Hakkı Yalçın

Hakkı Yalçın

Böyle gitmez!

Futbol; emek ve mücadele adına verdiklerinizi size kat kat öder ama hiçbir şey vermezseniz bunun bedelini fena halde ödetir. Çünkü mesele etiket değil yürek işidir. Bir takımın gücünü nerede nasıl kullanacağı kulübedeki adamların yokluğuna endeksli olamaz. Fenerbahçe 2 oyuncu kulübede diye ligin ilk maçında yeniliyorsa, her futbolcunun ayakları da ruhu da sahanın dışındaysa sonuç kaçınılmaz olur.
Takım oyununda isteyene iş çok. Derli toplu çıkışlarında bir baktık orta alanda sükseli beylere karşı Gençler'in hipnozu başlıyor. Ardından da atılan gollerin görkemli pozu. Sen elindeki kozu kullanmayı bilmiyorsan yenilmek ne demekmiş daha ilk maçta öğretirler. Ake'nin yenilen ikinci golde aldığı pozisyon kadar, Skriniar'ın pozisyonuna da iyi bakılsın. Sadece sallapati koşarken görünüyordu, bir de yaptığı çirkefliklerle.
Fenerbahçe takımı kesinlikle böyle gitmez. Takım kendi içinde organize olur, su akar yolunu bulur. Hedefe yürünen yollarda hesaba katılmamış gerçekler vardır, böyle sonuçların daha yürekli olmayı emreden bir tavrı da vardır. O yüzden Fenerbahçe'de futbolun önünü kapatmaya ve bu kadroyu yolundan çevirmeye İsmail Kartal'ın da gücü yetmez. Lyon maçında azalan yanlarını çoğaltan bir Fenerbahçe bekliyorum.
Çorum karşısındaki Galatasaray'dan beklenen sonuç. Asıl mesele doymuşluk ve bazı futbolculardaki tükenmişlik. Hala Sallai, Lemina ve İlkay Gündoğan'dan medet uman bir anlayışın maçı kazanmak için strateji geliştirmesi mümkün değildi. Çünkü cesaret yoksa hiçbir şey yoktur. Rakip 10 kişi kalmasa Galatasaray tek puanı bile zor alırdı. Osimhen bu takımı nereye kadar taşıyacak merak ediyorum. Ayrıca hakemlerin Torreira'yı koruma içgüdüsü hala devam ediyor. Onun ayaklarında boncuk var galiba.
Trabzonspor'un takım olarak sıradan göründüğü Kasımpaşa maçında, gözler Salah'ın üzerindeydi. Onun ipin altında da üstünde de yürümesini bekliyorlar ama kimsenin kuşkusu olmasın bu adamın sihri ve kalitesi hala tasarrufunda. Ve futbol tek kişilik gösteri değil, kendine eşlik edecek işçileri bekler. Sanırım Salah'ın gösterisi bu hafta kendi evinde başlar.
Beşiktaş lige 3 puanla başlamanın özelliğini yaşadı ama iyi niyetli mücadele ederken bile takımın içi soru işaretleriyle dolu. Yıldızın parlayanı makbul, emekçinin de ter dökeni. Gelecek haftalarda güç dengesi artar ama bazı adamların bu takımda yeri yok. Necip Uysal'a veda töreni düzenlendi. 22 yıl Beşiktaş'a emek veren, hiçbir şekilde sorun çıkarmayan ve efendilikten şaşmayan bir adama az bile.
Ligin ilk haftasındaki en önemli olay, Gençlerbirliği tribününde Fenerbahçeli minik bir çocuğa tribünde yapılan vahşi saldırı. Üzerinde hangi forma olursa olsun insan olan o çocuğu omuzlarına alır, insanlıktan nasibini almayan da ayak altında kalır. Üzerindeki Fenerbahçe forması çıkarılan minik Göktuğ, o tribün zorbasına yenilmedi. Koca yüreğiyle suskunluğunu kirpiklerinde taşıdı 'ağlamadı!' Manzarayı seyredenler de o zorba kadar suçludur dersek gerçeği işaret etmiş oluruz.
Fenerbahçe yönetimi minik Göktuğ'u Lyon maçına davet etti ama o çocuğun içindeki korkuları yok etmenin önünü kesmek mümkün olacak mı? İşte bu yüzden o tribün zorbasına ve manzarayı seyredenlere en ağır ceza verilmelidir. Bir çocuğu yapılan hiçbir saldırının 'iyi hal indirimi' olamaz çünkü.

Anasının ak sütü!

Süper Lig'imiz bugün başlıyor. Öncelikle sportmen ruhun ayakta olduğu, hakemlerin düdükle birlikte yüreğini ortaya koyduğu ve yöneticilerin çığırtkanlık yapmadığı bir sezon diliyoruz.

Fenerbahçe ilk kez savurgan bir transfer politikası izlemediği için doğru yolda gidiyor. Kaliteli kadro ve gittikçe gelişecek olan futbolla yıllanmış özleme son verme ihtimalini büyük görüyorum.
Oyunu önde kuran takımın bu sezon çok şeyi başarma ihtimali yüksek. Buna Şampiyonlar Ligi de dahil.

Trabzonspor, Salah'la tribün karnavalı yaşar. Sahada geçen sezonun çok üstünde bir takım görme ihtimalimiz yüksek ama savunmada sorun var. Fatih Tekke'nin oyunu okuma duygusunun bu açığı kapatmak için neler yapacağını göreceğiz.
Beşiktaş nokta transferler yaptı, iyi bir kaleciye sahip, forvet hattında çok keyifli bir Beşiktaş anonsu var ama onların da savunması her şeye müsait.
Bekler yeterli değil, savunmanın göbeği soru işaretleriyle dolu. Ama takımda cesur bir teknik adam var ve herhalde manzarayı bizden iyi görüyordur.
Hazırlık maçlarında izlenen Galatasaray'ın eldeki kadroyla şampiyon unvanını koruması zor görünüyor. Bu takımın neden transfer yapmadığı sorgulanıyor, belki akşam pazarını bekliyordur, ya da fikstür avantajının hesabını.

Önceki gün spor dünyasının en zarif, en teknik ve insanı yönü en yüksek adamı Abdullah Avcı'nın annesinin cenazesine gittim. Mekanı cennet olsun. Böyle bir evlat yetiştiren Feriha annenin ne kadar değerli olduğu kendisini son yolculuğa uğurlayan kalabalıkla da mühürlendi.
Cenazede eski futbolcu dostları gördüm, teknik adamları. En ilginci eski hakem Serkan Çınar'la karşılaştım.
Tokalaştıktan sonra "sizin için çok ağır eleştiriler yaptım" dedim, pek oralı olmadı. Yıllar önce beni gazetede ziyaret ettiği günü hatırlattı, ben de ona cinayetini hatırlattım.

Hiçbir hakemi, Serkan Çınar'ın 2018- 2019 sezonunda Rizespor-Galatasaray maçının son dakikalarında verdiği kalleş penaltı kadar eleştirmedim. Çünkü o maçta Abdullah Avcı'nın 'anasının ak sütü' gibi helal şampiyonluğu Fatih Terim'e teslim edildi. Hakemlikten ihraç edilen Serkan Çınar 4 yıl sonra "VAR'da bana yanlış pozisyon izlettirildi" diyerek Alper Ulusoy'un rolünü de ifşa etti ama bizler bu kirli filmleri ve piyonları yıllarca izledik. Maçın tamamı izlenirse kendisine ait deliller de ortada. Sonuç olarak Abdullah Avcı'nın Başakşehir ve Rizespor'un emeklerini çaldı, kaderini de kendi belirledi. Fatih Terim'i korumak uğruna geleceğini yok eden bir hakem, eğer adil ve cesur olsaydı hala mesleğin içindeydi.

Bu cümleyi 20 yıl önce kurmuşum.
"Futbolda ahlaki çöküntüyü inşaat halinde yıkamazsak, gökdelen haline geldiğinde ancak seyrederiz." Aynen öyle oldu. Tribün liderlerini görüyoruz, kara para kasalarını ve bahis baronlarını da. Gördüklerimiz gerçek görmediklerimiz daha gerçek. Fenerbahçe'nin kurşunlanan otobüsünün yakalanan şüphelileri yıllarca neredeydi? Hiçbir suçlu cezasız kalmayacaksa, harcanan yılların bedeli nasıl ödenecek? Her taşın altından çıkan ve nedense hala sorgulanmayan futbol ağalarının ahkam kestiği bir ülkede, ahlaki çöküntünün futbolu nereye sürüklediğini söylemeye gerek var mı?

Sosyal medya trollerinin ve ekranlarda yorum yapanların bekledikleri zaman dilimine giriyoruz. Gerçek emekçilerin ekmeğine kan doğranırken, soytarı tiyatrolarına yakışan adam aranırken kuracağım cümle belli. "Gazetecilik hiçbir zaman namuslu yaşamdan uzak olamaz. Ama kötü insanlar kadar hiçbir gerçek çocuklarımıza tuzak olamaz!"

Futbol sineması!

Bundan 20 yıl önce gerçekleşen bir sportmenlik filmi. İngiltere'nin Leicester City takımı Carling Kupası'nda Nothingham Forest ile oynuyordu ve 1-0 yenik durumdayken, kendi futbolcularından birinin kalp krizi geçirmesiyle maç yarım kalmıştı. Ama Leicester takımının spor ruhu, tekrar edilen maçta rakip takımın attığı golü inkar etmedi.

Maçın başlamasıyla birlikte Nothingham kalecisinin kalelerine gol atmalarına izin verdiler. 23'üncü saniyede durum 1-0. Leicester teknik direktörü Gary Megson 1-0 yenik başlamanın ahlaki açıdan doğru olduğunu belirtti ve böyle bir jest yapan Leicester maçı 3-2 kazanarak tur atladı.

Bizler bu sportmen ruhu hiçbir teknik adamda ve yöneticilerde göremeyiz.
Bu da futbolun bizlere kestiği cezadır.
Her türlü çirkinliğin sembolü olan karanlık adamlara apoletler takan, ganimet peşinde koşanlara gözü gibi bakan, sadece paranın kokusunu alınca ayağa kalkan sistemin eseri olarak; ömürlük ceza.

Para gücü yarattı, kötülüğü marka yaptı. Gücün karşısında diller tutuldu, yelkenler suya indi. Mesleğimiz de ayağa düştü, kabadayı teknik adamların ağzının içine düşen hakemlik de. Boyası çatlamış şampiyonluk tablolarının ucuz ressamları merdiven altında yıllarca emir bekledi. "Aynı renge mi boyayalım ağam?" Boyadılar! O yüzden duvarlar hala kirli! Bazı hakemlerin isimleri de o utanç duvarlarında yazılı.

Para insanları avlamak için en iyi yemdir. Dünyanın en güçlü silahıdır.
Kanını değiştirir damarların, adını değiştirir insanlığın. Mertliği hadım eder, her beleş yemeği yer, değerleri yerle bir eder.
"Herkesin yaşadığı kendi kaderidir" derler. İnsanlar kaderini aslında kendileri belirler. O yüzdendir ki, denizler karışmaz balıkların kaderine, sadece seyreder.

Ben eski moda film seyircisiyim.
Gördüğüm en güzel insanlık resimleri sinemalarda siyah beyaz filmlerin olduğu yıllardı. Sosyal medyadaki zorbaları, kendi çıkarları adına yorum yapanları ve film içinde film çeviren kirli adamları sevmem.
Yeşilçam filmlerinde gerçek sanatı işaret etmek kadar, haksızlığa isyan etmek vardır. Cebinde metelik olmasa da yerde bulduğu paranın sahibini arayan insanlar bende dağlar kadardır.

O filmlerde özne vicdandır. Ağzına haram lokma değmeyen dedelerin duvardaki fotoğrafına bakıp gurur duymaktır vicdan. Güzel insanları hatırlatmak boynumuzun borcudur.
O yüzden eski güzelliklere duyduğum özleme mahsuben, yeni sezonda futbola seslenmeyi görev biliriz.

'Hey gidi futbol!
Ne zarif adamların vardı, elleri tertemiz dilleri karanfilli. Usta fotoğrafçılar top ağlarla buluştuğunda basardı deklanşöre. Ne asil yazarların vardı, yazdıkları gazeteleri yerde bulsak bile satır satır okurduk. Nostaljiyi inkar ettin, sövgüyü, hakareti ve bel altından vurmayı destekleyen zalimlerin saflarına geçtin. Kabadayıların karşısında el pençe durdun, kara para kasalarını kendine buyur ettin.
Kulüplerin içindeki karanlık gölgeleri sorgulamadın bile. İhanetleri düğün alayı gibi yaşayanları seyrettin.'
Futbol; adaletin ve asaletin yürürlükte olduğu ülkelerde sanat yerine geçer. Bizler de alın terine yönelik her türlü sonucu sonuna kadar destekleriz. Yiğitliğin hakkını verecek olanları da yeni sezon filmine bekleriz! Çünkü güzel insanlar bütün çocuklara gülümseyen sokak lambası gibi bakar. Onlardan bahsederken kendimizi iyi hissederiz!

Ayak sesleri!

Bazen gerçeklerin ayak sesi önceden duyulur. Sturm Graz karşısında özellikle ilk yarıda harika bir Fenerbahçe vardı. En dikkat çekici yanı, zengin pas yüzdesi. İkinci yarıda rakibi yoranların yorulduğu gerçeğini de görmezlikten gelmeyelim ama bu takımın zaman içinde daha iyiye gideceği besbelli.


Greenwood, tribünlerin beklediği heyecan verici adam profiline çok uygun. Özel bir şıklığı var. Attığı muhteşem gol de buna delil. Kante'nin masum bakışlarıyla gladyatör yüreği bu sezonun sembolü olur. Hem iz sürücü hem süpürücü rolü üstlenen İsmail Yüksek de bu orta alana imece ruhu taşır. En azından yıldızlara nefes alanı yaratmak adına takımda yeri var.

'Geceye en çok sözü geçen adam kimdi?' derseniz, 'Kerem Aktürkoğlu' derim. Özveri muhteşemdi, sadakat üst düzey. Kendinde eksik olanı fark edince, tamamlamak için çırpınan futbolcular her zaman ayakta kalır. Böyle olunca da tribünlerin bakışı da değişir.
Herkes övgüler yağdırıyor ama Skriniar'ın saatli bomba olduğu gerçeğini savunmaktan hiçbir zaman vazgeçmem. Adam gibi bir rakibe rastlarsa, ondaki fizik gücü yerle bir olmaya çok müsait. Ve o bant koluna hiç mi hiç yakışmıyor.
Bu takımın gerçek bir santrfora ihtiyacı var ama asıl mesele eldeki ıskartalardan nasıl kurtulacağı.
Üstelik bazıları hala yedek kulübesinde beklerken!

Trabzonspor'un geçen sezonun çok üstünde seyredeceği ve seyredileceği bir takım olduğu muhakkak. Yeni sezonunun en özel gerçeği de Salah'ın Trabzonspor'a transferi. Neresinden bakılırsa büyük olay. Takıma çok şey katacağı da muhakkak. Tribünlerde yer bulmanın özel sayılacağı bir sezon yaşanacak. Trabzonspor bu sezon transferden para kazanan tek kulüp konumunda. Bu ülkede nice yabancı ıskartaya milyonlarca euro verildi de Salah'ın aldığı parayı mı tartışıyorlar.

Galatasaray'ı bekleyen acı gerçekler var ama kimse oralı olmuyor.
Şampiyonluğa doymuş olmanın getirdiği rahatlık varsa eğer, bu takım gençlere yönelse en azından geleceğe yatırımın önünü açar. Ama Galatasaray yıllardır bunu yapmıyor. Menajer hesabına yazılan naylon transferlerden kimse bir şey beklemesin. Taraftar da sadece mucize beklesin!

Lig başlarken ülkemize hakim olan acı gerçeklerin toz olacağı düşünülmesin. Yine aynı filmin içinde olacağımız gerçeği ağır basıyor. Oysa herkesin gücünü sadece sahada yansıttığı, hakemlerin kendine güven duygusundan ve adaletten sapmadığı bir düzene ihtiyacımız var.

Namuslu bir baba oğluna hayat üzerine nasihat veriyordu. 'Yükselmek için asla alçalma. Onurlu hayat basamakları olmayan bir merdivendir.' Çocuk kuşkuyla babasına baktı. 'Peki merdivende basamak yoksa ben yukarı nasıl çıkacağım?' Alın terine saygıda kusur etmeyen baba gereken cevabı verdi. 'Başkalarının sırtına basmadan yükselmeyi öğrendiğin zaman.'

Yıldızların gökyüzünde sürgün olmasının sebebi atılan taşlardır.
O taşlar baş yaramadıkları için ışık saçarlar. Adalet o ışığı görenlerin vicdanlarından yayılır. O ışığı görmeyenlere ne söylesek az.
Kendi renklerinin çıkarından başka şeyleri göremiyorsan, haksızlığa karşı vicdanın ayaklanmıyorsa otur oturduğun yerde. Senin gibiler her yerde! Sportmenliğin yolunda, haklının yanındaysan, attığın her adımla gurur duy. Senin gibiler çok az!

Hiç kuşkum yok!

Aziz Yıldırım dürüst adamdır, yiğit adamdır. Er niyetine konuşur. Yanlış adamların her niyetine karşılık söyleyecek bir sözü vardır. Hele kızına karşı söylenen her sözün onda haklı olarak karşılığı vardır. O yüzden kurduğu her cümlenin arkasındayım!

Aziz Yıldırım seçim kaybetse de görkeminden bir şey kaybetmemiştir. Bu özel insan Fenerbahçe'ye hem cebinden hem yüreğinden hem de ömründen verdi. Şimdi "ben hırsız yakalamaya gelmedim" diyorsa, kulübün içinde garip bir borç sarmalı oluştuğu ve ortada tersine işleyen bir şeyler olduğu muhakkak.

Aziz Yıldırım'ın başkanlığı kaybetmesinden sonraki ikinci dönem yazmışım. "Fenerbahçe'nin büyüklüğü para harcamakla ve şampiyonluğu dilden düşürmemekle elde edilmiş bir gerçek değildir. Bu kulübün öznesi aydınlıktır, o yüzden karanlığa göz kırpan düşünceler bu kulüpte ömür boyu yasaklıdır. Ama o yasak sessizce kaldırıldıysa, Aziz Yıldırım'ın verdiği hayati mücadeleye bile sırtını dönenlerin gözleri zor açılır." Öyle oldu zaten!

O kulüpten içeri girmemesi gereken adamların varlığına alkış tutanlar "dış güç" masalına yönelirken, içeride olanlara göz atmadı. O yüzden yanlışlar yenisini doğurdu. Hem transfer konusunda hem de yönetici katında! Akıl satanlar yolunu bulurken Fenerbahçe'nin yolu tıkandı. Polemik yaratmakla takım yaratmak arasında her mevsim bir günah keçisi bulunurken, gerçek suçlular arada kaynadı! Özellikle de futbolcular!

Fenerbahçe'ye yapılan haksızlıkları inkar edemem. Gömlekler yıkandıkça lekeler kaybolabilir ama hafızada yer eden kirler kaybolmaz! Bir düdükle şampiyonu belirleyen Bülent Yıldırım, Serkan Çınar, Ümit Öztürk gibi hakemleri de gördü bu ülke! O zamanlar yazmışım; "Futbol sahada oynanan oyundur, oyun içinde oyun değil. Futbol sahaları kabadayı ağaların gözünün içine bakan hakemlerin otlağı değilse, kusura bakmasınlar ama büyük resmi görenler de koyun değil." O yüzden her şey yürek tarihine kayıtlıdır, vicdanını yitirmediyse!

Bu takıma haksızlık yapıldığı zaman nasıl ayağa kalktıysak, Fenerbahçeli yöneticiler, futbolcular ve medyadaki troller haksız yere sızlandıkları zaman da ayakta durduk. Kaç sezon ligin ilk yarısını Fenerbahçe'nin uzak ara lider kapayacağını ve şampiyon olacağını düşündüm ama başlangıçtaki Fenerbahçe'nin kendinden uzaklaşma ihtimalini ve futbolculardaki havalanma katsayısını hesaba katamadım. Şampiyonluğa açılan pencerede sisler görüntüyü engellerse talih de yaver gitmiyor. Sıradan bir takım haline dönüşmenin nedenleri, sorumluluk verilmeyen futbolcular ve tribüne oynamayı tercih eden yöneticilerdi. Fenerbahçe forması içinde hayat bulmayan aşk, futbolcuların dilinde gezinir, o futbolcular da sahada gezinir! Fenerbahçe'nin kendi eliyle teslim ettiği şampiyonluk sayısı da az değilken, beceriksiz yöneticilerin ve sorumsuz futbolcuların aynaya bakması gerekirdi.

Aziz Yıldırım'ın kurduğu cümlelerin tercümeye ihtiyacı yoktur. Enkazı kaldırırken takımı ayağa kaldırmayı da başarır. Fenerbahçe'de forma giymenin özel bir yanı vardır, her futbolcu maçın kazanılma şartlarını koşarak anlatır, korkularına saklanarak değil. Bu çubuklu forma yasasıdır. Sanırım bu durum; yeni sezonun en büyük güvencesi olacaktır. Aziz Yıldırım karanlıklara tuttuğu 'Fener' ve işaret ettiği gerçeklerle kaybolan yılları ödeştirecektir. Bu defa hiç kuşkum yok!

Uyarı mektubu!

Kıytırık bir rakip karşısında kıl payı geçtiği bir turdan sonra Fenerbahçe'de soru işaretlerinin çengeli doldu. Yeni transferlerin uyumu kadar sezon başı gerçeklerini de hesaba katmak gerek ama en görkemli transferlerin bile kulüplere söylemekten çekindiği sırları vardır, onu da en iyi biçimde sezon başlayınca görürüz. Futbolun vefa tanımayan halleri de caba!
Şampiyonlar Ligi özlemini gerçekleştirmek için neler yapılması gerektiğini teknik adam kadar futbolcuların da bilmesi gerekir. Ama hazırlıksız yakalanmak konusunda futbolun eli açıktır, bazen beklenmedik sonuçları da doğurabilir. Biz buna "uyarı mektubu" diyoruz.

Eldeki kadronun geçen sezon iyi kullanılmadığını gördük. Fenerbahçe'nin seyir zevkini yaratan ve mutlak galibiyet konumunu oluşturan bir sisteme ihtiyacı var. Rakibe baskıyı koşulsuz kabul ettiren 'sıkı dostlara!' O yüzden futbolculara yüklenmesi gereken sorumluluk da "bizden istediğiniz her şeyi aldınız, sizden istediğimiz tek şeyi verin!" duygusunu aşılamak. Biz buna 'sadakat" diyoruz.

Bazılarının Fenerbahçe formasını bedenine uygun "kıyafet" zannetmesiyle, bazılarının buna müsaade etmesi arasındaki ortaklığın bedeli geçen yıllarda ağır ödendi. Bazı futbolcularda inat etmenin bu takıma yararı olmadığı ortadayken, bu takımın gol sorununun çözülmesine yönelik eylem planı yürürlüğe girmeli.
Eski gerçeklerden yol sormakla rakibi yormak arasında yürekli işçilik zorunlu. Pozisyonlarda rakibe hamle üstünlüğü sağlamakla maçı kazandırmak arasındaki gerçeklere bakarsak, Fenerbahçe ne çektiyse üçüncü bölgeden çekti. Meseleye gerçeklerin penceresinden bakılmazsa eski yanlışlar yenisini doğurur. Biz buna "futbolun yasası" diyoruz.

Fenerbahçe'yi geçen sezon şampiyonluk yolundan çeviren sorumsuz futbolcuları ve "dış güçler masalıyla" onları sorumluluktan muaf tutanları işaret ederken, "hiç olmazsa bu sezon Fenerbahçeli çocukların hayallerini çalmayın!" diyoruz.
Hayaller büyük yolculuğu işaret ederken gerçekleri de inkar etmiyoruz.
Bizler sezon başı hallerine saygılarımızı sunarken, Fenerbahçe sevdası sömürülen çocukların tarafında olacağız, yanlışlara alkış tutanların tarafında değil.
Her koltuğun harcı emektir, o çocukların gösterdiği sevginin karşılığı da borçları çocuklara geri ödemektir. Biz buna "çubuklu forma ruhu" diyoruz.

Elde harika bir kadro varken, bu kadroyu en iyi biçimde kullanmak teknik adamın duruşuna bağlıdır. Devir ego devri değil. Futbolcularla polemiğe girmenin de hiçbir anlamı yoktur. Her teknik adama böylesine bonkör bir transfer sistemi nasip olmuyor çünkü.
Eğer büyük hayallere şimdiden hazırlanmak gerekiyorsa, bilinç akışına ve futbolcu bakışına değer verilmesi de en önemli transfer metotlarından biri sayılmalıdır. Bunun tercümesi de 'zihinsel kazanma yeteneğini fiziksel olarak da sahaya yansıtan bir takım oluşturmak!'

Haklı eleştiri yapanlar bir kaşık suda boğuluyor da ipini sahibine teslim eden kuklalar paraya boğuluyorsa, uyutmak uyandırmaktan değerli olduğu içindir.
Paranın dolaşımına karşılık, biz buna algının ve sezginin dolaşımı diyoruz.
İlerleyen haftalarda transfer ağalarını da verdiğimiz adreste bekliyoruz!
Sonuç olarak; Fenerbahçe'nin yaptığı transferler şık bir davetiyeyle taraftara yollanan şampiyonluk kartpostalı gibi görünüyor. Peki ya Şampiyonlar Ligi hayali gerçekleşmez ve ligde şampiyon olamazsa? İşte o zaman birilerinin yandığının resmidir.

Yürekli eller!

Yıllık iznimi kullandım, tatile falan gitmedim, serde romantizm var ya, yıldızlardan ateş almaya gittim. Kulüplerimizin yıldız diye aldıkları futbolculara ödedikleri paralara baktım da 'kulüpler bu açığı nasıl kapatacaklar?' diye sordum kendime. Üstelik gerçek harcamalar başlamadı daha! Onların borçları 'hükmü yok faslında' görünse de o borçlar bizlerin ve çocukların borcu aslında! Bu bozguna tanıklık etmeyi sevenler çok olduğu için, onları dizginlemek de sadece hayal. Menajer ve yönetici bağlantılı kablolar uzarken, bir gün bakacaksınız ki çok sevdiğiniz kulübünüz yabancı bir para babası tarafından satın alınmış! Ne tarih kalmış ne idealler!
Hazıra konmak duygusu varken, 'kulüpler yabancı transferle değil altyapıyla güçlenir' sözünün bu topraklarda hükmü yoktur. O yüzden kulüplerin üst yapısı meseleyi halletmiştir. İnsanları birbirine kırdıran medya soytarıları, maaşa bağlanan troller, cehalet simgesi futbolculara paha biçemeyenler, kara para kasası adamlara yönetici sıfatıyla kulüplerde yer açanlar adamlığın tanımını bile değiştirdiler. Bizdeki yöneticilere eldeki yerli yeteneklerin "yabancısı" olmak yakışıyor. Ruhu karanlık olanlar gençlere ışık tutmaz!
Her yabancı futbolcudan verim almak mümkün olmadığına göre hayal kırıklıkları da hesaba dahil edilmeli, istiap haddini aşmak da! Çünkü büyük kulüplerde ikinci el yabancıların elden çıkarılması da beslenmesi de büyük sorun. Ödedikleri ücrete karşılık birilerinin ödemesini bekledikleri ücret arasındaki uçurumun yan etkileri tarihi borçların gizlenen kısmı.
Ne yapalım, her ülkenin kendi kuralları var. Pazara çıkarılan ipliklerin bile itibarı büyürken, iftirayı seven inkarcı bir dünya icat edildi. 'Yeniden açılsa perdeler, o eski insanlar neredeler?' adlı bir film çekilse kimse izlemez. Kan kokan ağızların içine düşenlere biletler bedava. Deliye delil gerekmez, onlar suçluyu gözünden tanır ama devir aklını ve insanları kullanma devri! Arkası güçlü olan garibanı eziyor, her türlü pisliğin içinden yara almadan çıkan suçlular kasılarak geziyor.
Dünyanın her yanı kirli. UEFA yıllardır İsrail'e uşaklık yapıyor. Avrupa ülkesi olmayan bu bebek katillerini Avrupa kupalarına dahil edip ayrıcalık tanıyanlar hala utanmıyorlar. Çünkü onlar sadece parayı tanıyorlar. İzinde olduğum için Dünya Kupası'yla ilgili yazamadım. İspanya, futbolun kurallarını bile lağveden FIFA denen şeytani kuruluşu da yendi, Netanyahu'nun yamağı Arjantin'deki diktatör başkanı ve hakemler tarafından apaçık korunan Arjantin takımını da. Arjantin'in arkasındaki güçler hayal ettikleri yağmayı pay edemediler. FIFA'nın üç paralık başkanının salladığı kuyruk dünyanın her tarafından görüldü. O yüzden Filistinli çocuklar için bayrak sallayan kim varsa hepsine kurban olayım.
Voleybolun yürekli kızları yine tarih yazdı. Onlar Türk spor tarihinin en görkemli ve en başarılı topluluğu. Sadakatin eşsiz örnekleri. Onlar imkansızı başarırken sürekli olarak kendini geliştiriyor. Aydınlık ruhlarını beslemek için kitap okuyor, sahada rakiplerin canına okuyor. Bizler de hala futboldaki cahil sürüsünün peşine takılıp, çocuklarımızı da bu ayak oyunlarına kurban veriyoruz. Sahtekar pozlarını, rakibin bileğine basmalarını ve ettikleri küfürleri seyrediyoruz. Erkek futbolcuların kuaföre ayırdıkları zaman bile kadın voleybolculardan fazlayken daha ne diyelim! Ben kendi adıma bu yaşımda bir kez daha kadın voleybolcuların her birinin ellerinden öpüyorum. Yürekli ellerinden, temiz ellerinden.

Ayakkabı!

Bir insanın üzerindeki en vefalı eşya ayakkabıdır. Bir ayakkabının sahibine yazdığı hikayedir hayat. Okumasını bilene!
O yüzden bir ayakkabıyla onu giyen insan arasındaki sohbetin mutlak derinliği vardır. Ne yani, utanmayı bilmeyen adamların konuştuğu futbol dünyasında ayakkabı mı konuşmayacak!

"Dükkana geldiğinde vitrinde sana bakıyordum. 'Beni satın alacak paran var mı?' diye düşündüm.
Çünkü her ayağa girip çıkmaktan fena halde yorulmuştum. Sahibim olmanı ve hayatına ortak olmayı istedim. 'Seninle her yere yürürüm' dedim. Yüzüne bakınca karıncayı bile incitmeyeceğini biliyordum sanki.

Beni aldın, çok yakıştım ayağına.
Üstümden yağmur, altımdan seller geçti. Sabahın erken saatlerinde seninle metrobüs duraklarına yürümek harikaydı. Pantolon paçaların eskirken sana eşlik etmenin gururunu yaşadım. Ne umutlar döşedik yollara. Büyük adımların adamı, koşarken seni bir atın üzerinde gibi hissettirmek heyecan vericiydi!

Eskiyen yanlarım su alırken kahrolduğumu bilmeni isterim.
Çorabını her gün değiştirdin, gömleğini de. Beni değiştirmeyecek kadar sadakatli olduğun için ben de elimden geleni yaptım. Kar altında durmaktan korkar mı kardelen çiçeği?
Beni tamirciye vermiştin bir gün, geri almazsın diye hiç korkmadım.

Bazı günler kapının önüne koydun gocunmadım. Beni bir kalem gibi kullanarak ıslak kumlara yazdığın bir ismi hatırlıyorum. Kaç gece onun kapısında sabahladık. Kapının önünde de arkasında da dursa sevda sevdadır. Bunu senden öğrendim.

Başkalarının bir giydiği ayakkabıyı ertesi günü kenara koyduğu dünyada, her gün yol arkadaşın olmak başkaydı. Çocukları omuzlarına aldığın zaman bana yük olduğunu düşünme sakın. Ne yaptıysak birlikte yaptık. Bir insanın kalbi ellerinden ve yüzünden bellidir.
Elini bir kere bile kire uzatmadın ben şahidim.

Ayakkabılar da eskir, sevgiler gibi. Sevginin eskisi makbuldür ayakkabının yenisi. Eskiyince kapının önüne konan ayakkabıları her gelen giyer. Çünkü birini uğurlarken birini bekler hayat. Bana bahşettiğin bu temiz hayat için sana teşekkür ediyorum. Beni sadece yürümek için kullandın, insanlara ve hayvanlara tekme atmak için değil.
Benim gibi bir ayakkabı ancak senin ayağında böyle görkemli dururdu.
Varsın ikinci mevki olsun ömrümüz.
Senin gibi birinin ayağında eskimek benim için gururdu." H H H
Bir çift ayakkabıyla bir yılı geçiren mevsimlerin çocuklarıyız biz.
Ayakkabıyla sahibi arasındaki dostluğu herkesin hissetmesi gerektiğini biliriz. Özellikle futbolcuların. O yüzden rakibin bileğine basmak suçuna altı çivili ayakkabıyı ortak etmek utanç vericidir. Ayrıca ithal marka ayakkabıyla çocukların üzerine basan futboldaki kabadayıların elleri de kirlidir yürekleri de! Bıkmadan onları işaret ederiz.

Ama kurt postunun içinde kuzu gezdirmeyi marifet sayanlar ve çamura batmış adamların ayakkabısını cilalamak için eğilenler için ne yazsak boşuna. Kötülüğe oturacak yer arayanlarla harcanan çocuklar arasında insanlık farkı duruyor. O yüzden ayakkabısını bağlamak ve çocukların boy hizasına gelmek için eğilenlerin yeri bizde başkadır! Adamlık bazen bir ayakkabıyla bile sınanır!

Nostaljik özlem

Futbol eskiden daha organikti, şimdi daha organize. Bilimsel olarak gelişme kaydettiği muhakkak ama estetik olarak geçmişteki görüntüleri bulabilmek mümkün değil. Elbette takım oyunu ama bireysel özelliklerin futbolu gösteri sanatına dönüştürdüğü de inkar edilemez. Ne yazık ki parlayacak genç yıldızlar evine erken döndü!
Bu Dünya Kupası'nda öne çıkan tek gerçek; ikili mücadelelerde hakemlerin topun oyunda kalmasına yönelik cesareti ve duruşu. Kadın hakemlerin futbolun geleceğindeki yeri. Bizim hakemler de sinek çarpsa vurulmuş gibi kendini yere atanlara prim tanıdıkları ve adam kayırdıkları için bu organizasyonda görev alamadıklarını biliyordur herhalde.
Futbol resmileşmeden önce tek hakemle oynanıyordu. O zamanlar şimdiki gibi artistik forma numaraları ve sırta yazılmış isimler yoktu. Maçta 5 numaralı formasıyla iki takımın santrhaflarının ceplerinde beyaz bir mendil olurdu. Kimin yarı alanında tartışmalı bir pozisyon olursa o santrhaf cebindeki beyaz mendili çıkarıp hakeme sallardı. O mendillerin nice yan hakemin bayrağından daha onurlu sallandığına hiç şüphem yok. H H H
Çocukların masalıdır futbol. Dünya Kupası da o masalın en sihirli yanıdır. Pele, Eusebio, Cruyff, Beckenbauer gibi özel isimler bütün çocukların kahramanıydı. Şimdi hiçbirinin benzeri yok. Çocukluğumuz Dünya Kupası maçlarını izleyerek değil radyoda dinleyerek geçti. Rahmetli Halit Kıvanç'ın görmediğimiz pozisyonları bir sinema sahnesi gibi bizlere aktardığı spikerlik yönetmenlikle eşdeğerdi. Eski fotoğrafların dili vardır. Bizlere yüzümüzdeki çizgileri saydırırken, 'kendine iyi bak' der. Futbolun nostaljisi de geçmişin geleceğe yol göstermesidir. O yüzden bizler geride bıraktığımız hiçbir şeyi terk etmedik.
Akşam karanlığının çökmeye başladığı saatlerde, oturduğum parkta bir yabancı gözlerini yere dikmiş bir şeyler arıyordu. Bir süre izledikten sonra merak edip sordum; "bir şey mi kaybettiniz?" Yüzüme bile bakmadan, "içimdeki çocuk misketlerini kaybetti onu arıyorum" diye karşılık verdi. "Hayaller bile saldırı altındayken o misketleri zor bulursunuz" deyince güldü. "Peki" dedi, "kontrolümü kaybedersem nerede bulacağımı biliyor musun?" Gülümsedim, "biliyorum" dedim, "elle yazılmış mektupların içinde!"
Ne iş yaptığımı sordu, söyledim. 'Gazetecileri sevmem' dedi, 'canın sağ olsun' diye karşılık verdim. Niye sevmediğini sormaya gerek duymadım. "Herkes korkularının arkasına saklanırken hiçbir mesleğe saygım kalmadı" diye parantez açtı ama itfaiyecileri tırnak içine aldı. "Kendilerini ateşin içine atan itfaiyeciler senede bir gün bile anılmaz da kötülükle beslenen adamlar sistemin gözbebeği olur!" Düşündüm de sıradan bir adamın cümlesinde, haram para babasıyla ciğeri yanmış baba arasındaki görüş farkı da ancak böyle olur!
Gökyüzüne buluttan zarflar içinde mektuplar göndermenin modası asla eskimez. Sosyal medya trollerine karşılık, o mektuplar kendini okutacak birilerini mutlaka bulur. O yüzden cep telefonuyla değil, hala elle yazılmış mektuplarla ulaşırım çocukluğuma. "Bir gazoz kapağından çıkan lastik topa ömür verdik" desem, "sen hala orada mısın?" derler. Desinler ama o günleri yaşatmadıkları bütün çocuklardan özür dilesinler! İşlenmedik suç bırakmayan kötü insanlara yer gösterenlere karşılık, 'belki güzel insanlar çıkar da bizleri geçmişin yazlık sinemalarına taşır' diye her hafta sonunu iple çekiyorsak, nostaljik özlemleri hor görmesinler!

Yalnızlar rıhtımı

Hayatta iki olasılık var! Ya yaşarız ya ölürüz. Eğer ölürsek yine iki olasılık bizi bekliyor. Ya cennet ya cehennem. İnsanlar seni davranışlarınla yargılar Allah kalbinle. Kalbini iyiliklere, açtığın zaman tek olasılık var; "hayat senin için korkulacak bir şey değil." Herkes bilmelidir ki insanların yaşarken dünyadan çaldıklarını geri alacak ölüm. O yüzden para için bu kadar ihtirasa gerek yok.
Milli takımın başarısız halinden sonra, insanların içlerindeki nefreti ortaya çıkarmak için yarış ettiklerini görüyorum. Birilerini linç etmek, yerine istedikleri adamları monte etmek için nasıl tetikte beklediklerini. Kötülüğe çanak tutulurken eller de zalim diller de.
Haklı eleştirileri başımın üstünde taşıyorum ama yatırımcı yorumcuların benim kitabımda yeri yok. Onlar futbolun içindeki gerçek suçlular için bir kez olsun yürekli cümle kurdu mu? Türk futbol tarihinin en büyük utancı, İsviçre ile oynayıp Dünya Kupası finallerine katılma hakkını kaybettiğimiz maç sonrasıydı. Rakip oyunculara sahanın ortasında ve soyunma odasının koridorunda "saldırın" emri veren kimdi? O görüntüler bütün dünyada yayınlandı, bizim ülkemizde medyanın korku tünelleri tıka basa doldu. Ve hala böyle adamlara yer açmak için var gücüyle çalışan bir sistem var.
Hiçbir kötü sonuç, Futbol Federasyonu Başkanı'nın koltuğuna göz dikmeyi gerektirmez. İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Bilal Erdoğan'la yan yana fotoğraf çektirmesi de eleştiri yağmuruna tutulmasına gerekçe olamaz. Bilal Erdoğan ülkemizin Cumhurbaşkanı'nın oğlu. Ayrıca futbolun içinde. Milli takıma destek olmanın yadırganacak yanı nedir? Meseleyi siyasi boyutlara taşımak hangi sportif düşüncenin ürünüdür? Hacıosmanoğlu'nun dik duruşunun bende yeri ayrıdır. Dürüstlüğünden de zerre kadar şüphe duymam. Geldiği gibi gitmesini de bilir ama medyanın ağaları istediği için değil, seçimi kaybettiği zaman gider. Şu anda teknik adamına ve futbolcularına sahip çıkıyorsa bunun adamlıkla ilgisi vardır. Yıllardır günahları başından savanlar bunu anlayamaz.
Futbol anlamını yitirirken, meseleye sadece milli takım üzerinden bakmayalım. Bu ülkede hakemleri korkutarak alınan şampiyonluklar sergisine de uzanalım. Bir maçta şampiyonu değiştiren hakemler Ümit Öztürk, Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar'ı hatırlatalım. Yıllar sonra pişmanlık turuna çıkan ve emeklerini çaldığı teknik adamdan özür dileyen Serkan Çınar'a, "bugün pişman olacağına dün yürekli olsaydın" dediğim cümle duvarında asılıdır eminim. Bu ülkenin futbolu milli takım futbolcularını yerle bir etmekle aydınlık bir ruha kavuşmaz. Mesele güzel insanlara yer açmakla mümkündür, emekçi ve sportmen teknik adamların hakkını vermekle. Adalet ve asaletle!
Çocukluğumda sırtında taşıdığı çuvallarla bile başkalarına zahmet vermekten korkan namuslu bir adam vardı. Kıt kanaat yaşardı, harama yan gözle bile bakmazdı. Gazetelerin spor sayfalarını okurdu en çok. Parası olursa maça giderdi, olmazsa küçük el radyosuyla maçları sinema filmi gibi bizlere aktarırdı. Hiçbir mevsimde gururu değişmedi, zenginlere bakışı da hiç değişmedi. Biz böyle adamlarla acılar denizinde büyüdük, kulaç atmayı kara para içinde yüzerek öğrenenlerle değil.
Onurlu yılların siyah beyaz fotoğraflarıdır gözümün önünden geçen. Yaptıkları kötülüğün karşılığını alanlar ülkesinde maziye koşmamı çok görmeyin. Mazi her zaman misafirlerini bekler. Belki "Yalnızlar Rıhtımında" Sadri Alışık da bizleri beklemektedir. Yanında Sihirbaz Lefter, Baba Hakkı ve Kral Metin Oktay'la birlikte.