Hakkı Yalçın

Hakkı Yalçın

İnci tanesi!

Fenerbahçeli bir arkadaşım çocuğuyla birlikte gittiği Göztepe maçı sonrası yanıma geldi. Babanın sesi kısılmış, çocuğun gözlerinde hüzün bülteni. Maçtan çıkan ve "hani bizi ağlatmayacaktınız?" diye haykıran Fenerbahçeli çocuğun videosunu da izledim. Bu ülkede çocuklara verilen hangi söz tutulmuş ki!

Çocuklar futbolun kalbidir ama bizim ülkemizde çocuklar siyasetin, sanatın, futbolun malzemesidir. Bir zamanlar bu kulüpte eşya piyangosu düzenlendi. Fenerbahçeli çocuklar o piyangoya harçlıklarını bile bağışladı. Ne için? Etiketli bir zibidiye ödenecek transfer parası için. O zamanlar söylemiştim, "eşya belki de çocuklardı!" Piyango biletlerinin tiyatro biletlerinden değerli sayıldığı bir ülkede, çocuklar adına o tarihi yenilgiyi kaç kişi fark etti, kaç kişi hazmetti?

Paranın özne olduğu yerde çocuklar kimsenin umurunda değil. Çünkü futbol da siyaset gibi. Çocukları ağlatmamak matah bir şey değil. Çocuklara sağlıklı bir yaşam ortamından bahseden yok. Onları bir şampiyonlukla güldürmek bütün meseleyi hallediyor öyle mi? Bu takımın kaptanı Skriniar denen kötü bir örnek. Çocukların izlemesi kesinlikle sakıncalı şahıs. Kolunda Fenerbahçe kaptanlık bandıyla, elini kasıklarına götürüp tribünlere gösteren birine bir yönetici tek söz etti mi? Böyle bir adam çocukların yüzünü güldürse ne olur? Verdiği hasar kaç şampiyonluğa bin basar!

Bu takımda taraftara posta koyan bitirim futbolcular varken, milyonlarca dolar alıp "hastayım" diye oynamayanlar koca Fenerbahçe Kulübü'ne meydan okurken, kulübün ağaları beyleri dilini yutsun ve çocuklar ağlamasın öyle mi? Bırakın ağlasınlar. Ağlamak ayıp değil. Ayıp olan o çocukları babalarının dedelerin gördüğü asil gerçeklerden mahrum etmek. Şampiyonluktan daha anlamlı değerlerin var olduğunu öğretmek. "Dış yapı" masalıyla büyükleri uyutanlar, kulübün içine sokulan yönetici futbolcu profillerine bakınca ne demek istediğimi daha iyi anlar. Böyle bir ülkede gözden çıkarılmış değerleri savunmak da yürek ister!

Bizler mahalle terzilerinin çok değerli olduğu yılların çocuklarıyız. İspanyol paça pantolonların hayal terzileri de ya sinemanın jönleri olurdu ya da dönemin şarkıcıları. Hangi takımda olursa olsun futbolcuların cikletlerden çıkan kartlarını biriktirirdik. Futbolculardaki asalet birbiriyle yarış ederdi. Kömür taşıyan kara vagonların yerini kara parayla caka satılan lüks otomobiller aldı. Hayat diken terziler kalmadı, dostuna kefen dikenler moda artık.

Çocuklar dünyadaki yalnız yolculuğumuza anlam katmamız adına en değerli varlıklardır. O yıllarda çocuklara sorulurdu, "büyüyünce ne olacaksın?" diye. Ben de birkaç yıl önce bir yakınımın çocuğuna sormuştum da aldığım cevaba bakın. "Terzi olacağım, önce boyumun ölçüsünü alacağım sonra da etliye sütlüye karışmasın diye ağzımı dikeceğim. Büyüyünce nasıl olsa sustururlar beni!"

Merhamet bu topraklarda eski bir alışkanlıktır artık, asalet sizlere ömür. Kötülüğü temsil edenlerin teslim olmasını beklemenin modası geçmişken neyi konuşacağız? Düşündüm de bu yazımda da boşuna isyan ettim! Kara para kasalarının şifrelerini bilenler kulüplerin içine girerken, iplerini sahiplerine teslim eden kuklalar medyada makbul adam konumuna geçerken çocuklar nasıl ağlamasın. Bırakın ağlasınlar. Çünkü onların gözyaşları inci tanesidir. Görebilene!

Geçen hafta küldü bu hafta duman!

Bazılarının bilmesi gereken, o formayı giymenin anlam ve önemidir. Ne yazık ki, futbolcusuna gözü gibi bakan bir takım, milyonlarca dolar para ödediği futbolcularına bu ruhu hala aşılayamadı. Geçen hafta Galatasaray karşısında "kül" olanlar, bu hafta Göztepe karşısında "duman" oldu. H H H
İnsan kalitesine zerre kadar yatırım yapılmayan bir ülkede Skriniar'a iyi bakın. Hantallığına, sallapati koşularına ve kendi alanında yaptığı oklava paslara yakından bakın. Yedirdiği beraberlik golündeki içler acısı haline bakın da çuvalla para alan adamın, yanından geçen rakibinin plakasını bile alamayacak kadar zavallı halini görün. Ahlaki değerleri yerle bir etmesine bile ses edilmeyen bu adamın, bütün boyalarını nasıl akıttığını görmeyenler için Kerem'i yuhalamak kolay. Bu sevimsiz hayaletin dokunulmazlığı var. Varsın futbolla zerre kadar ilgisi olmasın! Nasılsa Fenerbahçe'nin harcanacak daha nice yılları mevcut.

Yalan değil, bu takımın geçen haftaki travmayı bu maçta atlatacağı düşünmüştüm. Taşlı yokuşlardan çıkmanın mesaisine başlamak istediklerini falan zannetmiştim. Aslında ilk yarı her şeyi belli etti. Çağdaş futbol motifleri içeren görüntüler, geniş açılımlar, ruh sükuneti ve güvenli duruşun tüm halleri. Oyunu genişletmek, dönen topları saldırı hamlesine dönüştürmek sadece Göztepe'deydi. Her şeye rağmen ilk yarının son dakikalarında gelen golün arkası nasıl gelsin. Bir takımın en iyi oyuncusu 4 net pozisyon kurtaran kaleci Ederson'sa anlayın meseleyi.

Aşklar da savaşmadan kazanılmaz maçlar da. Saha içindeki şifresi çözülen bir takımda futbolcuların dizlerinin bağı çözülüyorsa, futbolsuz sofralarda kayıplara bağdaş kurmanın sonu gelmez. Getirsinler! İsmail Kartal'ın suç ortağı olmayı örtbas eden Kuyt'ı getirsinler. "Bizim çocuklar" diye yeni birini bulup getirsinler. Ama önce futbolcuların aklını başına getirsinler. Çünkü bu kadar kolay yenilen bir takımın aklı da başında değildir aşkı da.

Unutulmasın ki maçlar artistik puanlarla kazanılmıyor! Yürek istiyor yürek. O yüzden vicdanı olan, zerre kadar futboldan anlayan kim varsa, bu yüreksizler için cümleleri mertçe kursun. Onlara da bir notum var. "Bugün yazmadığını sezon sonunda okursun!" Yarından tezi yok, takıma ağırlık yapanların adına sanına bakılmadan cesur kararlar alınmalı. Biz buna "uyarı mektubu" diyoruz. Diyoruz da kime diyoruz! Onu hala bilmiyoruz!

Çelik kapı!

Bir insanın boynuna atılan kement bazen can simidi olur. Yanlışlardan vazgeçmek için her insanın önüne fırsatlar çıkar da önemli olan bunları değerlendirmektir. Ama önce yapılan yanlışların farkına varmak gerek. Yani aynaya bakmak! Her sezon kendi içinde kriz yaratmayı gelenek haline getiren Fenerbahçe'de yeni bir dönem başlıyor da bu dönemin önü açık mı? Yeni teknik direktör Kuyt, kötü sonuçlardan yüzde 25'lik de olsa hissesini alsın, sorunlu futbolcularla İsmail Kartal arasındaki kopukluğa köprü olmamak da ödül olarak ona kalsın!

***

Galatasaray maçı sonrası konuştuğum Fenerbahçeli taraftarlar hep aynı soruyu sordu. "Kaç yıllık yanlışların yeni versiyonu bu sezon da vizyonda mı olacak?" Birçoğu cevabı kendileri verdi. "Şekil onu gösteriyor!" Yenilmekten korkanlar ayakta kalamazlar! Galatasaray yenilgisinin iki sorumlusu vardı. Saha kenarında ve saha içinde ayakta uyuyanlar! Saha kenarının sorumlusu İsmail Kartal koltuğunu kaybetti, peki ya saha içinde uyuyanlar?

***

Bu takımın Skriniar gibi çirkinlik abidesi ve basiretsiz bir kaptanı varken, konuşacak çok şey var aslında. Çünkü Fenerbahçe'de mazeret çuvalla! Günahları birilerine yüklemenin önü de hiç kesilmedi. Bir zamanlar dışarda faaliyet gösteren "yapı" son yıllarda Fenerbahçe'nin içine çöreklendi. Yıllardır bütün mesele ya hakemler ya rakipler. Saha içinde hayalet gibi gezen futbolcular bir kez olsun sorumlu tutulmadı, sorgulanmadı. O yüzden takım da iyi yönetilmedi kulüp de. Koca Fenerbahçe'de, milyonlarca dolar ödenen beylere "bizden istediğiniz her şeyi verdik, sizler istediğimiz tek şeyi neden vermediniz?" diye soracak yürekli bir adam yok muydu? Ne acıdır ki yoktu!

***

Bizim hiçbir şeyimiz kalmadı zaten. Zarafet, asalet, merhamet sadece sözcüklerden ibaret. İnsan kalitesine zerre kadar yatırım yapılmayan bir ülkede doğaldır ki futbol kültürü yok, futbolcu kalitesi yerlerde. Beden dilinin nefret borsasına uygun hale getirildiği düzende, ilkel benlikleriyle "bu küfür tam benlik" diyenlerin dudaklarını okuyoruz. Çünkü ayıp diye bir gerçeğimiz yok artık!

***

Bizler yabancısı değiliz eski güzelliklerin. Geçmiş yıllara bakınca görüyoruz ki mazinin büyülü bir sıcaklığı varmış. Şimdiki zamanda eleştiriler sadece düşünce israfı. Oysa denize atılan şişenin içindeki mesajlar bile adresini bulurdu. Eskiden çok eskiden!

***

Memleket isterim, futbolcu beyler düşenin üzerine basacağına elini uzatıp yerden kaldırsın. Kazananı tebrik etsin. Hala gözleri doymayan hakemler acıkınca hak yemesin. Her türlü kabalığı ve züppeliği matah bir şey zanneden yöneticiler eleştirilince, "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" demesin. Futbola sevdalı çocuklar babalarına seslensin; "baba bize eski zamanlardaki asaleti öğret!" Memleket isterim insanları merhametli aydınlık bir memleket!

***

Suç işledikçe güçlenen adamların sosyal medyada süslendiği, maç bitiminde birbirine saldıran bitirimlerin övgüyle beslendiği memlekette ben daha çok beklerim! Çünkü başı sıkışınca sözde adalet isteyenlerin kısır döngüsü, ganimet avcılığının en büyük övgüsüdür futbol. Eskiden alın terinin ve emeğin el örgüsü bilinirdi de şimdilerde zarafete ve insanlığa kapanmış çelik kapıların sürgüsüdür futbol.

Sütbeyaz zafer

Dün gece kazanmanın anlamını hisseden kazandı. Korkuların külünü karıştıranlar yine yandı ya da kendilerini yaktı. Çünkü Galatasaray ne kadar cesursa Fenerbahçe o kadar korkaktı. Galatasaray ne kadar ataksa Fenerbahçe o kadar panikataktı. Galatasaraylı futbolcuları acelesi vardı ve hem görsel hem de fiziksel bir gösteri sundular. Rakibi açık vermeye zorlamak bir sanatsa, futbolun da böyle gösterilere ihtiyacı var.

Özellikle ilk yarının mutlak hakimi Galatasaray. Gideceği yeri bilen, savunması gerektiği alanın farkında olan, fizik ve düşünce olarak da galibiyete formatlanmış bir takım duruşu vardı. Her şeyden önemlisi şapkadan tavşan çıkaran sihirbaz da Galatasaray'daydı. Kuşatılmış her siperi yaracak ustalık Osimhen'de mevcutken, attığı ikinci gole bakınca, "gol atmak en çok bu adama yakışıyor" dedim. Takımda rakibine kendisini bu kadar güçlü hissettiren başka bir futbolcu yok. Her pozisyonda istikrarlı bir inatçılık.

İkinci yarıda durum daha farklı olabilirdi. Galatasaray'ın sahaya bıraktığı pusulada özne "istersem kazanırım!" Gizli özne; "kazanmaya yetecek kadar pozisyon buluyorsam, o pozisyonları harcamakta da sakınca görmüyorum!" Fenerbahçe'nin İrfan Can Kahveci'nin attığı golden sonra ruhani bir direniş göstereceğini düşündüm yalan değil. Ama kendini oynayanlarla, kendine oynayanlar arasındaki kalite farkı da Galatasaray'dan yanaydı.

Fenerbahçe Kulübü Skriunar'ı dikkatli baksın. Galatasaray'da Sanchez ne kadar harikaysa, Skriniar o kadar biçareydi. Bütün pozisyonlarda ekarte edildi. Üstelik Skrinar'ın daha maçın ilk çeyreğinde oyundan atılması gerekirdi. Barış'a yaptığı hareket sonrası sarı kartı gördü ama Batrakov'un ayağına bastığı pozisyonda verilmeyen sarı kart hakemin bu adamı koruma içgüdüsüydü. Aynı şekilde Sallai'de sahada futbolun çirkin yanını temsil edenlerden biriydi.

Galatasaray'da herkes formasının hakkını verince, gece de onlara hakkını verdi. Ama çuvalla para aldığı halde kılını kıpırdatmayan Greenwood'a biri sorsa, "sen kimsin?" Alacağı cevap bellidir, "bu maçta da bir hiçim!" Fenerbahçe adına bu yenilgiye konulan tanı; teknik adamın basiretsiz yanı. Kaderin rotasını kendi elleriyle değiştirenler, kendilerini değiştirmeyi düşünmediği için dün geceki sonuç kaçınılmazdı Kim göze alır, yarattığı enkazla yüzleşmeyi? Dikiş tutmaz gerçeklerin seçilmiş terzisi İsmail Kartal'a ayna tutsam dönüp bakar mı? Böyle adamlar için hiçbir şeyden sorumlu olmadıkları bencil bir mekandır aynalar. Ya da mızıkçılıkla süslü bir camekan!

Ne sarı ne lacivert KARA BİR GECE

Hayatında kitap okumamış bir teknik adamı, oyunu okuyor masalıyla takımın başına getirirseniz, sıradan bir rakip karşısında belki Aston Villa'dan yediğinden daha çok atacak bir takımın imha edilmesine göz yuman birine hesap soracaksınız. Fenerbahçe'nin yanlışlarını güçlendirmekten başka işe yaramayan bir teknik adamın dün geceki sonuçla yakın ilişkisi vardı. O yüzden sorsunlar İsmail Kartal'a "sen bu takım için ne yaptın?" ya da "sen bu takıma ne yaptın?"


Rakip ne kadar zayıf olsa da harika bir başlangıç. Daha maçın başında Oğuz'un muhteşem vuruşuyla gelen golde Oğuz Aydın adına "benim ayaklarımın kalbi de var" imzasını gördüm. Ardından Greenwood'un golüne parantez açtım. (Firari yıldız bir anlık da olsa gerçeğine döndü) dedim. Sonra ara ki bulasın! En son gördüğümde rakibine kartlık tekme atıyordu da bereket tam kendisine uygun bir hakeme rastladı. Rakibi açık vermeye zorlamak bir sanatsa ve futbolun böyle gösterilere ihtiyacı varsa, oyun kalitesini dakikalarla sınırlı tutmanın ve bu kadar basit bir gol yemenin alemi yoktu. Ama bu takım gol atmaya mecali olmayan rakiplerini bile üzerine çağırmayı çok seviyor. Skriniar'ın rakiple birebir kaldığı pozisyonlardaki garip haline de baktım, sarı kart gördüğü pozisyondan sonraki tercüme ihtiyacı duyan haline de. Bu adamın kaliteli bir savunma oyuncusu olduğu tamamen hayal ürünü. Aksini ispatlasınlar yemin olsun ben de yazmayı bırakacağım.


Kendinde eksik olanı sen fark etmiyorsan, rakibin fark eder. O yüzden korkuların külünü karıştıranlar kendilerini ancak böyle yakar! Kerem dururken, Oğuz'un oyundan alınmasına şaşırdım. Levent Mercan'ın 3 gün önceki cesur bindirmelerinin "yabancı etiketine" kurban edilmesine hiç şaşırmadım. Lukaku'nun tribünlere ellerini kaldırıp "bizi coşturun" pozlarına baktım da "bu işi sen niye yapmıyorsun?" diye haykırsam kim duyar! Sonuç olarak kara bir gece daha. Birinci sınıf acılar ikinci sınıf rakipler karşısında bile tedaviye cevap vermiyorsa, bir inat uğruna içi boş adamlar böyle bir koltukla taçlanıyorsa, yetkili beyler cevap versin. "Siz bu çocukları yine ve niye ağlattınız?"

Cevapsız sorular

Cesaret; kazanma duygusunun önünü açan ve sistemi uygulayan bir düşünce biçimidir. Talihe bağımlılığı ve korkak düşünceyi reddeder. Alanya maçında ligdeki umutlara bilet kesildiğini farz edelim ama gerçekleri geçiştirmeyelim. Alanya maçında futbol adına küçük ipuçları, Aston Villa maçında korkuya saklananların ortak suçlarıdır. "Var olduklarının bilincinde olanlar yok olmayı her zaman reddeder de futbolcular bazı maçlarda bu duyguyu neden reddeder?" Haddimize değil ama bu sorunun cevabını istiyoruz!

Takımın içinde sorunlar olduğu muhakkak. Bu sorunun kaynağı da ağırlığını hala hissettirmeyen teknik kadro. Asensio'nun sakatlığı ameliyat olacak hale geldiyse, sezon başından beri verim alınamayan bir adam dururken, Talisca'nın gitmesine ne gerek vardı? İsmail Yüksek gibi hamarat işçinin bir maçlık felaketini onarmak için, güven duygusunu aşılamak gerekir. Kimsenin içine kapanmaya hakkı yok ama gerçek bir görev adamını yok saymak da haksızlık olur.

Malum duruş önemli. İsmail Kartal, Aston Villa maçı sonrasında "Kante'yi oyuna almak istedim ama girmek istemedi" diye bir ifade kullandı. Aslında teslimiyetini resmetti. Bir teknik adam kendini bu kadar çapsız hale düşürür mü? Madem Kante oynayacak durumdaydı da o dakikaya kadar kulübede ne işi vardı? Diyelim ki böyle bir şey gerçekleşti, "kol kırılır yen içinde kalır" gerçeği ne olacak? Hayatında kitap okumayan birine böyle cümleler kursak ne yazar!

Greenwood'un aldığı paraya ve kariyerine bakarsanız; incisi içinde saklı ölgün bir istiridye. Sahadaki haline bakarsanız; midye kabuğu. Kaç maçtır kaçak ve oyunun dışında! Yeteneğini inkar ederken oynamak istemiyor gibi bir hali var. Deşifre işlemleri sürüyor da onun bu bıkkın hali nereye kadar sürecek? Her futbolcu takım içinde takım olduysa, F.Bahçe'nin önündeki gerçekler sadece rakipler değil! Sorunları çözmek de teknik adamların sorunu, kendisini eleştirenlerin değil. Ne acıdır ki bazı adamlar için eleştiri sadece düşünce israfı!

Fenerbahçe'nin önünde gerçek gücünü gösterme sınavına çıkacağı önemli maçlar var. Bu takım Slavia Prag'ı yener, takımın gücü de bunu emreder zaten. Ama Galatasaray ve Liverpool maçlarını kazanmadan "ben takım oldum" demeye hakları yok.

Pazar günü Kayserispor-Batman Petrol maçında kadın hakem Asen Albayrak'ı izledim. Bütün erkek hakemlere izletilmesi gereken gerçek bir hakem. Her düdüğün arkasında durdu, gerginliğe prim vermedi. Sahanın kenarını bile korkusuzca yönetti, Batman Petrolspor Teknik Direktörü Selçuk Şahin'i de haklı şekilde oyundan attı. Hakemliğin saygı görmesi için futbolun yabancı hakeme değil böyle yürekli kadın hakemlere ihtiyacı var. Kabadayılara şampiyonluk armağan eden, düdüğünü korkulara yem eden ve hakemlik mesleğini üç paralık eden erkek hakemlere değil.

Her zaman söylerim bu ülkenin kadınları erkeklerden yiğittir. Bir maçta şampiyonu değiştiren kirli düdükleri de unutmadık, sahibinin sesi olan hödükleri de. Hepsinin de sadece adı erkekti, yürekleri değil. O yüzden Asen Albayrak gibi kadın hakemleri Süper Lig'de görmek istiyoruz.

Kazanan haklı mı?

Dün gece Fenerbahçe takımını Aston Villa maçında yaya geçidine dönüşenlerin, nefsi müdafaası olarak hayal ettim.
Hiçbirinin başka şansları olmadığı apaçık ortadayken, Saracoğlu'nda yanlış bir sonuca kimsenin tahammülü de olmayacaktı çünkü.
Ama karşısında tamamen içe dönük bir rakip olsa da Fenerbahçe'de o heyecanı gerçek anlamda göremedim. Kazanan haklıdır da kazananın sorgusu yasaklı mıdır?

Ne yapacağız yani, Aston Villa gibi sıradan bir takımdan 6 gol yiyen Fenerbahçe'yi Alanya'ya 3 gol attı diye alkışlara mı boğacağız?
İngiltere'de saha kenarında uyuklayan İsmail Kartal, Eyüpspor maçından sonra bu maçta da analiz yaptı diye omuzlara mı taşınacak?
Gol attıktan sonra tribünlere dönüp enerji patlaması yaşayanlara, "o enerji İngiltere'de toprağa mı gömüldü" diye sorulmasın mı?

Aston Villa karşısında hayalet adamı oynayanların bu maçta ayaklarına kan, ruhlarına can geldi öyle mi? Öyle! Aston Villa karşısındaki utanç verici yenilgiyi bir kalemde silip, Alanya galibiyetini "hayra alamet" sayacağız öyle mi?
Öyle!
Bu ülkede hayat böyle. Gerçekler; bas bas bağırırken bile duymazdan gelinir. Renklerin gülen yüzüne değil, gerçeklerin acıtan yanına sığınmak en azından gelecek adına gereklidir ama hafızalar üç günde itinayla silinir.

Meselenin teknik kısmına gelirsek, Lukaku'nun fazlalıklarını atması, attığı golden daha değerli sayılmalı. Levent Mercan cesaretli bindirmelerin karşılığını "kesilmezse" alır. Oyundan alınırken gösterdiği tavrı sahada rakiplerine göstermeyen Greenwood ne zaman sahne alır acaba?
Düşündüm de Cengiz Ünder de Greenwood kadar oynuyordu, hatta Çorum'da çok daha başarılı.
Unutulmasın ki kaç sezondur bütün yanlışlıklar; transferde yolunda gideceği varsayılan etiketli yolcularla gerçekleşmiştir.
Bazı şeyler zaman içinde düzelecektir ama yanlışları halının altına süpürmekte usta olanlar varken ister istemez böyle düşünceleri inkar edemiyoruz.
Çarşamba gecesi İngiltere'de ölüp, cumartesi gecesi Saracoğlu'nda dirildiğini düşünenlerin, dün geceki maçtan sonra kendi yüreklerinden onay alması gerekir. Bir daha utanç verici gecelerde ölmeyeceklerine dair! Yoksa kendileri bilir!

Utanç gecesi!

Fenerbahçe tarihi bir utanç gecesi yaşadı. Bu sonuç uzun süre unutulmazsa, böyle sıradan bir takımdan 6 gol yemek Fenerbahçe'ye yakışmıyorsa, buna sebep olanların ödemesi gereken bir bedel olmalı. Hiç kimse dünkü intihara kaza süsü vermesin. Birilerinin varlığı Fenerbahçe'nin yokluğuna armağan ediliyorsa, Fenerbahçe taraftarına Allah sabır versin!


Futbol her zaman bildiklerini söyler ama görmek istemeyenlere ne söyleseniz fayda etmez. O yüzden her futbol maçında birçok soru oluşur beyinlerde. Hangi yanlış pas hafızalarda kalıcı, hangi vuruş göz alıcı? Sahanın içindeki ölü noktaları görmeyen bir teknik adam "geri planda" neler görüyordur? Bir takım bu kadar golü nasıl yer? Bir teknik adam böylesine bir manzarayı hangi yüzle seyreder? Bazı yenilgiler özre müsait değilse, bazı futbolcuları müsait bir yerde indirmenin zamanı gelmemiş midir? Skrinar'a kurban olmanın sonu ne zaman gelecektir?


Maçın başında farklı bir görüntü çizerken, rakibe savunmanın bütün şifrelerini veren bir takımın kaçınılmaz kaderidir bu. Onlar defineyi buldular bizler bir kere bile kaleyi bulamadık. Hayatının en kötü gecesinde İsmail Yüksek. Adım atarken bile rakibi buyur eden Skriniar, aslında tümüyle harabeye dönmüş bir takım.


Yine de ikinci yarıda en azından formaya saygı adına karşı duruş projesi bekledim. Ama bir teknik adamın esaret görüntüsünden çıkması mümkün değilse ve cesaretin esamesi okunmazsa böyle utanç verici fark da kaçınılmaz olur. "Kendisi olamayan adamlar başkası olduklarında her zaman kendilerini ele verirler. Hiçbir şey olarak!" Bu cümlemin muhatabı; Greenwood. Giydiği formanın anlamını tribün tepkisine yem eden ve telef olan silik adam! Sahi ya Kante niye yoktu? Herhalde İsmail Kartal yeni bir element keşfetti de böyle bir adama ihtiyaç duymadı.


Maçın sonucunu belirleyen, koşar gibi yapanlarla koşan adamlar arasında farkın tabelaya yansımasıdır. Aston Villa'lı futbolcular geceyi gole doyurdular, bütün sırları ifşa edilen Fenerbahçeli futbolcular istirahate buyurdular.


Sonuç olarak, dün İstanbul'da denizi bile sel bastı, Fenerbahçe'yi de İngiltere'de batırdılar. Kim mi batırdı? Yeryüzünde dalgın gezen yıldızlar! Ve manzarayı seyreden dümendeki pısırık adam!

Seyirci!

Bakmayın 3 farklı galibiyete. Zihinsel kazanma yeteneğini, fiziksel ve ruhsal olarak da sahaya yansıtacağını umduğum Fenerbahçe'yi Rize de bulamadım. Beklenti ve özlem baskı yaratırsa, bu baskının rakip alanda kurulması gerekirdi. Eldeki kalite bunu emreder!

Eyüpspor'a gol atmak çocuk oyuncağıydı da Vedat Muric, Rize'de yokları oynarken, kafa vuruşunda uyduruktan penaltı için hakeme birkaç kez hareket çekmesine baktım. "O pozisyona hakem penaltı verse kabul eder misiniz?" diye sorun, kabul edenlerin adaletle ve asaletle işi yoktur! O yüzden bir futbolcunun gol atmak kadar saygınlık yaratmak kadar özel bir görevi olduğunu da biz hatırlatalım.

Futbolda görsel ortaklık, ruhsal ortaklık kadar değerlidir. Buna futbolun sanat yapısı diyoruz. Bunu başaranları da tırnak içine alıyoruz. İrfan Can Kahveci'nin golü hem estetik hem ruhsal açıdan çok önemliydi. Fenerbahçe'yi tedirginlikten kurtardı, Rizespor'un bütün gardını düşürdü. Kaliteli ve anlamlı maçlar serisini yakalaması için Fenerbahçe'nin zamana değil, düşünce yapısını değiştirmeye ihtiyacı var. Bunu yapacak olan da hem sahadaki futbolcular hem de teknik direktör. Talihten çok daha anlamlı bir gerçek varsa o da emektir.

Galatasaray'ın Kasımpaşa maçında 3 puana katık ettiği güzellikleri parmakla gösterilecek kadardı. Büyük takım olmanın şartı bu; kötüyken de kazanacaksın ama gerçeklere de gözün gibi bakacaksın. Takımın bu savunmayla ligde de işi zor Avrupa'da da. Abdülkerim'in attığı gol tamam da Torreira'nın gördüğü kırmızı kartta ve yenilen golde başrolde oynadığını da görmezden gelmeyelim.

Lige verilen aradan önce, "Barış Alper Yılmaz'ın gol atabilmesi için sahanın içine bir kale daha koymak gerekiyor" diye not almıştım. Kasımpaşa maçında attığı golden sonra cümleyi değiştirdim. "Barış Alper Yılmaz'ın gol atması için sahaya yürek koyması gerekiyormuş." O yüreği iki yıl sonra nihayet ortaya koydu. Maçın kazanılmasında Osimhen'in oyuna girmesinin de etkisi büyük. Bu adamın gölgesi bile "apoleti kral ruhu imece" tanımına uygun adım!

Beşiktaş arkadaşlık bağlarının en güçlü olduğu takım görüntüsünde. Bazen sade bir tabloyla da konuşur futbol. Karşısında Kocaeli gibi kaliteli bir takım varken, zor kazandığını söylemek mümkün ama verilen mücadele kazanılan 3 puanın somut kanıtıdır. Mesele Beşiktaş olduğunda hakem yorumcuların dilleri çözülüyor ya "kurban olsunlar" diyorum "onların yapay cesaretine!"

Trabzonspor, Samsun'da ilk yarıda muhteşemdi. Kazanma duygusu bütün takıma aşılanmışken, sürükleyici bir macera kitabının sayfalarına harika fotoğraflar ekleniyor. Oyun kudreti girdiği pozisyonlarda da belli, verdiği mücadelede de. 10 kişiyle ikinci yarıda Samsun'a verdiği pozisyonlar irdelenmeli ama Salah için bu maçtaki özel notum; "3 kaplan gücünde!"

Hep hakemleri konuşuyoruz da futbolcu ahlakını sorgulayan yok. Görüyoruz ki futbol utanmaz adamların gösteri sanatı olmuş. Top gelmeden kendini atan, bir dokunmayla 8 takla atan, rakip dokunmadan hakemden faul çalmak isteyen futbolculara bakınca, "sahtekarlık insanda adamlık bırakmaz" diyoruz. Futbolda bu tiyatroya hala erkek oyunu deniyorsa, erkekliğin ölümünü seyrediyoruz.

Kısa yol ustası

Üç puana katık ettiği güzellikleri parmakla gösterilecek kadardı ama büyük takım olmanın şartı bu.
Kötüyken de kazanacaksın.
Ama 'kötü futbol önden gidiyorsa, gerçekler de ardından gelir ve bir takımın başına ne gelirse oynamadan kazanırım duygusundan gelir' gerçeğini de unutmayacaksın. Çünkü talihin tersine işlediği zamanlar da var!

Fenerbahçe adına Rize'de felaket bir ilk yarı izledim. Attığı golün dışında futbol adına hiçbir şekilde yoktu da yorumlamam gerekirse;
"bu takım kaybettiği 2 maçın kötü bir taklidi" dedim. Takımın amortismanı gibi duranlar vardı, sahte koşular. Rakip kale önünde yaptırım gücü yüksek bir anlayış hakim olamadığı içindir ki, sıradan bir takım havası.

Greenwood ve Asensio denince akla gelen ince işçilik de askıya alınmıştı. Eyüpspor maçında oyunu okumaktan bahseden İsmail Kartal'ın oyun kurgusuna bakınca, bu kadar ürkek ve içe kapanık anlayışa karşılık, üstelik rakip arı gibi çalışırken bir şaşırtmaca gerekir diye düşündüm.

İkinci yarıda o şaşırtmacayı son dakikalarda gördük. Takımda olması gerekenlerin sahaya girmesiyle. İrfan Can Kahveci harika bir gol attı, Oğuz "bu takımda benim yerim olmalı" diye bas bas bağırarak üçüncü golü attı. Lukaku, sahada yokları oynayan Vedat Muric'e inat mücadele etmenin gücünü gösterdi. Yoksa ikinci yarıda da Fenerbahçe futbol adına Rize'den gerideydi.

Fenerbahçe adına öncelikle Ake'nin adını verebilirim. Diğer futbolcular kendisini dikkatlice izlerse; direnmeyi ve harika bir mücadelenin içindeki 'sadeliğin püf noktalarını' ondan öğrenebilirler.
Ardından da İrfan Can Kahveci'yi işaret ederim. Futbolu izlenir hale getirmek ve tedirgin havayı yok etmek için böyle "kısa yol ustasına" ihtiyaç vardır. O zaman nedenler sonuçları doğurur. Bunun adı teminattır. O yüzden sahayı huzurla terk etmenin gururunu bazen bir vuruşla böyle adamlar oluşturur. Çünkü o vuruş herkesin harcı değildir.

Not: Fenerbahçe adına sonuç farklı olabilir ama kazanırken bütünleşmek kadar kazandıktan sonra gerçeklerle yüzleşmek de zorunludur. Durum onu gösteriyor!