3 yıllık başarı çöpe mi atılacak!

Türk futbolunda başarı ile eleştiri arasındaki çizgi hiçbir zaman dengeli olmadı. Son günlerde Okan Buruk üzerinden yürüyen tartışmalar da bunun en güncel örneklerinden biri. Üç yıl üst üste şampiyonluk yaşamış bir teknik direktörün bugün bu kadar sert şekilde eleştirilmesi, hatta yer yer hedef haline getirilmesi, futbol kamuoyunun reflekslerini yeniden sorgulamayı gerektiriyor. Önce hakkı teslim edelim. Üst üste şampiyonluklar, özellikle Türkiye gibi baskının ve rekabetin yüksek olduğu bir ligde, tesadüf değildir. Bu başarı; doğru kadro mühendisliği, soyunma odası yönetimi, kriz anlarında alınan kararlar ve sezon geneline yayılan istikrarın bir sonucudur. Galatasaray'ı üç sezon boyunca zirvede tutmak, sadece iyi bir kadroya sahip olmakla açıklanamaz; bu, aynı zamanda güçlü bir teknik aklın ürünüdür. Ancak futbolun doğasında şu gerçek var:

Başarı sürdükçe beklenti büyür. Beklenti büyüdükçe tolerans azalır. Bugün gelinen noktada eleştirilerin tamamen temelsiz olduğunu söylemek de mümkün değil. Son haftalarda sahaya yansıyan bazı problemler dikkat çekiyor. Özellikle Trabzonspor karşısında yapılan taktik tercihler yoğun şekilde tartışıldı. Göztepe maçında alınan galibiyete rağmen ikinci yarıda yaşanan kırılma anları, takımın kontrolü ne kadar kolay kaybedebildiğini gösterdi. Kocaelispor karşılaşması ise fiziksel ve mental düşüşün daha net hissedildiği bir tablo ortaya koydu. Bu düşüşün nedenleri çok katmanlı. Sezonun ilerleyen bölümünde yaşanan fiziksel yorgunluk, oyuncu grubunda oluşan mental tükenmişlik ve en önemlisi başarıya doymuşluk hissi… Bunlar üst üste gelen şampiyonluklardan sonra birçok takımın yaşadığı doğal süreçlerdir. Ayrıca kilit oyuncuların yokluğu da bu süreci derinleştirir. Victor Osimhen gibi belirleyici bir ismin eksikliği, hücum organizasyonlarının doğrudan etkilenmesine yol açar.

UÇLARA SAVRULAN FUTBOL İKLİMİ
Fakat bütün bu tabloya rağmen asıl mesele şu: Eleştiri ile linç arasındaki fark giderek siliniyor. Futbol kamuoyu, özellikle sosyal medya etkisiyle, çok hızlı şekilde uçlara savruluyor. Dün alkışlanan bir teknik direktör, bugün neredeyse gözden çıkarılabiliyor. Oysa sürdürülebilir başarı, panik kararlarla değil, istikrarla mümkündür. Burada sorulması gereken basit ama kritik bir soru var: Eğer Galatasaray bu sezon şampiyon olamazsa, bu durum üç yıllık başarıyı siler mi? Daha da önemlisi, böyle bir senaryo bir teknik direktörün tamamen değersiz ilan edilmesini haklı çıkarır mı? Futbol sadece sonuç oyunu değildir; aynı zamanda bir süreç yönetimidir. Süreçleri doğru okuyamayan kulüpler, kısa vadeli tepkilerle uzun vadeli kazanımlarını riske atar. Bugün yapılan tartışmaların önemli bir kısmı da bu sabırsızlığın ürünüdür. Sonuç olarak; evet, sahada problem var. Evet, teknik heyetin hataları da mevcut. Ama aynı zamanda ortada ciddi bir başarı geçmişi var. Bu iki gerçeği aynı anda kabul edebilmek, sağlıklı bir futbol aklının temelidir. Aksi halde, Türk futbolu her sezon aynı döngüyü yaşamaya devam eder: Önce göklere çıkarılanlar, sonra hızla yerin dibine sokulanlar… Ve belki de asıl sorun tam olarak budur. Size bir şey diyeyim mi? G.Saray şampiyon olamazsa Okan Buruk bırakır!

Hyeon-gyu Oh, Osimhen’in yolunda

Bir maç düşünün; temposu yüksek, hücum zenginliği bol, izleyeni koltuğuna çivileyen bir akış… Beşiktaş'ın son dönemde oynadığı futbol tam olarak bunu vadediyor. Siyahbeyazlılar sahaya çıktığında yalnızca bir skor mücadelesi değil, aynı zamanda futbolun estetik tarafı da izleyiciye sunuluyor. Özellikle 2026 yılı itibarıyla Beşiktaş'ın hücum performansı dikkat çekici bir seviyeye ulaştı. Ligin en çok şut çeken ve en fazla isabet bulan takımı olarak öne çıkmaları tesadüf değil. Hücumda özgürlük, hızlı paslaşmalar, bire birde cesaret ve sürekli gol arayışı… Bu anlayış, onları yalnızca etkili değil aynı zamanda izlenmesi en keyifli takımlardan biri haline getiriyor. Beşiktaş, kısa sürede bulduğu gollerle oyunun kontrolünü ele geçirdi. Ancak bu rahatlığın zaman zaman rehavete dönüştüğünü de gördük. Yine de takımın en önemli artılarından biri, gerektiğinde vites yükseltebilmesi. Tempoyu artırdıkları anlarda rakip savunmaların çözülmesi kaçınılmaz oluyor. Orkun'un saha içindeki liderliği ve oyun aklı bir kez daha fark yarattı. Takımın hücum organizasyonlarını yönlendiren, ritmi belirleyen bir rol üstleniyor.. Oh'un performansı da ayrı bir parantezi hak ediyor. Bitmek bilmeyen enerjisi, pres gücü ve gol isteğiyle dikkat çeken oyuncu, adeta kale önünde aç bir forvet profili çiziyor. Attığı gollerden sonra yüzüne yansıyan o hırs, Beşiktaş'ın aradığı karakterin sahadaki karşılığı gibi. Bana Osimhen'i anımsatıyor! Elbette her şey tozpembe değil. Savunmada verilen açıklar, sezon başından beri devam eden bir problem olarak yine kendini gösterdi. Rakibe tanınan fırsatlar, bu seviyede affedilmesi zor hatalar arasında. Hücumdaki üretkenlik ne kadar üst düzeyse, savunmadaki kırılganlık da o kadar belirgin. Eğer hakem kararlarındaki bombalar olmasa Beşiktaş bambaşka yerde olurdu! Kritik maçlarda aleyhine kartlar, tartışmalı düdükler ve VAR müdahaleleri, Beşiktaş'ın yarış içindeki konumunu doğrudan etkiledi! Bu noktada yönetimin de serzenişleri anlaşılabilir. Ancak madalyonun diğer yüzünde, takımın kendi istikrarını koruma zorunluluğu da var. İkisi bir arada olsaydı Beşiktaş zirvede otururdu zaten!

Rekabet ile düşmanlık arasındaki çizgi!

Galatasaray–Kocaelispor maçı öncesi yükselen tansiyon, aslında Türk futbolunun uzun süredir içinde bulunduğu ruh halinin bir yansıması. Oysa futbol, özünde son derece basit bir oyundur. Sahada 22 oyuncu, 1 top ve 90 dakika vardır. Biri kazanır, diğeri kaybeder. Kazanan sevinir, kaybeden ise bir sonraki maça odaklanır. Hikâye budur. En azından bir zamanlar öyleydi. Bugün ise futbol, endüstriyel yapının da etkisiyle bambaşka bir noktaya evrildi. Artık her şey rakamlarla ölçülüyor; gelirler, sponsorluklar, yayın hakları… Bu büyüme beraberinde büyük bir baskı ve gerilim de getirdi. Ancak asıl sorun, bu gerilimin bilinçli şekilde körüklenmesi. Maç öncesi yapılan "intikam", "hesaplaşma", "gerilim yükseliyor" tarzı açıklamalar, kısa vadede ilgi çekici olabilir. Fakat uzun vadede futbolun ruhunu zedeliyor. Çünkü bu dil, rekabeti beslemekten çok, düşmanlık yaratıyor. Unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var: 'Bu kulüplerin milyonlarca taraftarı bulunuyor.' Ve bu taraftarların içinde çocuklar da var. Televizyon başında ya da tribünde bu söylemleri duyan bir çocuk, futbolu bir oyun olarak mı görür, yoksa bir kavga alanı olarak mı? Türk futbolu zaten yeterince sorunla mücadele ediyor. Hakem tartışmaları, saha içi ve dışı gerginlikler, zaman zaman yaşanan şiddet olayları… Böyle bir ortamda, tansiyonu daha da yükseltecek açıklamalar yapmak, kimseye fayda sağlamaz. Aksine, hakemlerin işini zorlaştırır, güvenlik risklerini artırır ve tribünlerdeki atmosferi daha da kırılgan hale getirir. Elbette rekabet olacak. Hatta olmalı ama rekabet ile düşmanlık arasındaki çizgi çok nettir. O çizgi aşıldığında, futbol olmaktan çıkar ve başka bir şeye dönüşür. İşte asıl tehlike de burada başlar. Bir tarafın yaptığı yanlışı, diğer tarafın aynı şekilde karşılaması, sorunu çözmez. Aksine büyütür. "Onlar yaptıysa biz de yaparız" anlayışı, sadece sahayı değil, hayatın kendisini de yaşanmaz hale getirir. Belki de en basit soruyu yeniden sormanın zamanı geldi. Biz bu oyunu neden sevmiştik? Cevap hâlâ aynıysa, yolu da bellidir.

Saha kenarında etkisi sürecek

Futbol dünyası bir çınarını daha kaybetti. Mircea Lucescu, 80 yıllık hayatının son düdüğünü çaldı. Bir insanın vedası gibi görünse de aslında bir futbol aklının, bir karakterin ve bir dönemin kapanışı bu. Onu anlatmak için kullanılan lakaplar bile başlı başına bir hikâyedir: "Il Luce", "Büyük Hoca", "Lucescu Baba"… Her biri, farklı bir yönünü tarif eder ama hiçbirisi tek başına yeterli değildir. Çünkü Lucescu, teknik direktörlüğü sadece taktikten ibaret görmeyen, futbolu bir yaşam biçimi olarak benimseyen son kuşak temsilcilerinden biriydi.

UKRAYNA DESTANI!..
Romanya'dan
çıkan bu inatçı futbol adamı, kariyerine oyuncu olarak başladıktan sonra kulübede gerçek kimliğini buldu. Romanya Milli Takımı ile hem oyuncu hem teknik adam olarak hizmet verdi. Ancak onu dünya futbol sahnesine taşıyan şey, farklı ülkelerde kurduğu sistemler ve bıraktığı izler oldu. Türkiye'de iki ezeli rakipte de iz bırakabilmek herkesin harcı değildir. Galatasaray ile Avrupa sahnesinde mücadele ederken, Beşiktaş ile kazandığı şampiyonluk; onun sadece başarılı değil, aynı zamanda kriz yönetimini bilen bir teknik adam olduğunu gösterdi. Türk futboluna getirdiği disiplin anlayışı, yabancı oyuncu yönetimi ve gençlere verdiği önem, bugün hâlâ konuşuluyor. Ama belki de onun en büyük eseri, Ukrayna'da yazdığı destandır. Shakhtar Donetsk ile kurduğu yapı, yalnızca kupalarla değil, sürdürülebilir başarı modeliyle de örnek gösterildi. Brezilyalı oyuncuları keşfedip Avrupa vitrinine çıkaran sistem, modern futbolun en başarılı projelerinden biri olarak kabul edildi. UEFA Kupası zaferi ise bu emeğin taçlandığı anlardan sadece biriydi. Lucescu'nun çalıştığı diğer kulüpler, Dinamo Kiev, Zenit ve tekrar tekrar döndüğü Romanya Milli Takımı, onun futbol bilgisinin sınır tanımadığını kanıtladı. Farklı kültürlerde aynı disiplini kurabilmek, her hocanın başarabileceği bir şey değildir.

BİR BABA FİGÜRÜYDÜ
Onu
özel kılan sadece kazandığı kupalar değildi. Kenarda dimdik duran, gerektiğinde sertleşen ama oyuncusunun omzuna el koymasını da bilen bir "baba" figürüydü. Futbolcularıyla kurduğu ilişki, modern futbolun mesafeli teknik adam profilinden çok uzaktı. O, oyuncularını sadece sahaya süren değil, onları hayata hazırlayan bir rehberdi.

SON SÖZLERİ NEYDİ?
Son
yıllarında bile futboldan kopmadı. 80 yaşında hâlâ FIFA Dünya Kupası hayali kuran bir teknik adamdan bahsediyoruz. "Korkak gibi ayrılamam" sözü, onun karakterinin en net özeti olarak hafızalara kazındı. Futbol onun için bir meslek değil, bir ömürlük mücadeleydi. Bugün geriye baktığımızda, "Lucescu dönemi" artık geçmiş zamanla anılacak. Ancak onun etkisi hâlâ saha kenarlarında devam edecek..

Kısa vadeli refleksler!

Türk futbolunun en kronik meselelerinden biri yine sahnede: Yabancı oyuncu kuralı... Yıllardır değişmeyen tek şey, bu kuralın sürekli değişmesi. Kulüpler Birliği bastırıyor, Futbol Federasyonu geri adım atıyor ya da yön değiştiriyor. Sonuç? Bitmeyen bir belirsizlik. Türkiye'de futbol aklı ne yazık ki kısa vadeli reflekslerle hareket ediyor. Bir sezon "yabancı sınırı kalksın, kalite yükselsin" deniyor. Ertesi sezon "Yerli oyuncular kayboluyor" gerekçesiyle sayının düşürülmesi savunuluyor. Transfer politikaları altüst oluyor, kadrolar istikrarsızlaşıyor. Sonra aynı soru soruluyor: 'Bu kulüpler neden borç batağından çıkamıyor?' Cevap belli, sadece görmek istemiyoruz. Büyük kulüpler, kısa yoldan başarı için pahalı yabancıya yöneliyor. Altyapı yatırımı sabır, planlama ve vizyon gerektiriyor; bu da çoğu zaman tercih edilmiyor. Öte yandan federasyon cephesinde de benzer bir refleks var. Özellikle seçim dönemlerinde kulüplerin taleplerine karşı durmak yerine, günü kurtaran kararlar alınıyor. Uzun vadeli bir futbol aklı yerine, anlık memnuniyet öncelik haline geliyor. En büyük eksiklik; istikrar.
Türk futbolunun 3-5 yıllık, sabit bir yol haritası yok. Her sezon yeni bir sistem, yeni bir umut, yeni bir belirsizlik… Ama sonuç değişmiyor. Lig kalitesi ise sanıldığı kadar yükselmiyor. Evet, bazı dönemlerde yabancı sayısının artmasıyla kalite kısa vadede yukarı çıkıyor gibi görünebilir. Ancak plansızlık ve istikrarsızlık, uzun vadede bu kazanımı fazlasıyla geri alıyor. Oysa Avrupa'da tablo farklı. Almanya, İspanya ve İngiltere gibi futbolun merkez ülkelerinde kurallar sık sık değişmez. Mevcut sistemler yıllar içinde değerlendirilir, gerekiyorsa revize edilir ama asla her sezon yeniden yazılmaz. İstikrarın olmadığı yerde gelişim olmaz. Türk futbolunun artık basit ama kritik bir karara ihtiyacı var: Net, uygulanabilir ve en az 4-5 sezon boyunca değişmeyecek bir yabancı kuralı. Kulüplerin önünü görebileceği, yatırım planlarını buna göre yapabileceği bir düzen. Asıl soru şu; böyle bir istikrarı sağlayacak futbol kültürüne sahip miyiz? Ne yazık ki bugüne kadar verilen cevap pek iç açıcı değil. Biz hâlâ günü kurtarmayı, geleceği inşa etmeye tercih ediyoruz. Bu yüzden, her sezon aynı tartışmayı yeniden izliyoruz.

Psikolojik faktörler!

Kadıköy'deki derbi, kalite açısından zirve olmasa da duygu ve gerilim seviyesiyle uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir karşılaşmaya dönüştü. İki takımın da sahaya koyduğu iyi niyet ve mücadele tartışılmazdı. Ancak futbolun acımasız gerçeği ortaya çıktı: Son düdük çalmadan hiçbir şey bitmiyor. Maçın kırılma anı, uzatma dakikalarında geldi. Çok tartışmalı bir penaltı kararıyla Fenerbahçe adeta hayata tutundu. O an yalnızca bir gol değil, belki de sezonun kaderi yazıldı. Çünkü aksi bir senaryoda sarı-lacivertliler için psikolojik fırtına başlayabilirdi. Fenerbahçe, özellikle ilk yarıda orta sahada Kante ve Guendouzi üzerinden kurduğu baskıyla oyunu kontrol etmeye çalıştı. Ancak topu üçüncü bölgeye taşırken yaşanan üretkenlik sorunu ve bitiricilik eksikliği dikkat çekiciydi. Buna karşın savunma disiplinleri üst düzeydi. 2. yarıda ise risk alan, daha çok isteyen bir Fenerbahçe izledik. Karşı cephede Beşiktaş vardı. Siyah-beyazlılar son derece kompakt, planlı ve sabırlı bir savunma ortaya koydu. Maç boyunca rakibine alan vermemeye çalıştılar, geçiş fırsatlarını kolladılar. Ancak hücumda başarılı değildi. Ersin ayrı bir parantezi hak ediyor. 25 yaşındaki kaleci, yaptığı kritik kurtarışlarla takımını uzun süre ayakta tuttu ve derbinin en öne çıkan isimlerinden biri oldu. Sergen Yalçın'ın tercih ettiği oyun planı, "Önce kaybetmeyelim" üzerine kuruluydu. Nitekim bu plan büyük ölçüde işledi de. Ancak Kadıköy gibi bir deplasmanda, bu kadar sınırlı hücum tehdidiyle puan çıkarmak her zaman ince bir ipin üzerinde yürümek gibidir. O ip, uzatma dakikalarında koptu. Bu sonuçla birlikte Fenerbahçe, yalnızca bir derbi kazanmadı; şampiyonluk yarışında psikolojik üstünlüğü de eline geçirdi. Beşiktaş cephesinde ise kaçan bir fırsat var. Ancak şunu da teslim etmek gerekir: Siyah-beyazlılar bu maçı kaybetmeyi hak eden bir oyun oynamadı. Artık sahnede üç büyük aday var: Galatasaray, Trabzonspor ve Fenerbahçe. Yarış kızıştı, hata payı minimuma indi. Bundan sonrası sadece futbol değil; karakter, dayanıklılık ve kriz yönetimi meselesi olacak. Derbiler bazen sadece üç puan değildir. Bu maç da onlardan biriydi.

G.Saray’da kimlik sorunu var!

Galatasaray'ın son dönemde yaşadığı problem artık bir oyuncu eksikliğinin çok ötesine geçmiş durumda. Bu doğrudan bir kimlik sorunu! Takımın hücum gücü, tek bir profile bu kadar bağımlı hale gelmişse, orada sorgulanması gereken şey kadro değil, oyunun kendisidir. Osimhen varken Galatasaray rakip savunmaları sürekli tehdit eden, onları hataya zorlayan, temposu yüksek bir hücum takımı. Topsuz koşular, ikinci toplar, fiziksel üstünlük... Hepsi bir zincirin halkası gibi işliyor. Ancak o halka koptuğunda geriye kalan yapı ne yazık ki aynı sağlamlığı göstermiyor. Topa sahip olan ama ne yapacağını bilemeyen bir takım görüntüsü ortaya çıkıyor. Trabzon deplasmanı bu tablonun en net örneklerinden biri oldu. Sarı-kırmızılılar, A'dan Z'ye sınıfta kaldı. Hücumda üretkenlik yoktu, tehdit yoktu, plan yoktu. En dikkat çekici noktalardan biri ise forvet tercihiydi. İcardi fiziksel mücadeleye dayalı bir oyunda sefilleri oynadı. Ne ilk topları alabildi ne de oyunu ileri taşıyabildi. Öte yandan Trabzonspor ne oynadığını bilen bir takım görüntüsü verdi. Fiziksel temas, ikinci toplar, kenar etkinliği ve duran toplarla rakibini boğdu. Belki çok gol kaçırdılar ama kurdukları oyun planı netti ve çalışıyordu. Bu da maçın kaderini belirleyen en önemli fark oldu. Galatasaray cephesinde ise asıl soru şu: B planı nerede? Büyük takımlar sadece yıldız oyuncularla değil, alternatif senaryolarla da ayakta kalır. Rakibe, sahaya ve eldeki kadroya göre değişebilen bir yapı olmadan sürdürülebilir başarı mümkün değil. Okan Buruk'un takımı uzun süredir aynı oyunu oynamaya çalışıyor. Ancak futbol artık buna izin vermiyor. Rakipler çözüm buluyor, ezber bozuyor ve sizi kendi oyununuzla değil, sizin eksiklerinizle yeniyor. Sonuç olarak Trabzonspor büyük bir zafer kazandı ve artık bu yarışın tam içine girdi.

Kim oyunu oynayacak kim anı yakalayacak?

Trabzon'da bir maçtan fazlası oynanacak. Trabzonspor ile Galatasaray karşı karşıya geldiğinde mesele çoğu zaman sadece üç puan olmaz; bu kez de öyle. Çünkü bu 90 dakika, iki farklı futbol aklının, iki farklı oyuna bakışın çarpışması gibi duruyor. Okan Buruk'un Galatasaray'ı, ne oynadığını bilen bir takım. Topa sahip olur, sabreder, rakibi kendi yarı sahasına iter. En önemli refleksi ise topu kaybettiği an başlar: baskı. Bu düzen, sezon boyunca onları taşıdı. Oyun bir kez kurulunca, Galatasaray ritmini buluyor ve kolay kolay o ritmi kaybetmiyor. Ama bu düzenin bir bedeli var. Bekler çıktıkça arkada boşluk büyür. Ve işte tam burada sahneye Fatih Tekke'nin aklı girer. Tekke'nin Trabzonspor'u bir kontrol takımı değil; bir fırsat takımı. Rakibi bekler, hatayı koklar ve doğru anda hızlanır. Plan basit ama etkili: az gel, temiz gel, can yak. Özellikle iç sahada, tribünün de itişiyle bu plan çok daha tehlikeli hâle gelir. Bu yüzden bu maçın kaderi aslında çok ince bir çizgide. Galatasaray oyunu kurar, sabırla oynar ve hata yapmazsa ağır basar. Ama oyun bir an için kırılır, tempo yükselir ve geçişler başlarsa, Trabzonspor'un istediği hikâye yazılmaya başlar.

Bir diğer kritik başlık ise bireysel performanslar. Galatasaray buraya kadar "atanı ve tutanı" ile geldi. Ancak hücumdaki eksik parçalar, bu tip deplasmanlarda daha fazla hissedilir. Bitiricilik bir anda kolektif sorumluluğa dönüşür. Bu da oyunun akıcılığını zaman zaman zorlar. Diğer tarafta Uğurcan Çakır var. Üzerinde baskı var, eleştiriler var Trabzon kanadında!. Ama büyük kaleciler tam da böyle gecelerde cevap verir. Eğer oyunun içinde kalır ve kritik anlarda sahne alırsa, Trabzonspor'un direnci katlanır.
Trabzonspor'un bir diğer dikkat çeken tarafı ise yaklaşımı. Büyük laflar etmiyorlar, "Yakarız, yıkarız, ezeriz" demiyorlar. Daha kontrollü, daha sessiz ama daha odaklı bir duruş var. Bu da onları tehlikeli kılıyor; çünkü beklenti değil, an kovalanıyor. Sonuç olarak bu maç, bir "Daha iyi takım" meselesinden çok, bir "Hangi senaryo gerçekleşecek?" sorusuna yanıt olacak. Düzen mi kazanacak, yoksa an mı? Eğer Galatasaray kazanırsa, bu galibiyet sadece üç puan yazmaz; şampiyonluk yürüyüşünü hızlandırır. Eğer Trabzonspor kazanırsa, ligde sadece bir sonuç değil, yeni bir ihtimal konuşulmaya başlanır. Trabzon'da cevap aranacak soru basit: Kim oyunu oynayacak, kim anı yakalayacak?


BENİ İYİ Kİ TÜRKİYE'NİN BAŞINA GETİRDİNİZ!
Bazı kararlar vardır; alındığı gün tartışılır, yıllar sonra ise değeri daha iyi anlaşılır. Vincenzo Montella'nın, A Milli Takım'ın başına getirilmesi de tam olarak böyle bir karardı. O günlere bir dönelim… Türkiye Futbol Federasyonu'nun masasında üç yerli teknik direktör adayı vardı!. Kamuoyunun beklentisi de büyük ölçüde (yerli) bu yöndeydi. Yabancı bir isim fikri ise mesafeli karşılanıyordu. O tabloda tek yabancı aday olarak öne çıkan isim Montella'ydı. Ancak soru işaretleri büyüktü:

"Adana Demirspor'un teknik direktörü milli takımı yönetebilir mi?" İşte tam bu noktada dönemin TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi ve ekibi (özellikle Hamit Altıntop ve Mustafa Eröğüt) kritik bir karar aldı. Popüler olanı değil, inandıkları ismi tercih ettiler. Risk aldılar… Ve bugün baktığımızda, o riskin karşılığını aldıklarını söylemek mümkün. Montella göreve geldikten sonra sadece saha içinde değil, saha dışında da güven veren bir profil çizdi. Önce oyuncuların, sonra kamuoyunun inancını kazandı. En önemlisi de aldığı destekleri hiçbir zaman unutmadı. Eski TFF yönetimiyle kurduğu bağ bunun en güzel örneklerinden biri. Büyükekşi'nin, Dünya Kupası başarısı sonrası yaptığı tebriğe verdiği yanıt, aslında Montella'nın karakterini özetliyor: "İyi ki beni bu göreve getirdiniz, sağ olun." Bu cümle, futbolda çok sık görmediğimiz bir değeri hatırlatıyor: Vefa… Bugün futbol dünyasında başarı kadar sadakat, karakter ve insanlık da konuşulmalı. Çünkü iyi bir teknik direktör olmak sadece taktik bilmek değildir. Aynı zamanda insan yönetmek, ilişkileri doğru kurmak ve geçmişi unutmamaktır. Montella tam da bu noktada fark yaratıyor. Hem işini iyi yapan bir teknik adam, hem de insani yönü güçlü bir karakter. Bu ikisi bir araya geldiğinde ortaya sadece başarılı bir takım değil, aynı zamanda saygı duyulan bir hikâye çıkıyor.

Sadece hoca değil bir dönemin mimarı oldu

Futbol bazen sadece sonuçtur, bazen de bir hikâye… Vincenzo Montella'nın, Türkiye serüveni ikisini birden barındıran nadir örneklerden biri olarak karşımızda duruyor. Göreve geldiği ilk günlerde ciddi soru işaretleri vardı. Hatta açık konuşmak gerekirse, daha ilk düdük çalmadan "Bu iş olmaz" diyen hatırı sayılır bir kesim de mevcuttu. Kimi daha büyük bir isim bekliyordu, kimi ise yabancı bir teknik direktör tercihine baştan karşıydı. Ama Montella, tüm bu gürültünün içinde sessizce işini yapmayı seçti. Bugün geldiğimiz noktada tablo oldukça net... Eleştiriler tamamen bitmiş değil ama başarı artık inkâr edilemez... Montella'nın en büyük farkı, tek bir doğruya saplanmaması. Modern futbolun gerektirdiği esnekliği sahaya yansıtabilen bir teknik adam kendisi... Rakibe göre şekil alan oyun planı, hızlı geçişler ve kanat organizasyonlarıyla Türkiye'ye uzun zamandır eksik olan o "Oyun aklını" kazandırdı. Artık sahada ne yaptığını bilen bir takım var. Ama onu asıl farklı kılan şey taktik tahtasının ötesinde başlıyor. Futbolcularla kurduğu ilişkisi, enerjisi, samimiyeti ve pozitif yaklaşımı oyuncular üzerinde doğrudan etki yaratıyor. Bir teknik direktörden fazlası gibi davranıyor; güven veren bir lider profili çiziyor. Bu da sahaya mücadele, öz güven ve birlik olarak yansıyor. Belki de en kritik artısı tam olarak bu.

SON SÖZÜ SAHA SÖYLER

Genç oyuncular konusundaki cesareti de ayrı bir parantezi hak ediyor. Risk almaktan çekinmeyen bir yapı kurdu ve bunun karşılığını dinamizm olarak aldı. Bu tercih sadece bugünü değil, yarını da inşa eden bir hamleydi. Öte yandan, takımın mental dayanıklılığında gözle görülür bir artış var. Zor anlarda dağılmayan, oyunun içinde kalmayı bilen bir yapı oluştu. Bu, sadece taktik değil; aynı zamanda psikolojik bir hazırlığın ürünü. Kriz anlarında sergilediği duruş da dikkat çekici. Zor soruları büyütmeden geçiştirmesi, polemiklerden uzak kalması ve odağını kaybetmemesi onun ne kadar dengeli bir karakter olduğunu gösteriyor. Evet, başından beri onun "Kellesini isteyen" bir kesim vardı. Belki hâlâ var. Ama futbol böyle bir oyun; son sözü her zaman saha söyler. Ve saha, şu ana kadar Montella'yı haklı çıkarıyor. Bir gün yollar ayrıldığında geriye ne kalır? Tartışmalar mı, yoksa yapılan iş mi? Eğer bugün çizilen tablo kalıcı hale gelirse, Montella'nın adı Türk futbol tarihinde sadece bir teknik direktör olarak değil, bir dönüm noktasının mimarı olarak anılacak. Ve belki de en önemlisi, 24 yıl sonra gelen o büyük hayalin kapısını aralayan isim olarak.

İSTİKRAR BAŞARIYI BESLER!

Türkiye Futbol Federasyonu yönetimine bir parantez açmak gerekiyor. Başkan İbrahim Hacıosmanoğlu ve ekibini tebrik etmek lazım. Çünkü onlar da İtalyan teknik adam Vincenzo Montella'ya sürecin en kritik anlarında sahip çıktılar ve desteklerini esirgemediler. Futbolda başarı sadece doğru tercihi yapmakla değil, o tercihin arkasında durmakla gelir. İşte mevcut yönetim de bunu yaptı. Montella'ya duyulan güveni devam ettirerek istikrarın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdiler. Bu sürecin daha da anlam kazanması adına en doğru adım ise şüphesiz sözleşme konusudur. 2028 yılında sona erecek olan anlaşmanın, Türkiye'de düzenlenecek Avrupa Futbol Şampiyonası'nı da kapsayacak şekilde uzatılması, hem teknik ekip hem de takım adına büyük bir motivasyon kaynağı olacaktır. İbrahim Hacıosmanoğlu'nun da bu yönde bir karar alması sürpriz olmaz. Çünkü futbolun en temel gerçeklerinden biri şudur: İstikrar, başarıyı besler. Bugün gelinen noktada sadece teknik heyeti değil, bu sürecin arkasında duran Türkiye Futbol Federasyonu'nu da ayrıca kutlamak gerekir. Çünkü büyük başarılar, ancak ortak akıl ve sabırla inşa edilir