CANLI
SKOR
Murat Özbostan

Murat Özbostan

Asıl hikâye şimdi başlıyor!

Bazen futbol sadece bir oyun değildir. Bazen bir ülkenin bekleyişidir, bazen bir neslin sabrıdır. Ve bazen, 90 dakikaya sığan koca bir hikâyedir. Türkiye, Kosova karşısında aldığı sonuçla sadece bir maçı kazanmadı; 24 yıllık bir özleme de son verdi. Üstelik bunu yaparken sahada yalnızca yetenek değil, akıl, disiplin ve sabır vardı. Topa sahip olma oranları birbirine yakın seyrederken, Kosova'nın daha direkt ve geçiş odaklı bir oyun planı tercih ettiği netti. Türkiye ise oyunu kontrol etmeye çalışan, daha organize bir yapıdaydı. Orta sahada top kazanma sayısında üstünlük kuruldu ama ceza sahası içinde üretkenlik beklentinin altında kaldı.. Hele öyle bir an vardı ki Asllani ile bulduğu pozisyonda gelen o şut… O top ağlara gitseydi, belki de bugün bambaşka bir hikâye yazıyor olacaktık. Ancak Uğurcan'ın refleksi, zamanlaması ve o kritik dokunuşu topu üst direğe gönderdi. İşte o an, maçın kader anıydı. Bir kalecinin sadece kurtarış yapmadığı, bir ülkenin kaderine dokunduğu anlardan biri… Orkun Kökçü önderliğinde orta saha organizasyonu genel anlamda başarılıydı. Top dolaştı, tempo kontrol edildi. Ancak hücum hattında aynı etkinliği görmek zordu. Kosova'nın oyunu aslında netti.. Kompakt savunma, hızlı geçiş ve Vedat Muriqi. Uzun toplar, ikinci toplar ve duran toplar üzerinden tehdit yarattılar. Özellikle son 20 dakikada baskıyı artırdılar. Ancak net gol pozisyonuna dönüşen organizasyon sayısı sınırlı kaldı. Bu da disiplinin, panik yapmamaktan daha değerli olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu maç, "İyi oynayıp kazanmak" değil; "Gerektiği gibi oynayıp kazanmak" maçıydı.. Bazen büyük takımlar çok iyi oynamaz. Ama doğru işleri yapar. Türkiye de bu maçta tam olarak bunu yaptı.. Ve en önemlisi… Sabretti!. 24 yıl sonra gelen bu başarı, sadece bir sonuç değil; bir zihniyet göstergesidir. Şimdi bu galibiyeti sadece bir sevinç olarak değil, bir başlangıç olarak görmek gerekiyor. Bu takım, doğru oynadığında ve inandığında neler yapabileceğini artık biliyor.

Bizim takım ve Kosova’ya bakışım!

Dünya Kupası'nın eşiğinde bir gece… Ve belki de yıllardır hasret kaldığımız o büyük sahneye açılan son kapı!. Türkiye, zorlu bir yolculuğun ardından artık son virajda. Kaldı bir maç! Karşısında ise hafife alınması mümkün olmayan, aksine her geçen gün daha da kimlik kazanan bir rakip: Kosova. Romanya karşısında alınan galibiyet kuşkusuz çok değerliydi. Ancak o maç bize sadece bir zafer değil, aynı zamanda önemli dersler de verdi. Hücumda üretkenlik zaman zaman sekteye uğrarken, savunmada verilen açıklar dikkat çekiciydi. 1-Bitiricilik ve son pas zayıftı. Çok orta yaptık (22 orta) ama isabetli olan sadece 2 taneydi. 2-Forvet hattında (Kerem, Kenan, Barış Alper vs.) yeterince hareketlilik ve derinlik yoktu. 3-Romanya savunmayı iyi oturttu, biz de acele etmeden ama yaratıcı olmadan oynadık. 4-Arda Güler ve Ferdi'nin bireysel kalitesi maçı kurtardı. Onlar olmasa 0-0 bitebilirdi.

BU TABLO KOSOVA'DA ASLA YETERLİ OLMAZ!
Böyle bir tabloyu Kosova karşısında tekrar etmek, ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü Kosova artık eski Kosova değil. Slovakya maçında izlediğimiz tablo netti: Korkusuz, fizik gücü yüksek, tempolu ve ne olursa olsun oyunun içinde kalan bir takım. Özellikle önde kurdukları baskı ve hızlı geçiş hücumları, modern futbolun en etkili silahlarından biri. Üstelik bunu büyük-küçük ayrımı yapmadan, öz güvenle uyguluyorlar. İşte bu yüzden bu maç bir yetenek sınavından çok, bir akıl ve disiplin sınavı olacak. Türkiye'nin bu karşılaşmada en büyük ihtiyacı "sabır". Deplasman atmosferi, ateşli tribünler ve maçın yüksek tansiyonu Kosova'nın en büyük kozları olacak.

DÜNYA KUPASI ŞİFRESİ: ZİHİNSEL DAYANIKLILIK
İlk dakikalarda oyunun kontrolünü kaybetmek, rakibin istediği kaos ortamını yaratır. Oysa Türkiye'nin yapması gereken tam tersi: Tempoyu düşürmek, topa sahip olmak ve doğru anı beklemek. Bu noktada teknik direktör Montella'nın tercihleri belirleyici olacak. Özellikle geçiş savunmasında yapılacak en küçük hata bile kalemizde büyük tehlikelere dönüşebilir. Beklerin dengeli çıkması, orta sahada pozisyon disiplininin korunması ve takım boyunun kopmaması hayati önem taşıyor. Maçın kırılma anı ise büyük ölçüde ilk gol olacak. Türkiye öne geçerse oyun kontrol altına alınabilir. Ancak Kosova'nın skor avantajını yakalaması durumunda, hem fizik güç hem de taraftar desteği devreye girecek ve işimiz ciddi anlamda zorlaşacak. Sonuç olarak bu maç, futbol kalitesinden çok zihinsel dayanıklılıkla kazanılacak. Türkiye kağıt üzerinde daha yetenekli olabilir, ancak sahada kazanan taraf; sabreden, disiplinli kalan ve duygularını kontrol edebilen ekip olacak. Bu son viraj. Ya tarih yazacağız ya da "bir dahaki sefere" diyeceğiz. Ben inanıyorum ki bu sefer yazacağız. Aksini düşünmek bile istemiyorum!

İcardi kafada bitirmiş yeni bir plan gerekiyor

Galatasaray sezonun en kritik virajına girerken, sarı-kırmızılı camianın karşı karşıya olduğu tablo basit bir "sakatlık problemi" ile açıklanamayacak kadar derin. Kağıt üzerinde bakıldığında puan farkı hâlâ avantaj gibi görünebilir. Ancak sahadaki gerçeklik, bu avantajın ne kadar kırılgan olduğunu her geçen gün daha net ortaya koyuyor. Takımı ayakta tutan en önemli yapı taşlarından Osimhen'in sakatlığı, dengeleri kökten değiştirmiş durumda. Modern futbolda bazı oyuncular vardır; yoklukları sadece bir mevkide boşluk yaratmaz, tüm oyunun karakterini değiştirir. G.Saray da tam olarak böyle bir kaybın etkisini yaşıyor. Hücum gücü düşecek, rakip savunmalar daha rahat yerleşecek, takımın geçiş oyunu sekteye uğrayacak. Bu da sadece skor üretimini değil, takımın öz güvenini de doğrudan etkileyebilir. Ancak asıl mesele yalnızca sahadaki eksiklik değil. Galatasaray'da şu an gözle görülür bir zihinsel kopuş da yaşanıyor.

FUTBOL AİDİYET OYUNU!
İcardi'nin haftalardır süren isteksiz görüntüsü, sevinç anlarında bile kadrajda yer almaması ve oyuna dahil olma konusundaki mesafeli tavrı, teknik bir problemden çok daha fazlasına işaret ediyor. Bu durum, yalnızca bireysel performansı değil, soyunma odasının dengesini de tehdit eder. Çünkü futbol, en üst seviyede dahi hâlâ bir "aidiyet oyunu"dur. Teknik direktör açısından bakıldığında tablo daha da zor. Sahaya sürdüğünüz oyuncuya güven duymuyorsanız, en büyük kozunuz aynı zamanda en büyük riskiniz hâline gelir. Bu noktada karar vermek kolay değildir: Form düşüklüğü mü tolere edilir, yoksa mental kopuş mu cezalandırılır? G.Saray teknik heyeti, bu ikilemin ortasında. Tüm bunların üzerine bir de yönetimsel soru işaretleri ekleniyor. Sakat oyuncunun tedavi sürecinin nasıl yönetildiği, nerede ameliyat olacağı, rehabilitasyon planının kim tarafından kontrol edildiği gibi konular, bu seviyede bir kulüp için hayati öneme sahip. Böylesine yüksek maliyetli ve kritik bir oyuncunun (Osimhen) sürecinin netlikten uzak olması, doğal olarak camiada tedirginlik yaratıyor.

KRİZ YÖNETİMİ ÖNEMLİ!
Taraftarın sosyal medyada gördüğü görüntüler (ülkesindeki paylaşımlar) ise bu endişeyi daha da büyütüyor. Kısa vadede G.Saray'ın elindeki en gerçekçi seçenek, oyun planını revize etmek. Daha kolektif, daha paylaşımcı bir hücum anlayışı kaçınılmaz görünüyor. Bireysel yıldızlardan ziyade takım bütünlüğüne dayalı bir yapı kurulmadığı sürece, eksiklerin etkisi katlanarak büyür. Uzun vadede ise daha net bir gerçek var: Büyük takımlar sadece yıldızlarla değil, kriz yönetimiyle şampiyon olur. Sakatlıklar, formsuzluklar, kopuşlar… Bunların hepsi sezonun doğal parçasıdır. Fark yaratan, bu kırılma anlarında verilen tepkidir. G.Saray için artık mesele puan farkı değil, bu takımın hâlâ aynı hedefe inanıp inanmadığı. Çünkü bazı sezonlar sahada değil, zihinlerde kaybedilir.

Türkiye’nin şu anda en formda futbolcusu!

Derbi öncesi böyle bir galibiyet, sadece üç puan değildir. Bu, bir mesajdır! Beşiktaş sahaya çıktı ve özellikle ilk yarıda ortaya koyduğu oyunla "ben hazırım" dedi. Bu mesajın en net, en güçlü imzası ise Orkun Kökçü'den geldi. Modern futbolda bir orta sahadan beklenen her şeyi yaptı, gol attı, asist yaptı, oyunu yönetti, temposunu belirledi. Ama bunların ötesinde, liderlik yaptı, takımı sırtladı. Orkun'un performansını sadece istatistiklerle anlatmak eksik kalır. Gol katkısı, kilit pas sayısı, şut istatistikleri… Hepsi bir orta saha oyuncusu için sıra dışı seviyede. Pas kalitesi, oyun görüşü ve duran toplardaki etkinliğiyle Beşiktaş hücumunun merkezinde adeta bir beyin gibi çalışıyor. Şu an form durumuna bakıldığında Süper Lig'in en etkili orta sahası olduğunu söylemek abartı olmaz. Ve bir parantez de Oh'a açmak gerekiyor. Attığı gol, sadece skor tabelasına yazılan bir katkı değil; teknik, zamanlama ve öz güvenin birleşimiydi. Orkun'un pasıyla buluştuğu an, aksiyonu bitiriş şekli… Bu ikili uyum yakaladıkça Beşiktaş'ın hücum gücü bambaşka bir seviyeye çıkabilir. Ancak maçın bir de ikinci yarı gerçeği var. İlk 45 dakikadaki enerji, tempo ve iştah bir miktar düştü. Bu düşüş, Kasımpaşa'ya cesaret verdi. Beşiktaş savunması genel olarak dirençliydi, evet. Ama kusursuz değildi. Özellikle ikinci yarıda yaşanan konsantrasyon dalgalanmaları dikkat çekti. Yine de savunma hattına haksızlık etmemek lazım. Yenen golün penaltıdan gelmesi de bu direncin bir göstergesi. Hücum tarafında ise kaçan fırsatlar akıllarda kaldı. Cengiz'in iki net pozisyonu değerlendirememesi, maçın daha erken kopmasını engelledi. Bu tür maçlarda bu detaylar kritik. Büyük maçlar, küçük hatalarla şekillenir. Ama bütün tabloya yukarıdan baktığımızda şu gerçek değişmiyor: Beşiktaş, dört büyükler arasında belki de en akıcı, en izlenebilir futbolu oynayan takım görüntüsünde. Eğer sezon başındaki transfer politikası daha isabetli olsaydı, bugün konuştuğumuz hedefler çok daha farklı olabilirdi.

Dolmabahçe’de 15 puan kaybetmese zirvedeydi!

Sahada iki farklı yarı ve iki farklı Beşiktaş vardı. Maçın ilk bölümünde rakip, 18. dakikada 10 kişi kalınca siyah-beyazlılar için işler kolaylaşır gibi göründü. Ancak sahadaki görüntü tam tersini söylüyordu. Hücumda yaratıcılık yoktu, pas temposu ağırdı, kanatlar etkisizdi. Rakip kapanınca Beşiktaş'ın bu sezon sıkça yaşadığı kronik sorunlar yine ortaya çıktı.. Tempo eksikliği, rehavet ve panik anlarında bitiricilik yetersizliği!. Devre arasında soyunma odasında belli ki bazı şeyler konuşulmuş!. Çünkü ikinci yarıya bambaşka bir Beşiktaş çıktı. Kilidi açan isim Olaitan oldu. Hızı, driplingleri ve bitiriciliğiyle maçın kaderini değiştirdi. Geldiği günden beri hangi görev verilirse yerine getiren bir isim. Devre arası transferleri içinde Beşiktaş'ın belki de en faydalı hamlesi. Kocaman bir parantez de Orkun Kökçü için açmak gerekir. Attığı gol gerçekten ustalık işiydi. Yaklaşık 20–22 metrelik mesafeden, dar bir açıdan topu yerden yükselterek köşeye gönderdi. Sertlik, kavis ve isabet… Üçünün de mükemmel dengelendiği bir vuruştu. Üstelik maçın gidişatında tam zamanında geldi. Olaitan'ın 56. dakikadaki golünden sonra Beşiktaş baskıyı artırmıştı. Orkun'un golüyle fark ikiye çıktı. Ancak bu skor bir anlamda rehaveti de beraberinde getirdi. Nitekim 75'ten sonra Başkent temsilcisi iki net fırsat yakaladı. Açık konuşmak gerekirse maç 2-2 bitebilirdi. Beşiktaş için artık hedef net olmalı: İkincilik. Kolay mı? Hiç değil. Ama imkânsız da değil!. İstanbul'da evde kaybedilen 15 puan hâlâ akıllarda. O puanlar alınmış olsaydı bugün Beşiktaş 64 puanda olacak ve Galatasaray ile zirvede aynı seviyeyi paylaşacaktı. Futbol bazen küçük detayların oyunudur. Beşiktaş bu sezon o detaylarda çok puan kaybetti. Yine de lig bitmeden umut hâlâ var. Ve futbolun güzelliği de biraz burada saklı. Galatasaray maçından sonra Beşiktaş, Ankara'da da bir şok yaşasa tekrar bunalıma girerdi.. İşte bu 3 puan bunu önledi..

Ültimatomdan mutlu bir sonuç çıkmaz!

Fenerbahçe'de son günlerdeki gelişmeler, kulüp içindeki teknik yapı ile yönetim arasındaki ilişkinin ne kadar hassas bir dengede yürüdüğünü bir kez daha gösterdi. Başkan Sadettin Saran, kendisine yöneltilen, "Tedesco'nun işine karışıyor musunuz?" sorusuna, "Hayır, karışmıyorum" diye cevap vermişti. Ancak hemen ardından yaptığı açıklama dikkat çekiciydi. Futbolu iyi bilen insanlardan oluşan bir grup kurduğunu ve onlarla takım ve teknik direktörün tercihleri hakkında fikir alışverişi yaptığını söyledi. Yani başkan, doğrudan teknik alana müdahale etmediğini ifade ediyor, fakat perde arkasında bir 'danışma ekibi' üzerinden değerlendirmeler alıyor. Bu durum, modern futbol yönetiminde sık rastlanan bir yöntem olabilir; ancak iletişim doğru kurulmadığında teknik direktörün otoritesini zedeleyebilecek bir görüntü de yaratır. Nitekim ikinci olay tam da bunu düşündürüyor. Samsun maçının ardından başkan Saran'ın oynanan futbolu eleştirmesi üzerine teknik direktör Tedesco'nun başkanı arayıp, "Beni eleştirmişsiniz" demesi, ilişkinin ne kadar hassas bir noktaya geldiğini gösteriyor. Üstelik Tedesco'nun, başkanın açıklamalarını izleyip tercüme ettirmesi de işin psikolojik tarafını ortaya koyuyor. Ortada iki farklı yaklaşım var. Bir tarafta takımı dışarıdan analiz eden, raporlar alan ve kritik eşiklerde teknik direktörü sorgulayabileceğini söyleyen bir başkan… Diğer tarafta ise yapılan eleştirilere duyarlı, hatta kırgınlık gösterebilen genç bir teknik adam… Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Başkan ile teknik direktör arasındaki güven bağı zedelenmiş olabilir mi? Zaten Tedesco'nun performansı tartışılırken, başkanın, "Benim dışımda bir ekip var, onlara soruyorum" mesajı, hocanın üzerindeki baskıyı artırıyor. Çünkü bu ifade doğal olarak, "Tedesco sürekli izleniyor ve sorgulanıyor" algısını güçlendiriyor. Oysa sağlıklı futbol organizasyonlarında teknik direktör ile yönetim arasında açık, net ve güvene dayalı bir ilişki olması gerekir. Teknik adam sahadan sorumludur; yönetim ise ona gerekli şartları sağlamakla yükümlüdür. Aradaki çizgi bulanıklaşmaya başladığında sorunlar büyür. Karagümrük maçının ardından Tedesco'nun yaptığı açıklamalar da aslında bu baskının bir yansıması gibi görünüyor. Futbolda elbette her teknik direktör kötü sonuçların nedenlerini anlatır. Ancak kazanamayan bir takımın teknik direktörü için uzun savunmalar çoğu zaman ikna edici olmaz. Futbolcuların sahadaki performansı ile yönetim–teknik ekip arasındaki iletişim kopukluğu birleştiğinde, tablo daha karmaşık bir hâl alıyor. Tribünlerde ise başka bir atmosfer var. "İnan Fenerbahçe" pankartları açılıyor. Taraftar hâlâ umutlu. Hâlâ inanmaya hazır. Fakat asıl soru şu: Aynı inancı teknik ekip ve futbolcular da taşıyor mu? Belki de bugün F.Bahçe'nin en büyük meselesi tam olarak bu. GELELİM SONUCA.. Saran, Tedesco ile devam kararı alırken çok mutsuzdu. 'Ültimatom (son ve kesin ihtar notası) verdik' dedi.. Ağır bir ifade! Böyle bir görüşmeden sonra bir başarı mucizeyle gelir ancak..

Şampiyonluk payı meselesi nedir?

Süper Lig'de şampiyonluk payı (resmi adıyla "Şampiyonlar Payı") uygulaması, yayın gelirinin %11'lik kısmının sadece geçmişte şampiyon olmuş 6 takıma (Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor, Başakşehir), şampiyonluk sayılarına göre dağıtılması anlamına geliyor. Konuyu iyi analiz etmek lazım.. Mart itibarıyla TFF Yönetim Kurulu, bu uygulamayı kaldırma kararı aldı. Bu sezon (2025-2026) son kez uygulanacak ve yaklaşık 718 milyon TL (her şampiyonluk başına 10,4 milyon TL civarı), bu 6 takıma gidecek. 2026-2027 sezonundan itibaren ise bu %11'lik pay tamamen kalkıyor ve ligdeki 18 takıma eşit dağıtılacak. Artıları da var eksileri de bu kararın.. Pozitif bakarsak.. Ligdeki ekonomik uçurum birazcık azalır. "Şampiyonluk geçmişine dayalı ayrıcalık" mantığı zaten tartışmalıydı; şampiyon olamayan kulüpler, sürekli dezavantajlı kalıyordu. Rekabeti teoride artırabilir. Alt sıralardaki takımlar daha motive olur, küme düşme korkusu, maddi rahatlama ile daha iyi kadro kurabilir. Ya negatif tarafı. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi takımlar ciddi gelir kaybı yaşar. (Özellikle G.Saray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın çok şampiyonluğu var) Şampiyonluğun maddi getirisi azalıyor. "Şampiyon olmanın zaten Şampiyonlar Ligi getirisi var" dense de iç lig motivasyonunu bir miktar düşürebilir. Performans odaklı primler (%46) zaten yüksek; eşit payın bu kadar artması "ne kadar kötü olursan ol garanti para alıyorsun" algısını güçlendirebilir. Tahkim'den bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum. Dolayısıyla %48 eşit pay biraz fazla kaçıyor. Premier Lig gibi modellerde eşit pay daha düşük (%40-45 civarı), performans primi daha ağır basıyor. Bizde de eşit payı %40-42'ye çekip performansı %52-55'e çıkarmak ideal olur. Yoksa bazı takımlarda "Kötü olsak da garanti para var" tembelliğini artırabilir.

Beşiktaş sorularının yanıtını biliyor mu!

Beşiktaş, Riva'daki VAR merkezinde (maç sırasında) olan biteni şeffaf hale getirmek için VAR odası ve odanın bulunduğu koridorun kamera görüntülerini (maç anındaki kayıtlar) kendileriyle ve kamuoyuyla paylaşılmasını talep etti. Başkan Serdal Adalı, "Portekizli VAR eğitmen ekibi ile ilgili endişelerim var. Düzgün, tutarlı ve dürüst olduklarına inanmıyorum" dedi.. Bunlar çok ağır iddialar.. Şimdi Serdal Adalı ya da Beşiktaş neden Galatasaray maçından sonra bu bomba açıklamayı yaptı? Beşiktaş'a belli ki bir ihbar geldi!.. Soruların yanıtını da yüzde 90 biliyor ve istiyor ki Türkiye Futbol Federasyonu açıklasın! Sonuçta Beşiktaş'a birileri bir şey demiş ama elinde de somut bir delil yok.. Bu nedenle de açıklamasını sınırlı bir yerde tutuyor.. Portekizli VAR eğitmenlerinin maçlar esnasında VAR odalarının bulundukları bir alanda maç izlediklerini öğrenen Beşiktaş diyor ki, "Acaba bu insanlar karar aşamasında VAR başındaki hakemlere etkide bulunuyorlar mı?" Ortak kullanım alanları olduğu bir gerçek. Burada maçın devre arasında karşı karşıya da gelebilirler.. Aslında maçlar oynanırken neden Portekiz ekibi orada? İşte sorulması gereken soru bu! Beşiktaş da bunu duymuş.. 48 saattir konuyu buradan işliyor.. Ne TFF kamera kayıtlarını verir ne de telefon kayıtları incelenir.. Zaten bu hukuki bir mesele! Peki Beşiktaş'ın amacı ne? Beşiktaş yönetimi, "Biz TFF'yi zamanında uyardık ama bizi dinlemediler. Bu Portekiz ekibi, dürüst değil" diyerek özellikle son Galatasaray maçındaki hataların altyapısını kuvvetlendiriyor.. Sonuçta Adalı, dikkat çekmek ve baskı kurmak-şeffaflık taleplerini (kamera kayıtları, telefon incelemeleri) güçlendirmek için tonu sertleştirdi. Hata olup olmadığı, camianın bakış açısına göre değişiyor.. Taraftarına göre "Gerekli uyanış", dışarıya göre "Aşırı tepki". Ama Beşiktaş cephesi, bu çizgide devam edecek gibi görünüyor, "Efendi dönem bitti" mottosu, artık kulübün yeni duruşu olarak lanse ediliyor. Bir şey olur mu? Hayır olmaz!

Hata Beşiktaş’ta

G.Saray çok hayati bir maç kazandı. 24 karşılaşmadır gol atmayı başaran Beşiktaş'a 38 dakika 10 kişi oynamasına rağmen geçit vermedi. Bu G.Saray için çok kıymetli bir galibiyet. Maçı bölüm bölüm analiz edelim. Önce ilk yarı. Galatasaray maça daha organize ve baskılı başladı. Yüksek presle Beşiktaş'ı kendi sahasına hapsetti, topa sahip olma oranı %65 civarındaydı zaman zaman. Sürekli pas yaparak, Beşiktaş'ın başını döndürdü. Gol, Sane'nin kaliteli ortasıyla Osimhen'in kafasından geldi. Osimhen, bu sezon derbilerde ilk golünü atarken takımını adım adım şampiyonluğa taşımaya devam etti. Ya Beşiktaş. Hücumda etkisiz kaldı. Şutu bile yoktu isabetli. Rakibine deplasmanda oynadığı hissini hiç vermedi. Tribünler sessiz kaldı! Ancak ikinci yarıda Galatasaray 10 kişi kaldıktan sonra Beşiktaş pozisyona bulmaya başladı. Ama Uğurcan vardı. Beşiktaş'ın duran topları ve ortaları, tehlike yaratsa da sonuca ulaşamadı. Kadro kalitesi, Okan Buruk'un taktik disiplini ve 10 kişiyle bile mental üstünlük Galatasaray'daydı. Lider olmanın getirdiği öz güven de hissedildi. Hep derler ya 'Atanın da tutanın da iyi olacak' diye. İşte Galatasaray, bu formülle artık şampiyonluğa yüzde 60 daha yakın. Beşiktaş ilk 45 dakikayı çöpe atmayıp ağırlığını koysaydı sonuç böyle olmazdı. Sen avantajı G.Saray'a verince maçı çeviremedin!
Maçın hakemi Ozan Ergün ise facia bir yönetim gösterdi. Kartları da verdikleri, vermedikleri kararlarıyla can yaktı. Pozisyonları takip edemedi. Yan hakem var, VAR var, AVAR var ama futbol bilgileri yok. Kuralları uygulamıyorlar. Maçın ağırlığını kaldıramadı. Derbilere yabancı hakem şart.