CANLI
SKOR
Hakkı Yalçın

Hakkı Yalçın

Bir kez daha!

Kundura ayakkabıların içine kum dolardı türkü yaptılar. Spor ayakkabılara su dolardı onlar için de su geçirmez sprey yaptılar. Ölüler için klimalı tabut yaptılar. Her şey için bir şey yaptılar da sportmenliği ve adaleti reddeden adamları neden futbol kulüplerine yönetici yaptılar? H H H
Kabak çiçeğini doldurup dolma yaptılar. İncir çekirdeğini doldurmayan laflarla peynir gemisi yaptılar. "Böyle mi esecekti son günümde bu rüzgar" şarkısında bütün kuşları vefasız yaptılar. Yeri geldi dolandırıcılara operasyon yaptılar. Peki, paçasından çamur akan kabadayı futbol ağalarını neden dokunulmaz yaptılar?


"Asmalarda üzüm, yosmalarda gözüm" türküsünde yosmalara itibar kattılar. Magazindeki nafaka şıllıklarından fenomen yarattılar. Arkalarındaki kara para kasalarına alkış tutup, uyduruktan sihirbaz yaptılar. Peki, onurundan zerre kadar ödün vermeyen üniversite mezunu genç kızları neden işsiz ve umutsuz bıraktılar?


Söğüt dalına yuva yapan mandaları türkü yaptılar. İti kopuğu eli silahlı dizilerde "delikanlı" yaptılar. Değerleri ayakta tutan nostaljiyi teknolojinin ayağının altına attılar. Bedava yemeği bulunca domuz gibi yiyenleri ekranlarda ünlü yaptılar. Peki haram lokma yemeyen ve kimsenin uydusu olmayan emekçi gazetecileri neden sahipsiz bıraktılar?


Kızılcıklar olunca selelere doldurup türkü yaptılar. Kan kusup gizleyen insanlar için kızılcık şerbeti yaptılar. Çöplüklere ceninler bıraktılar, çocuklar için erketeye yattılar. Ezeli rekabeti ayakaltı yaptılar. Peki, rakip futbolcunun teması olmadığı halde silahla vurulmuş gibi rol kesen milyon dolarlık soytarıları neden el üstünde tuttular?


Müdür beyin yeşil kürkünden türkü yaptılar. Plastikten yoğurt kaymağı, boyanmış iç yağdan kıyma yaptılar. Kulüp başkanlarının ağzının içine düşen kişiliksiz adamları medyada kral yaptılar. Trollere para dağıttılar, menajerleri bir yılda zengin yaptılar. İllegal bahis sistemini kuyruklarına takıp, düdük namusuna hile kattılar. Edepsizleri bile takımlarda kaptan yaptılar. Peki, aynaya bakmaları gerekirken neden insanlara yukarıdan baktılar?


Bayıra karşı yatmak isteyenler için türkü yaptılar, "tırmala beni kaşı beni" diyenleri de içine kattılar. Bütün kargaları kılavuz yaptılar. Çocuklarımızı birbirine düşürüp nefret çukurlarına attılar, alçaklığı yükselen değer yaptılar. Kulüp yöneticileri, teknik adamlar adalet masalıyla ganimete arka çıktılar. Peki, mesleğinin gereklerini helalinden yerine getiren onurlu teknik adamları neden kenarda bıraktılar?


Bahis baronları, kara para kasaları derken, sonunda onuru ve haysiyeti futbolun kitabından çıkarttılar. Şimdi kendileri çalıp kendileri oynuyor ve çirkinliğin her halini sahneye koyuyorlar. İşin en acı yanı seyircilerin bu filmlere bayılması.


Sen nasıl futbolsun? Kolonya kokulu çocukluğumun sahillerinde yalınayak dolaşırken en yakın arkadaşımdın. Gençlik yıllarımda yanımda durur, hayatın sineması olurdun da 50'sinden sonra bütün yaşlarımı vurdun. Sistemi parmağında oynatan ağalara her istediğini vere vere sonunda böyle oldun! Karanlık adamların eskisinden de çok. Kendini her şeye sahip sanıyorsun ama aslında hiçbir şeyin yok! Unutma en çok çocukları aldattın ve onları ağlattın! Güneşin altında oynanırken ateşi uyandırmaktın da şimdi karanlığın gölgesine yaslanmaksın futbol!

Fotoğraflar

Süper Kupa finalinde de gördük ki Fenerbahçe istikrarlı bir çıkış yaşıyor. Nokta transferlerin yerine oturmasıyla, sahada dimdik ayakta kalanların uyumunda sorun yok. Tedesco'nun saha kenarında Mourinho gibi sükseli bir duruşu yok ama oyunu okuma konusunda çok farklı. Yeni transfer Guendouzi kendisinde var olanların bir kısmını sergilese de bu maça yetti. Ama "takımdaki sadeliğine görkem katan oyuncu kim?" derseniz; "İsmail Yüksek" derim. Hem savunma hem takımın çıkış noktasında bu denli etkili olabilen birinin mücadele ruhu bir an bile aksamadıysa, bu adam benim için tüm yabancılara bedeldir. Ama böyle emekçilerin gerçek değerini bulması için "yabancı bir isme" sahip olması gerekiyor belki de!


Süper Kupa'dan daha değerli bir hedefe ulaşmak için ligdeki mücadelenin Fenerbahçe lehine gelişeceğini söylersek acele etmiş olmayız. Bu düşüncemde Fenerbahçe'nin takım olma gerçeği ve kazanma ihtirasıyla, fikstür avantajı da büyük etkendir. O yüzden Fenerbahçe'nin Süper Kupa'da Galatasaray'ı yenmek için oluşturduğu şartların ligde de ayakta kalacağına şüphem yok.


Kaleci Mert Günok'un yıllar sonra Fenerbahçe'ye dönmesine sevindim. Bu beyefendi adamın yetiştiği kulüpte saygıyla karşılanması Fenerbahçe'ye yakışan bir duruş ama Kasımpaşa'ya kiralanan İrfan Can Kahveci'nin gözden çıkarılma nedenini merak ediyorum. Bir adam nasıl bir hata yapmıştır da affedilmez olmuştur? Başkanın bile affedilme şartlarının oluştuğu kulüpte cezaların da şeffaf biçimde işlemesi gerekiyor. Kol kırılıp yen içinde kaldıysa, İrfan Can Kahveci niye dışarıda kaldı? Ayrıca Süper Kupa zaferini zarif biçimde kutlaması gereken Fenerbahçe'nin maç sonu resmi sitesinden yaptığı "maymun görüntülü" paylaşımın ezeli rekabetin kalbini kırdığını söylesek ne yazar. Kırılmadık yıkılmadık ne kaldı ki!


Galatasaray'da konsantre sorunu var. Rakip alana top taşıyan sihirli postacıların kaybolması kadar, rüzgara kapılmış adamların tükenmiş hallerinin de etkisi büyüktü. Onları maç boyu saha kenarından izlemek de yenilginin baharatı oldu! Kendilerini teşhir edenlerin ligdeki pozisyonlarının böyle olmayacağı düşünülse de Fenerbahçe güçlenirken Galatasaray'da azalmanın varlığı da yadsınamaz! Sadece Osimhen üzerinden teselli mektupları yazmak yetmez, bazı futbolcuların bu takımda yerinin olmadığını da görmek gerekiyor!


Ahlakı gittikçe bozulan bir futbolumuz var. O yüzden ahlaksızlığın kariyer sağladığı bir futbolcu sistemi de var. Rakibinin teması olmadan kendini yere atan ve ortalığı yangın yerine çevirenlere bakıyorum da "bunlar futbolcu değil patentli sürüngen!" diyorum. Bunlar çuvalla para kazanıyor ve bu pozlarına karşılık hala el üstünde taşınıyorsa, futbolun bu kadar ahlaksızlığı kaldıracak gücü var demektir. Giderek herkes birbirine benzerken, yaptığımız eleştiriler de düşünce israfından başka bir şey değildir.


Böylesine bir futbol düzeninde özlediğimiz geçmişe dönebilme ihtimalimiz elbette yok ama geleceğin kötülüklerle dolduğu bir dünyada geçmişin güzelliklerini hatırlatmaktan asla vazgeçmem. Bizler mazideki o asil insanları arıyoruz, veda buselerini zulamızdaki şiirleri, şerefli bir hayatın ahşap merdivenlerini. Bizim böyle yıllarımız ve güzel insanlarımız vardı, bir zamanlar keyfine doyum olmazdı buraların. Şimdi betonların içinden başını uzatmış çiçekler gibi, ne zaman siyah beyaz bir fotoğraf görsek içimiz eriyor. Çünkü insanların kalbindeki kire inat; o tertemiz fotoğraflar kabuğunu temizler yaraların. O da nereye kadar!

Görüş alanı!

Yarın Süper Kupa finali varken, Fenerbahçe ve Galatasarayın diğer takımlardan farklı olduğunu görüyoruz. Bu farkı ligin ikinci yarısında ligde tümüyle göreceğiz. Diğer takımlarla aradaki uçurumu sadece Fenerbahçe ve Galatasaray icat etmedi kuşkusuz.
Bunda rakiplerin kadro yetersizliği ve yanlışları da etken! Aslına bakarsanız altyapıya verilmeyen değerin transferde su gibi harcanan paralarla kardeş kardeş geçindiğini görüyoruz.

Bizler sadece skora değil dekora da bakıyoruz. O yüzden çok para harcamanın futbol kalitesine zenginlik kattığını söylemek haksızlık olur.
Çünkü Fenerbahçe ve Galatasaray'ın transferde harcadıkları parayla oynadıkları futbolun sadece "Türkiye çapında" olduğunu belirtmek zorundayız. Ayrıca boşa giden paralar da apaçık ortada. 5 milyon Euro'luk Musaba'ya bakınca Nene'ye verilen 20 milyon Euro'nun çöpe atıldığını görüyoruz.

Rüzgarın harfleri sessiz olsa da duymak isteyenlere çok şeyler söyler.
Sadece Nene değil, milyonlarca Euro alıp sahanın ortasında uyuklayan ağaları beyleri de görüyoruz, onları paraya boğanların garip hallerini de.
Teknik adam kaprisinin kulüplerdeki tahribatı büyük olduğu halde, batan gemilerin sorumluluğunu üstlerine almayanların yağ gibi üste çıktıklarını da görüyoruz.

Kir sadece elde ve cepte değil yürekte birikir. Meslek onurunu satan insanların yükselen değerin alçaklık olmasındaki paylarını da görüyoruz, kaç paralık olduklarını da!
Dün de söylemiştik bugün de söylüyoruz. "Hakemlerin yanlı idaresiyle değil sahadaki futbolcuların iradesiyle güzeldir kazanmak!" Olmayacağını bile bile hakemlerden adil bir yönetim talep ediyoruz. Bahis oynamayı meslek onuruna tercih edip, evlerine "haysiyetin cesedini" götürenlerin Türk futbolunu ve adaleti nereye götürdüklerini görüyoruz.

Haksız neticeler elde etmek için yaratılan sebeplerden kimlerin nemalandığını yıllarca izledik ve haykırdık ama nafile. Zorbalık ve kötülük bazılarının kanına karışmış asla sıfırlanmaz. Bu ülkede adam olmanın şartları değişti çünkü. Bazılarının parayı " o biçim" bulduklarını da görüyoruz, hayatın onların yaşaması üzerine kurulduğunu da. Hayat kavgasında onuruyla ayakta kalmaya çabalayan insanlar azap çekerken, kara para kasalarının ve dolandırıcıların nasıl korunduğunu görüyoruz.

"Hiçbir şey" olmaması gerekenlerin "her şey" olduğu bir futbol medyası üretildi. Sosyal medyadaki asalak salgınını da inkar etmeyelim.
Gazetecilik mesleğinin kuklalar ve trollerle hangi boyuta geldiğini de.
Ekranlarda ha spor programı ha televizyon dizisi. Çocukları zehirleyen o kadar çok insan var ki! O sevgisiz insanların gözlerindeki nefreti saklamadığını da görüyoruz, kirli tencerelere uymak için yuvarlanan kapakları hiçbir suyun paklamadığını da!

Para her şeyi yendi, insani duyguların beslenmesi durduruldu. Sessiz harfleri bile kan kokan adamların pis nefesleri kapladı ortalığı. Böylelerinin yere düşen insanı kaldırmak için kolları geri çekilirken, parayı görünce kuyruklarının nasıl uzadığını görüyoruz!
O yüzden geçmişe taşıdığımız anlamlarla, bugünkü gerçekler arasında yalanın ve kötülüğün zaferi ortada duruyor. İşin en acı yanı; ahlaksızlığın ve kötülüğün bu denli ayakta durmasıyla güzelliklere oturacak yer kalmadı. Bu ülkede insanın güzel olanını az görüyoruz kötü olanını çok. "Gelecek adına umut var mı?" derseniz, bende zerre kadar yok!

Yolculuk!

Bu ülkede "Yalnızlığın Nobel Ödülünü" yıllar önce Fenerbahçe'ye layık görmüştüm. Çünkü sistem bu kulübü imha etmek üzerine kurulmuştu ve ezeli rakipleri de durumdan hoşnut kalmıştı. Ardından da "Fenerbahçe futbolun can simidi ama kumpas kurulurken gevrek simit öyle mi?" gerçeğini belirtmiştim. Bu kulüp neleri aştı, ne badireler atlattı. Bunları kimse inkar edemez.

Hafızamız yerinde. Bu kulübün otobüsü kurşunlandı failleri hala ortada yok. Bu kulübün Başkanı Aziz Yıldırım örgüt kurmuş sayıldı. Aslında netice elde etmek için yaratılan sebebin kendisi sayıldı. Sahanın içinde ve dışında Fenerbahçe'ye karşı örgütlenen sistemin gönlü oldu. Suçlama vardı delil yoktu. Yasalar önünde bütün kulüplerin eşit olduğu masalıyla nice perdeler kapandı. Taraftara yaptığım öneriyi hatırlıyorum. "Bundan sonra çocuklarınızı da 'Aziz' diye çağırın. Sevda örgütüne kaydedilmiş üyeler olarak örgüt neymiş görsünler!"

Kötü giden yıllarda Fenerbahçeli bir delikanlıyla hakemler konulu bir sohbetim olmuştu da ikimiz de biliyorduk ki bu ülkede insanlar futbolun ahlaksızlıklarını futboldan daha çok seviyordu. Hakem cinayetleri puzzle gibiydi ve birbirlerine eklendikçe büyük resim çıkıyordu ortaya. Yıllardır hakemlerle beslenen ağalara "apoletler" takılıyordu da ikimiz de aynı cümleye imza atmıştık. "Düdüğünü satanlara ne diyeceksiniz?" İkimiz de gerekeni demiştik. NOT: İstediği takımı uyduruk penaltıyla şampiyon yapan o ahlaksız hakemlerden biri kaç yıldır karşılaştığı teknik adamlara ve medyadaki insanlara günah çıkarıyor da gecikmiş mektuplar içinde ihanet saklar. Aynı sezonun sonunda onunla birlikte hakemlikten def edilenlerden biri de utanmadan yorumculuk yapıyor!

Artık final sahnesine uzanıyoruz. İsimleri bahislere karışan ve güven duygusunu tamamen yitiren hakemlerin avanta hapları bitti, içlerindeki iltihapları en güzel biçimde kendileri dışa vurdular. O yüzden hakemler yeni yılda düdüklerini prize taksın, yeteri kadar "fişlendiler" çünkü! Ayrıca hakemlikleri bitse de canlarını sıkmasınlar. Bu kirli düzenin yürüyen merdivenleri futbolun emrine amade! Reklamlarda bile oynayabilirler! H H H
Ama bazı gerçekler de ortada. Fenerbahçe adına bubi tuzakları sadece sahanın dışında değildi. Kulübün içinden birileri yanlışlarını doğrulamaktan gerçeklere fırsat bulamadı ya da gerçekleri aramadı. Geçen yıllar içinde en çok Comolli faciasına göz yumanları işaret ettim. Hiçbir şahıs bu kulübe Comolli kadar zarar vermedi. Fenerbahçe kasasında bu kadar kirli izler bırakmadı. Kimse kusura bakmasın ama harcanan yılların temeli de o zaman atıldı. Fenerbahçeli çocukları üzmekten bahsedenler o çocukları çok çabuk yaşlandırdılar. Hem gözlerini hem yıllarını! Üstelik o çocukların ciğeri yandı. O yüzdendir ki gerçekleri görmeyenler için nostaljinin cep aynalarını onların dev aynalarının yerine koymaktan hiç vazgeçmedim! H H H
Yıllar geçip gitti diye gelecek yılların da harcanacağı anlamına gelmesin. O yüzden Fenerbahçe'nin ligin ikinci yarısında "zeka beceri ve mücadele ruhunun oluşturduğu bir tasarıma" ihtiyacı var ve gerçek sistem de budur. Biz buna ayaklarla birlikte yürekle atılmış imza diyoruz. Bu duruş futbolun kaliteli yanını işaret eder. Tribünler de manzarayı keyifle seyreder. Bu sezon Fenerbahçe'nin geçmiş yıllarla hesaplaşma sezonu. Yollar boş değil elbet ama bütünlüğünü kaybetmezse bu takım nereye isterse oraya gider!

Süt hala beyaz!

Özlediğim geçmişe dönebilme ihtimalim elbette yok ama futbolun asaletli yanını ve eski güzellikleri hatırlatmakta yarar var.
Pisliklerin temizlenmesi adına verilen mücadele anlamını kaybetmesin diye.
Kirli eller izlerini silemeden hesap versin diye! O ahlaksızları gördüğüm zaman; "siyah beyaz güzelliklerde keşke maziye kesilseydi biletler" diyorum da hangi yaralı kuş dönmüş geriye!

Sosyal terbiyenin en değerli olduğu yıllarda çocukların kahramanıydı futbolcular. Sosyal medya mezbahası kurulmamış daha, popüler olmak ve "malı götürmek için" gazetecilik mesleğini linç edenler köşeleri kapmamış. Çocuklar sakız paketlerinden çıkan futbolcu kartlarını takım ayırmaksızın biriktirirdi. Hiç bayramlığı olmamış bir çocuğu süslü mağaza vitrinini izlemekten bile alıkoyan sevginin sembolüydü o kartlar.

O zamanlar futbolcular kitap okurdu.
Kültürle ve aydınlıkla barışık yaşarken, rakip kulüplerdeki her futbolcuyla da arkadaşlık yaparlardı. Ne tükürmek ne rakibinin bileğine basmak!
Yoksul mahallelerin orta yerinde bile tiyatrolar olurdu. Yıldız Kenter'in oyununa bilet bulabilmek için saatlerce kuyruk bekleyenler vardı. İdil Biret gibi dünya çapında bir piyano sanatçımız vardı. Metin Oktay'ımız, Lefter'imiz, Baba Hakkı'mız vardı. Kulüplerin başındaki zarafet sembolü başkanların eli de temizdi yüreği de!

Sonraki yıllarda futbolda tribün nefretine komuta eden adamlar çıktı. Rakip olsalar da birlikte maç izleyen tribünleri böldüler, insanları birbirine düşürdüler. Para insanların en büyük ahlaksızlığı haline geldi.
Hakemler, futbolcular, yöneticiler, kara para kasaları medyadaki trolleri de arkalarına alıp ahlaksız bir düzen kurdular. Sahanın ortasında asaletin canı çıktı, sahneye hakem kılıklı "cansız bombalar" çıktı. Meslek onurunu satan bahis çeteleri, kara para kasaları zıvanadan çıktı.

Bizler medyada ipini sahibine teslim eden kuklaları gördük, onurlu insanların ekmeğiyle oynanırken onlara yağlı kazaklar örüldü. Ne şampiyonluklar gördük, oynadıkları kirli roller tespit edilen hakemler meslekten menedilip tarih önünde "suçlu" bulundu. Ne kabadayı teknik adamlar gördük o kirli hakemlerle gurur duydu.
Onlar gözden düşerken bile ayakta kalmak için her türlü organize işleri hala sürdürüyor. Sonuç olarak kötülüğün ve medyadaki yağcılığın palazlanması yüzünden bugünlere gelinmiş, asalet ertelenmiş belki de tarihten silinmiştir.

Bazıları kazanarak yaşar, bazıları kaybederek. Kazanmayı sadece para zannedenlerin neler kaybettiğini hesaplayacak bir makine yoktur.
Onların da böyle derdi yoktur ama ortada suçluların saadet zinciri vardır. Kara para çeteleri, bahis yarasaları futbolun içinde bu kadar güçlenmişken, ne yani "bu ülkede süt hala beyaz" diye şükredelim mi?
Yükselen değerin alçaklık olduğu bir ülkede, "bir insan evlatlarına şerefsiz lokmayı nasıl yedirir?" diye sorup duruyoruz da belki de onlarınki gerçek hayat bizler hayal ürünü yaşıyoruz.

Güzel bir insanı kaybettik.
Galatasaraylı Gökmen Özdenak. Köşe yazarlığı yaparken birlikte çalıştık, seyahatlere birlikte gittik. Harika bir yüreği vardı, saflığını yitirmemişti de insani duyguları zirvedeydi. Kimseyi incittiğini ve hiçbir saygısızlığını görmedim, onunla sohbet etmenin bile bir tadı vardı. Biliyorum ki bu güzel insan eski güzellikleri çeken faytonların içinden sevdiklerine el sallamıştır, giderken bile.

Cesaret ve umut!

Kaç yıllık günahlarını kusuyor futbol. Hakemi, futbolcusu ve yöneticisiyle bu koku çürümüş ve yozlaşmış zaman kokusu. Hadım edilmiş ahlak, kıyıya vurmuş insanlık atıkları. Paraya tapına tapına kudurma noktasına gelenler ve yitirilen güven.

Bu meselenin ortaya çıkarılmasını sağlayan TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, TFF Birinci Başkan Vekili Mecnun Otyakmaz ve yönetim kurulu adalet şantiyesidir. Bu ülkede spor adamlığını ve ahlaki değerlerin özne yapıldığını belgeleyen bu insanlara hepimiz bir teşekkür borçluyuz. Onların cesaretidir bu kapıların açılmasına yol açan! Yakılan meşale de tüm zamanların en anlamlı eylemidir. Pisliklere kim bulaştıysa kariyerine ve bulunduğu makama bakılmaksızın bedelini ödemelidir.

Para insanları avuçlarının içine aldıktan sonra yıkılmadık değer bırakmadılar. Düdüklerini sattılar, formalarını sattılar, çocuklarına bırakacakları isimlerini bile sattılar.
Ahlaksızlığın kendini göndere çektiği yerde, gözleri paradan başka bir şey görmeyenler orta yerde! Bu ülkede her türlü ahlaksızlıkta kariyer yapanlara bırakın cezayı, plaket verilmediği kaldı. Ne büyük utançtır ki yaptıkları yanlarına kaldı! Bakmayın havalarına, onlar haram kazançla yaşadıklarını zanneden ve ayıp nedir bilmeyen kayıp insanlardır!

Ama serveti onuruyla ölçülen insanlar da geçti futbolun içinden.
Ramazan Günaydın, Milasspor'da futbol oynamış, hayatın alt katında hiçbir lükse öykünmemiş bir insandı.
Bundan 12 yıl kadar önce 59 yaşında öldü. 1995 yılında Spor Loto'dan 65 bin 500 lira kazanmıştı, o parayı hiçbir karşılık beklemeden hayır işlerine harcadı, muhtaçları eliyle buldu yardım etti.
Aynı ceketi 10 yıl giydi gocunmadı.
Hayatın onurlu bir işçisi olarak bu dünyaya veda ederken şerefli bir isim bıraktı. Kendisini hiç tanımadım ama böyle bir adamı yıllar sonra hatırlatmak benim için şereftir.

Hafızamız yerinde duruyor. 1970 yılında İtalya ve Fransa'da milli felaket haline gelen bir virüs bizim ülkemizi de etkisi altına almıştı. Radyo anonslarıyla kan aranıyordu ve stoklar tükenmişti. Bataklıklardan toplanan sülüklerin satışları el altından iyi fiyata gidiyordu. Kişi başına 7 sülük. Kanını sülüklere emdirenler sözde damarlarını temizletiyor ve virüsten korunduklarını düşünüyorlardı. Bu cehaletin bedeli; vücuttan açığa çıkan kanın, kanla bulaşan hastalıkları beraberinde getirmesiyle ödenmişti.
"Futbol bu yazının neresinde?" derseniz insanların kanına işleyen sevdasında! "Sülükler nerede?" derseniz! Onlar her yerde!

Yeni yıl bizler için henüz yazılmamış bir mektup ama her şey yüzünden okunuyor insanların. Yaşlı bir okuyucum mail atmış bana; "bir futbol zevkim vardı onu da elimden aldılar. Bu pisliklere kim karıştıysa cehennemin dibine kadar yolları var. Onların yüzünden sadece gözlerim değil içimdeki çocuk bile yaşlandı."
O yüzden gelecek yılın sağlık, barış ve huzur içinde olmasını diliyoruz.
Vicdanı ve insanlığı bulacağımız aydınlık bir dünya ve temiz futbol düzenini umut ediyoruz. Umut her zaman yolunu bulur. Çünkü her gelen yıl yeni umuttur. Yıkılan hayallerimizin altında kalmak yerine ayağa kalkmak gerekiyorsa kalkmalıyız. Çünkü hayat bir renk cümbüşü olduğu kadar cesarettir! Bizler de İbrahim Hacıosmanoğlu ve Mecnun Otyakmaz kadar cesur olmalıyız.

Karton!

Ligin ilk yarısı bitti ama bir şeyler de bitti. Futboldan başka her şeyin konuşulduğu bir dünyanın içindeyiz. Magazinle futbol kardeş kardeş yaşarken, kimileri teşhir salonlarında itibarsızlık konulu dizi filmin içinde, kimileri reklam filminde! Böyle bir zaman diliminde ligin ilk yarısında futbolun oyunda kalma süresi kimi ilgilendirir? Kara para kasaları sosyal medyayı istediği gibi yönlendirirken, rakiplerinin bileğine basmayı "erkeklik" sayan zalim futbolcular bataklığı timsahlarını beslerken, hakemi, yorumcusu ve futbolcusu yasadışı paranın "tutkalı" olmuşken, elde kalanlarla idare edeceğiz öyle mi? Öyle! Çocuklarımız adına ne büyük tehlikedir ki; "bu ülkede kaliteli insan sayısının artmasından endişe ediliyor!"

Ligin ikinci yarısında Fenerbahçe ve Galatasaray arasında bir mücadele olacak. Ama ortalık toz duman haldeyken futbol özne olacak mı? Sosyal medya ve futbolun ağaları ortalığı gererken, insanlar birbirine mi girecek? Çünkü başı sıkıştığında her yolu mubah sayanlar için barınaktır futbol. İçine her türlü kiri barındıran ve kestikçe uzayan bir tırnaktır futbol. O yüzden dileklerimiz bellidir. Yeter ki rekabetin koşullarına gölge düşürülmesin, puan cetvelinin altında da üstünde de sportmenlik ve adalet duygusu öne çıksın.

Hep başrol artistlerinden, milyonlarca dolarlık kadrolara sahip olup sızlanan ağalardan bahsedecek değiliz. Benim için ligin ilk yarısında en özel teknik adam Kocaelispor Teknik Direktörü Selçuk İnan'dı. Takım sezona kötü başladı ama Kocaelispor Yönetimi teknik direktörünün arkasında durdu. İyi futbol oynarken kaybeden takım kendini onardı, ardından da kaliteli işler yaptı. Helal olsun.

Kısa metrajlı bir film sahnesi. Gözleri görmeyen bir adam sokakta dileniyor. Önündeki kartona "körüm ve açım" yazılmış. Yoldan geçen insanlar adamın önündeki kutuya tek tük bozuk para atıyor. Sonra bir işkadını adamın önünde duruyor, adamın ayakkabılarını yoklayarak işaret veriyor ve kartonu ters çevirip çantasından çıkardığı kalemle bir şeyler yazıp gidiyor. Adamın önünden geçen insanlarda aniden bir değişim yaşanıyor ve kutu parayla doluyor. İşkadını akşamüzeri yeniden geliyor, gözleri görmeyen adam kartona yazan kadını fark ediyor ve soruyor; "ne yaptınız da böyle oldu?" Birden karton levhanın üzerinde yazılanları okuyoruz. "Güzel bir gün ama ben bunu göremiyorum." İşte sizlere anlatımın gücü!

Anlatabilmek sanattır, sözcüklerdir insanı büyüten. Bir cümlenin etkisi bazen bir kitaba bir filme bedeldir. Konuşmadan da harika bir ifade gücü olabilir ama yürekleri kin ve nefretle dolanlar çoğalırken, kalbi kasıklarında atanlar, çamur adam şenliklerinde pusuya yatanlar itibar görürken iyiliğin ve güzelliğin hükmü kalmadı. Son güzel insanlar çocuklar için dünyayı ayağa kaldırırken hiçbir zaman ayağa düşmediler. Soylu inatlarıyla ayağı kırık atlarını denize sürerken bile.

Peki, ben bu yazıyı niye yazıyorum? Dilimden anlayan okuyucularımla aynı yolda birkaç dakikalık vicdani bir yolculuk yapmak için. Onlar da kartona bir cümle yazsın diye. "Vicdanım varsa görebilirim!" Bir kulüp başkanı hapse girdi, aynı kulübün başkanı gözaltında. Ama vicdanın rengi yoksa; adı o biçim dolandırıcılığa karışan teknik direktör neden 30 saniye bile sorgulanmadı?

Terzi!

Fenerbahçe'de güzel gidiyor her şey. Futbol istenen kıvamına geliyor. Gollerdeki estetik galibiyete ayrı bir özellik katıyorsa, ligin ikinci yarısında atılacak gol sayısının azalmasından endişe duyulmasın. Futbolun tanımına uyanlar her şeyi yoluna koyanlardır!

Talisca saha içindeki "tenha hallerinden" kurtuldu, kalabalık içinden bile yaratıcı role soyunan birine dönüştü. Daha önce aşina olduğumuz fotoğrafları çerçeveye yerleştirmek ona yakışıyorsa, galibiyetin tapusu da ayaklarına yakışıyor demektir. Asensio işi bitirmek için nereden başlayacağını bilen adam. Sezgileri de güçlü bedeni de. Sanki "bende olanları daha görmediniz" der gibi bir hali var.

Ama takımda bazı futbolcuların gücü, bazılarının güçsüzlüğünü örtbas edemiyor. Kerem Aktürkoğlu'nun kendine güvensizliği ve bitik hali her biçimde dışa vuruyor. Bir futbolcunun adı sadece transfer bedeliyle anılıyorsa, orada "kaybeden birileri" olduğu kadar "haybeden biri" de var demektir. Bunun tercümesi; aldıklarının karşılığını çalışarak geri ödemektir. Yoksa pozisyonlarda topuklamak yakında bütün tepkileri üzerine çeker! Kerem, lige verilen aranın kendini onarmak için fırsat olduğunu düşünmek zorunda.

Fenerbahçe Kulübü'nün Başkanlık makamına gelince. Adı berbat olayla anılan Sadettin Saran'ın acilen Fenerbahçe başkanlığından istifa etmesi gerekiyor. "Soruşturma bitene kadar ben kulübün dışındayım" notuyla birlikte. Fenerbahçe'yi sevmek de koltuğun asaleti de bir başkana başka yol bırakmaz. Ünlü terziler kendi takım elbisesini dikerken kumaş ne kadar parlak olsa da ceketini bol bırakmaz.

Galatasaray, futbolla ilişkisi olmayan Kasımpaşa karşısında rahat kazanırken, kendindeki başkalığı da dışa vurdu. Osimhen'in yokluğunun her biçimde hissedilmesine karşılık, Barış Alper ve Yunus Akgün'ün hücuma verdiği katkılarla, Icardi'nin "akıl oyunu" dikkat çekiciydi. Icardi sadece golcü değil, satranç oyuncusu. Barış Alper'in kendi alanından alıp rakip kaleye taşıdığı ve Yunus Akgün'e attırdığı ilk golde, bir hamleyle alanı boşaltmasının zekayla da ilişkisi var atılan golle de. Gözleri dolu Icardi'nin beyni ve yüreği de dolu. Bunu da en iyi biçimde Galatasaray taraftarı görüyor. Onlar için Icardi'nin gol atması da bir sevda masalının yansıması oluyor. Böyle bir adamın sahadaki zarafetine de iyi bakmak gerekiyor. O yüzden bu romantik Aslan'a ceket iliklemek de boynumuzun borcu oluyor.

Kaç maçtır "kuş bakışı" makamında seyreden Beşiktaşlı futbolcular, Rizespor karşısında "bir Kartalın kanadında seyretmek" konulu dersin öğrencileri gibiydi. Orkun Kökçü nihayet kendini ortaya koydu. Sezon başından beri takımın "en gereksiz adamı gibi" duran Rachica'nın attığı gol klastı ama bendeki tercümesi; "Rachica ağzıyla kuş tuttu." Dileriz gördüklerimiz takvim yapraklarının yılın son günlerinde tesadüfen çiçeklenmesi değildir!

Ligin ilk yarısı tamamlandı. Ahlaki değerlerin ipe çekildiği bir düzenimiz varken, bahisçi hakemler, futbolcular ve yorumcular ilk yarıya damga vurdu. Bu ülkede kaç gündür ağzına lokma koymayanlar da var, domuz gibi yedikleri sofralarda gözleri doymayanlar da. Ben gönül kumbarasında sevgi biriktiren, içi karardığında güneşe bakan, karanlık bir adam gördüğünde kibriti çakan, mesele onur olduğunda pire için yorgan yakan insanları sevdim. Ahlaksızlık pastasına parmak atanları değil!

Kelebek etkisi!

Fenerbahçe'nin geçen sezondan farklı bir duruşu varsa, bunda futboldan önce yönetim sukünetinin "kelebek etkisi" var. Gerginlik ipine un sermeyen Başkan Sadettin Saran'ın takıma verdiği huzurun sahaya yansımasını izliyoruz. Zarafetin kendine göre bir getirisi vardır. Bir takım kendi içindeki sorunları hallettikten sonra, rakiplerle uğraşarak kendini yıpratmak yerine sahanın içine bakar. Ve yanlışlarını da kendi içinde onarır. H H H
Bu takım bazı şampiyonlukları kaybetmenin koşullarını kendi içinde üretti. Ve ne kaybettiyse futbolculara sorumluluk yüklemeyi reddetmekle kaybetti. Sorumluluğu başından savan cümlelerin arkasına saklanan yöneticilerin yerine o futbolculara ben haykırdım. "Bu kulüpten istediğiniz her şeyi aldınız da kulübünüzün sizden istediği bir şeyi neden vermiyorsunuz?"
Geçen hafta nostaljik bir filmin galasındaydım. Fenerbahçeli bir okuyucum benimle fotoğraf çektirdikten sonra "sizi okumaktan hiç vazgeçmedim" dedi. Eşinin kendisine doğum gününde şiir kitabımı armağan ettiğini söylerken gurur duydum. Biraz günün şartlarından ve ülkedeki futbol düzeninden söz ettikten sonra, sezon sonuna mahsuben kulağına bir şey fısıldadım. Düşüncemi gözleriyle alkışladı. Duyulmasa da megafon kullanmayız, bizler gramofon meraklısıyız!
Fenerbahçe, Avrupa'da gruptan çıkar. Ligde ilk yarının sonuna kadar da puan kaybetmez diye düşünüyorum. Çünkü rakibin hatalarına yönelik tavır almaktansa, kendi yaratıcılığına güvenen bir sistemin takımı olma yolunda. Ligin ikinci yarısındaki fikstür de çok şeyleri belirleyecektir. Sanırım herkes bilincindedir; "hayallerin tahtında oturmakla gerçeklerin inşaatına başlamak arasında harcanacak sezon kalmadı!" H H H
Fenerbahçe'nin takım bütünlüğüne kavuşmasında disiplinin elbette önemi büyük. İrfan Can Kahveci'nin hala cezalı durumda olmasının belki kendisindeki yanlışların onarılması adına etkisi vardır ama vefasızlık adına yan etkileri de var. Ayrıca yetenekli birinin kazanılması adına yapılması gereken bir şeyler de olmalı. Skriniar gibi birinin kaptan yapıldığı takımda hatalara böyle ağır bedeller ödetmek kime ne kazandırır? Onu da hesaplasınlar! Sadettin Saran'ın teknik konulara girmemesinin başkanlığına özellik kattığını kabul etsem de bazen özel sorunlarda bir başkanın ufak bir dokunuşuna da ihtiyaç vardır ve asla yadırganmaz! Elindeki güçlü bir silahı başka takıma kiralamak gibi bir düşünce yönetimde mevcut değilse eğer!
Sezon başından beri durduğu yerde yaprak döken Talisca'daki değişimin, "bir adam gerektiğinde çok şeydir" gerçeğiyle yakın ilgisi var. Bu seriyi sürdürmek Talisca'nın boynunun borcu. Asensio'da arkası yarın konulu özel görüntülerin anonsları var. "Aranan santrfor" hala ortada yok gibi görünse de "buradayım" diye parmak kaldıran Duran siluetten gerçeğe dönüşecektir diye düşünüyorum.
Fred'in hakem muhabbetlerinin önünün kesilmesi gerektiğini not düşerken, savunmadaki hantallığı da işaret edelim. Bir takımın rakiplerine bu kadar çok pozisyon vermeye hakkı yok. Sözlerimin nereye gittiğini merak eden varsa pozisyonları yakından izlesinler! Bazen gol yemeden kazanılan maçlarda bile savunmadaki teşhir sergisi net fotoğraflarla süslüdür. Yediğinden fazlasını atacak güç Fenerbahçe'de mevcut olsa da futbol bazen olmayacak sonuçların öyküsüdür! Ve şu anda takımdaki en önemli sorun budur!

Özgüven!

Fenerbahçe, Konya karşısında istediğini rahatça yaptı ve farklı kazandı. İki ayrı devre iki ayrı Fenerbahçe. Futbolda neticenin geçer akçesi gol olsa da maçın ilk yarısında kaçan gollerdeki manzara, atılan gollerden çok daha aksiyon ve heyecan yüklüydü. İlk yarıda tarihi bir fark olabilirdi. Bu kadar kolay kazanan takımda öne çıkan en anlamlı gerçek; özgüven. Takımın itici gücünü ve galibiyetin otoritesini geliştiren de bu duygu. Ama ikinci yarıda birçok şeyin tersine dönmesi de şaşırtıcı bir görüntü. Fenerbahçe son dakikalarda dördüncü golünü atsa da ikinci yarıda kendi kale önü lunapark gibiydi.
Gecenin en özel adamı maçın ilk yarısındaki Talisca'ydı. Pozisyonların etrafında dolaşmaktansa içine dalmayı seven bir Talisca vardı sahada. Attığı ikinci gol posterlikti. Gollerin dışında kaç zamandır lig maçlarında ilk kez bu kadar diri bir Talisca izledik. Futbolda buna kendini yeniden keşfetmek deniyor. Seyir zevkine öncülük eden Asensio büyülü bileklerin gösterisindeydi. Kaleci Ederson'a da parantez açmalıyım. Kalecilik dersi verdi. Topu oyuna sokuşuyla, yer tutuşuyla ve maçın ilk yarısında ceza sahası dışındaki kafa vuruşuyla.
Galatasaray, Antalya'da maçın başında işi bitirdi. Sane'deki sihir pozisyonların tasarımındaki en önemli etkendi. Bu adam aklının da ışığını kullanıyor ayaklarının da. Yetenek ve emek bir araya gelince "sanat" oluyor. Seyrine de doyum olmuyor. Osimhen Antalya'da kendi içinde bir yolculuktaydı, ilk yarıda 3 net pozisyonu harcadı. Büyük ressamların hata payları attığı golle affolur ama Osimhen'de geçen sezondan farklı bir duruş var. Ucuz faullerde hakeme yönelik oynarken, heybetine yenik düşen halleri ondaki doğallığa sekte vuruyor.
Okan Buruk'un ikinci yarıda yaptığı değişikliklerin, Galatasaray'ı "aküsü boşalmış" hale dönüştürmesinin sebebi olduğunu söylersek, ikinci yarıdaki Galatasaray'ın kale öne manzaralarını delil olarak gösterebiliriz. Bu takımda bazılarında inatla ısrar etmenin alemi yok, olmayınca olmuyor. Icardi'nin golünü "benim de çorbada tuzum bulunsun" diye yorumlamamak gerek. Böyle vuruşlar ustalara hastır, onun mazisine de saha içindeki zarafetine de ödüldür.
Beşiktaş, büyük maçlarda küçük düşündüğü için kazanamıyor. "Hüzün ikramiyesiyle" yetiniyor!" İki farklı öne geçtiği Trabzonspor karşısında bir kişi eksik kalmanın mazereti olamaz. Sadece savunmayı düşünen korkak düşüncelerle kan bağı olabilir. O yüzden Beşiktaş'ın bu sezon büyük hedefler peşinde bırakın koşmayı yürümesi bile mümkün değil. Trabzonspor'a gelince, eldeki kadroya bakıldığı zaman Onuachu'nun yokluğunun ne kadar anlamlı bir ihtiyaç olduğu gözüktü. Ne olursa olsun 2 farklı yenilgiye Trabzonspor'un gösterdiği reaksiyonun alkışlanacak bir yanı vardı. H H H
Recep Uçar, bu sezon Konyaspor'la ilişkisi kesilen ve şimdi Rizespor'da görev yapan bir teknik adam. Kalitesiyle duruşuyla da zarif bir adam. Teknik adam öğüten değirmene dönüşen futbolun geri dönüşümü beklendiği gibi olmuyorsa, Recep Uçar gibi güzel insanların gittiği yerde ışık saçması en güzel cevap oluyor. Futbolun çirkef kabadayılara, etiketli yabancılara, özel bir zaafı olabilir ama bizler kendi halindeki yürekli insanların yanında olduğumuzu da belirtmek zorundayız! Daha önce İlhan Palut ve bu hafta Burak Yılmaz'ın istifa ederek kulüplerinden ayrılma tarzını da "delikanlı duruş" olarak tanımlayalım. Delikanlı duruş bu ülkede çok bulunan bir şey değilken!