CANLI
SKOR
Hakkı Yalçın

Hakkı Yalçın

Hayal ve gerçek!

Fenerbahçe'nin umutlarını ayaklandırdığı bir hafta sonu yaşandı. Önce Kayseri'de harika bir galibiyet kokteyli sunuldu, ardından pazar gecesi Galatasaray'ın 2 puan bıraktığı Kocaeli maçı camiayı da ayağa kaldırdı.
Futbolu özne yaparsak, Kante'yi tırnak içine alırım. Her maçta kendine özen gösteren birinin verdiklerini, birçok maçta "kimliğini kaybeden" diğerleri de verebilseydi, bugün puan cetvelinde durum çok farklı olurdu.

Görünen bir gerçek varsa; 7 puan farkın oluştuğu zaman diliminde dallar çatladı ama kırılmadı ve ağacın kökü yerinde duruyor. O yüzden liderliği koruma ritmi bozulan Galatasaray'ın kayıplarına mahsuben diyorum ki;
"liderlik tekliyorsa belki de yeni sahibini bekliyordur!" Elbette Galatasaray hala avantajlı ve temkinli konuşmakta yarar var ama gidişata bakılırsa; "elden gitti" denen hayali gerçeğe dönüştürmek de Fenerbahçe için imkansız değil.

Galatasaray, Kocaeli karşısında saltanat kayığından yere çakıldı.
Korkak gemiler batmaya mahkumdur, kendi karasularında bile. Bunun tercümesi liderliği aldatmanın temsili provası, bunun tanımı ruh spazmı.
Puan kaybetme şartlarını Galatasaray oluşturdu. Sorumluluk Okan Buruk ve sahada hayalet gibi gezinen futbolculara aittir. Nasılsa her şeyin sebebi; Osimhen'in yokluğu.
O yüzden kimsenin mücadele etmesine gerek yok. Artistik puan peşinde koşmak varken kaybedilen puanlar da kimsenin umurunda değil. Hala şortunu çekme derdinde olanlar, saçlarına modellerden model beğenenler kendilerini seyrediyor mu acaba? Ama sorumsuzluğu ifşa edilenlerin yokluğu bile fark edilmiyorsa, futbolcuların düşlerinin incindiğini düşünmeyin. Gururlu mücadele nasıl olurmuş Kocaelispor gösterdi.

Yaratılan gerilime gelince, önce kendi kapının önündeki haykırışları duyacaksın! "Şinanay" davasında Okan Buruk'un masanın üzerine çıkmış posteri ve histeri halinde ettiği küfürlerin yankısı hala sürüyorsa, bir teknik adamın kendine hakim olmadığı durumda rakip tribünlere yargıçlık yapılması da pek mümkün olmuyor.
O yüzden Galatasaray'ın bu meseleyi kaşıması, gerginliğe un sermekle yere serilmek arasında bir bedel ödetti.

Fenerbahçe stres mevsimini kapattı ama görüyoruz ki Galatasaraylı futbolcuların yüzünden düşenler bin parça. Takımın içinde bir şeylerin döndüğüne dair izler de mevcut. Olur ya belki trollerini hizmete sokmuştur birileri.
Daha önce de belirttim. Galatasaray 7 puan farkı yok edip şampiyonluğu kaybederse, bunun adı faciadır.
Hafızaların itinayla silindiği bir ülkede, ne 3 yıllık başarı kalır ne apolet! Kimse kusura bakmasın ama böyle bir durumda herkes vasiyetini hazırlasın.

Bu sezon en çok keyif aldığım maçlardan biriydi Beşiktaş ile Antalya karşılaşması. Harika goller sergisi, tribünlerin zarafeti. Şampiyonluk iddiası olmayan bir takımın taraftarına vereceği anlamlı hediyeler böyledir.
Eski dostlara rastlamak gibi. Tavan arasından çıkarılmış bir kitabı yeniden okumak gibi ya da! Beşiktaş taraftarı yetinmeyi bilir. Sezon sonu manzarasında böyle bir maç izlemenin gururunu apolet yaparken!

Trabzonspor geniş bir kadroya sahip olsa ligde durum farklı olabilirdi. Her şeye rağmen onların yolculuğundaki sihri kimse inkar edemez. Bu yolculuğa karşı bir sempatim var. Çünkü kısıtlı kadrosuyla verilen mücadeleyi tarih de onaylıyor taraftarı da.

İhtimaller!

Fenerbahçe'nin kolayca kaybettiği puanların sezon sonunda kaç puan ettiğini hatırlatmaktan bizler bıktık ama onlar bıkmadı. Tüm bilgiler arşivde. Tüm kayıplar puan cetvelinde. Galatasaray'ın Trabzon'da yenilmesinin getirdiği umudu bile Beşiktaş maçında zoraki olarak ayakta tutan bir takımda ne bir ruh ayaklanması gördük ne örnek gösterilen bir mücadele biçimi. O zaman şunu söylemek gerekiyor; "istemediğiniz bir şeyi kimse size vermez!" Ya da daha açık konuşalım; "olmayacak maçlarda puan kaybederken durarak saklananlar bazen koşsa da yetişemez!"


Ara transferde bu takımı santrforsuz bırakan çok bilmişlerin verecekleri hesap sezon sonuna bırakılmış olabilir. Ama sezon sonu aynı filmi izlersek, birileri arkasından teneke çalınarak gönderilecektir. Buna başkan da dahildir teknik direktör ve bazı futbolcular da! Galatasaray'ın Göztepe galibiyeti, Fenerbahçe'nin hayallerine sekte vuran bir maçtı. Her şeye rağmen lig bitmeden mühür basılmaz. Şimdi liderliğe çıkış izni almanın tek yolu var. Galatasaray'ın şifresini kendileri kırmak zorundalar. Bunun için de öncelikle Galatasaray'ın puan kaybı gerekiyor ve Fenerbahçe'nin de hiç kaybetmemesi. Galatasaray'ın oynadığı futbol puan kaybına müsait görünüyor olabilir ama Fenerbahçe'de sadakat küflenmişse ve futbolcu beyler ideallerinden emekli olduysa yapacak bir şey yok.


Galatasaray adına; Trabzonspor maçında kaybedilen 3 puan sonrası; "liderlik koltuğu tekliyorsa, belki yeni sahibini bekliyordur" diye düşünenler de vardı. Liderlikte takip edilme hissinin getirdiği tedirginliği elbette yok sayamayız ama istediklerinde çok olan bir takım gerçeğini de yok sayamayız. Galatasaray bu eleştirilere ve düşüncelere Göztepe maçının özellikle ilk yarısında reaksiyon gösterdi. Geceyi yaşayan ve kazanmak isteyen bir takım duruşu. Ama ikinci yarıda 15 dakikalık bir bölüm var ki, Göztepe biraz becerikli olsa her şey tersine dönebilirdi. Her şeye rağmen güçlü bir rakip karşısında kazanmanın tebrik edilecek yanı da çok. Bu galibiyetin öznesi; düşünce gücü! 4 puan farklı emanete sahip çıkmanın da göstergesi.


Sadece iki takım üzerine yoğunlaşan üst kat yorumlarında Trabzonspor'u da bu mücadelenin içinde göreceğimiz kesin. Yaralı arkadaşını sırtında taşıyan diğer yaralı asker ruhu en çok Trabzon'da mevcut. Öyle büyük paralar harcayarak cilalı transferlerle büyük laflar etmediler. Eldeki kadrodan en iyi biçimde yararlanmanın sihrini gösterdiler.


Onlarınki küçük bir tekneyle okyanusa açılmak gibi. Kürekleri yürekten çekiyorlar. O yüzden bu noktaya gelmeleri şampiyonlukla eşdeğer. Trabzonspor'un psikolojik olarak diğerlerinden rahat olduğunu düşünüyorum. Ummadık puanlar da kaybedebilirler, Fenerbahçe ile Galatasaray'ın kendi arasında yapacağı maçın kendilerine avantaj ihtimalini de bulabilirler. Diğerleri kusuruma bakmasın, ben bu takımı şimdiden alkışlıyorum. Şampiyon gibi!


İnsan kalitesine zerre kadar değer verilmeyen bir ülkede, sezon sonu manzaralarının ne hal alacağını tahmin etmek zor değil. Asil futbolcular devri kapandı. Kendisine sinek bile dokunsa 8 takla atanların, utanmadan sahtekarlığa yatanların ve haram kazanca el uzatanların tiyatrosuna "erkek oyunu" deniyorsa erkeklik öldü abiler! Erkeklik parayı bulduktan sonra öldü. O yüzden bir tane karanfilli cümle kurmamış adamların ağzının içine düşenler, biraz Sadri Alışık filmi izlesin. Ne çok şeyi kaybettiklerini daha iyi anlarlar! F hakki.yalcin@

Asıl mesele!

Meseleye kötü oynarken de kazanmak penceresinden bakıldığında kazanmak güzeldir. Ama Fenerbahçe'nin maçın 28'inci saniyesinde maçı koparması mümkünken, son dakikada tartışmalı bir penaltıyla kazanmasının da sorgulanması gerekir. Meseleye Fenerbahçe'nin çok net pozisyonları su gibi harcama yönünden bakarsak, galibiyete yakın olduğunu ama ara transferdeki yanlışların takıma verdiği zararı görürüz. 11 yabancıyla maça çıkan Fenerbahçe Kulübü'nün tarihe geçmesi de caba!


Sahaya çıkan takımda bir tane yerli futbolcuya o formayı layık görmeyen Tedesco'ya "formasına hasta" İsmail Yüksek olmadan orta alanın aktif pozisyona geçmesinin mümkün olmadığını, Fred'in giydiği formayla ruhen ilişkisini kestiğini söylesek ne yazar! Bu durumda bizler de "ne zaman ki kaliteli futbol bu takımın başına taç olacak, o zaman Tedesco'ya taht bulacağız" diye yazarız. Yoksa atını kara bahtına sürmekten keyif alan bir adama her zaman son dakika penaltısıyla piyango vurmaz! Beşiktaş'a gelince, bu ülkede canı en çok yanan takım olmasının bir sırrı varsa, "Beşiktaş kendisiyle gurur duymalıdır." Gerçek büyüklüğün sırrı da budur. Vicdan hesabı puan hesabından değerlidir çünkü!


Trabzon karşısındaki Galatasaray, tatil bitince okula dönmeyi sevmeyen çocuklar gibiydi. "Osimhen yoktu öğretmenim, çalışamadım!" Hepsine sormak gerek; "Osimhen yoksa siz niye varsınız?" Siz de para alıyor, havanızı basıyorsunuz. Saçlarınızı model kestirip, şortunuzu kalçanıza kadar çekerek erkeksi pozlar veriyorsunuz. Yaptığınız faullerden sonra ne hikmetse sırıtıyor, her meseleyi hakeme yüklüyorsunuz. Osimhen'in yokluğunu aratmayacak yüreğiniz yoksa, siz niye varsınız?


Futbol garip oyundur, önce takımın içi göçer, sonra puan farkı. Zaman o kadar çabuk geçer ki ne olduğunu anlamaya fırsat bırakmaz hayat! Hala Ahmet Kutucu'dan, İlkay Gündoğan'dan medet uman Okan Buruk'un bu saatten sonra şampiyonluğu kaybetmesi de tarihe "facia" olarak geçer! Çünkü görünen o ki bu kafayla bu takım daha çok puan kaybeder! Okan Buruk, rakip takım futbolcularını işaret edeceğine kendi takımındaki hayalet ordusuna baksın. Pençe atmayı unutan bir Aslan'a hiç olmazsa gürlemeyi hatırlatsın!


Trabzonspor bu sezon futbol sandığından çıkan sihirli bir kartpostal gibi. Kısıtlı imkanlarla yazılan bir aşk öyküsüne şampiyonluk hayalini eklemek çok büyük başarıdır. Galatasaray karşısında helalinden bir galibiyet aldılar. Fatih Tekke'yle huzur bulan takım sezonu kaçıncı sırada bitirirse bitirsin, onların mücadelesi şampiyonluk kadar değer bulmalıdır. O yüzden Onuachu sezonun en özel golcüsü, Fatih Tekke de yılın teknik adamıdır.


Küfür meselesine gelince, masanın üstüne çıkıp milletin anasına sövenleri hoş görenler de bu küfrü Trabzon tribünlerinden yükselen ritmin sebebi sayanlar da ağzı lağım çukuruna düşmüş yorumcular da bu ülkede zarafetten söz edemez. Her birine öğretilmesi gereken; anneler sövülmek için değildir ve annelere sövmenin hiçbir hafifletici sebebi olamaz! Dipnot: Bitirim teknik adamların karşısında dilleri tutulan ama ucuz meselelerde ekranlarda küfür ağzıyla konuşarak popülerlik belgeseli çekenlerin, yıllardır ağız kokusunu çekiyor bu ülke! Ve asıl mesele de bu!

Alkışlar!

Yerimizi önceden ayırtmıştık ama davete bu kez geç kalmadık, çünkü yoldan çıkmadık ve hata yapmadık. Her maçta sahaya yüreğimizi koyduk. Biraz da biz önden gidelim, rakipler ardımızda kalsın.
O yüzden şimdi 24 yıllık özlemin zaferiyle kafiyeli cümleler kuruyoruz.
"Yıllar sonra bu gururu yaşatanlara helal olsun. Daha şimdiden dünyayı kuşatanlara helal olsun!" H H H
Dünya Kupası'na katılmanın futbolumuza ve hayatımıza neler katabileceğini elbette biliyoruz. En çok futbolda ülke bütünlüğünün sağlanması adına. Ayrıca eldeki sihirli gençlerin etiketli yabancılardan ne kadar değerli oldukları anlamlı bir şekilde fark edilecektir. O yüzden milli takımda sadece finallere katılmanın başarısını değil, değer olarak kaybettiklerimizi kazanmanın gururlu tablosunu görüyorum.

Milli takımdaki her futbolcunun alkışlanacak yanı çok. Hiçbirini diğerinin önüne koymuyorum. Onlar hep birlikte tarihe geçtiler. Zaman zaman hata yapsalar da saha içinde mücadeleden bir an olsun vazgeçmediler. Malzemecisinden sağlık çalışanına kadar o çatı altındaki her emekçinin bu yolculuktaki payı büyük. Her birine kocaman alkışlar.

Geçmişte en kritik tünellerin çıkış noktalarına taş koyanlara karşılık, Montella'nın bu yola baş koyduğunu söylersek, tarihe geçen zarif bir teknik adamın hakkını vermiş olur muyuz acaba? Bunu fazlasıyla hak etti çünkü.
"Tanıdık bir yabancı" milli formaya bu kadar sadakat, insanlara böylesine nezaket gösterdiyse, maç bitiminde milli futbolcuları rakip takımın üzerine salıp, ülkemizi dünyaya rezil eden kabadayı teknik adamlar utansın!

Bugünlere kolay gelinmedi. Bizler sadece kendileri var olsun diye takımın başındaki adamların yok edilmesine yatırım yapanları ve işledikleri suçların bile ödülünü alanları gördük. Milli forma altında prim kavgası yapanları, saha içinde kaçak dövüşmeye yönelik film çevirenleri bile gördük.
O zamanlar yazdık; "eğer sizlerin ailenize ve isminizin şerefine saygınız varsa, milli takım ruhunun dışında hangi güce itaat ettiğinizi topluma anlatın" dedik, çıtları bile çıkmadı.
İşin en utanılacak yanı da asaleti, adaleti reddeden kabadayıların karşısında dilleri tutulan medya sistemini gördük. Hayat su gibi akıp giderken, her türlü kire bulaşanlar kendilerini temize çıkaramadan dünyadan göç edecekler ya işin en acı kısmı da bu!

Finallere katılan takımlar için yapılan son duyuruda, A Milli Takımın başarısına "aşk" diyorlar, "sadakat ve takım ruhu" diyorlar. Bu takım finallerde izlenmesi gereken takımlar sıralamasında gönlümüzde ve gözümüzde bir numara. Gruplarda alacağımız sonuçlar ne olursa olsun, şimdiki zaman çocuklarının da hakkıdır, kendi takımını Dünya Kupası finallerinde izlemek.

Bu başarıda Türkiye Futbol Federasyonu'nun emeklerini de görmezlikten gelmeyelim. 24 yıllık bir davayı kazanırken böyle bir şerefe nail oldular. Hayal gücünü gerçeğe dönüştürüp hiçbir güce teslim olmadılar. Elele verip böyle bir gururu yönlendirdiler ve teknik kadroyla birlikte tarihe geçtiler. Futbol Federasyonu'nun her birimine her çalışanına saygılarımızı sunuyoruz.
Onların emeklerinin en anlamlı karşılığı çocukların umutlu bakışlarıdır.

Kazanma ruhunun özne olduğu oyunlarda hiçbir perde alkışsız kapanmamıştır. Böyle bir başarıda emeği geçenler insanları sevinç gözyaşlarına boğduysa, gözyaşları bile kirpiklerin alkışlarıdır.

Bir avuç coşku!

Takım oyununu ve sadakatini dışa vuran bir rakiple bugün final maçına çıkıyoruz. Kosova'nın hayalleri büyük olabilir ama biz bu hayal için 24 yıl çile çektik ve talihsizlik konulu teselli üretmenin bu saatten sonra hiçbir şekilde yeri yok. O yüzden bu gece tutkulu bir milli takım bekliyorum. Çünkü sıradanlığa sığınmakla, özel olmak arasındaki tercihler bir takımın gideceği yeri de belirler futbolcunun kendi değerini de. Romanya maçında tedirgin edici gerçekler yok muydu? Vardı. Ama tamamen savunmaya yönelik bir takım karşısında çilingirin savunmadan çıkması gerekiyordu belki de. Takımda olması gereken isimlerle olmaması gereken isimler arasında eleştiriye açık bir durum var mıydı? Vardı. Montella'nın da kendine göre bir bildiği vardı belki.
Zamanında doğru insanlara yatırım yapılsaydı, güçle para, parayla kanunsuzluk arasındaki ilişkinin kökü kurutulsaydı ve maçı kaybetmekle prim kazanmak arasındaki çelişkide arkadaşlık duygusu kaybolmasaydı, kim bilir kaç kez o finallere katılmıştık. Biz o finalleri milli takımın içini dışarıdan bile karıştıran ağalarla ve böyle bitirimlerin karşısında iki büklüm olan korkaklarla kaybettik! Benim güzel yürekli ilginç insanlarım vardır, ummadık zamanda karşıma çıkar, çok kısa sohbet eder ve giderler. Bazıları onlara "deli" der. Kara paralı züppelerin, dolandırıcı kabadayıların yargılanması gerekirken el üstünde taşındığı bir ülkede, ben o delilerin koluna girer ve her zaman gözlerinin hizasında olmaya özen gösteririm.
Bundan birkaç yıl önce oturduğum mahallenin bahçesinde böyle biri gelmişti de "yıldız tornavidan var mı?" diye sormuştu. "Ne yapacaksın?" dediğimde, "gökten birkaç yıldız söküp, onurlu insanların göğsüne takacağım" diye karşılık vermişti. Yüzündeki insani bakışın yanında çok net bir isyanın izleri de vardı. Gökyüzüne çıkmanın yolu kendisinde mevcuttu, merdiveni varmış ama kimse görmüyormuş. "Gerçek yıldızlar sağlam durur ve sahibini bekler" demişti de "peki kayan yıldızlar?" diye sorduğumda aldığım cevabı hatırlıyorum. "Onlar daha çocuk, geceleri gökyüzünde kaydırak oynuyorlar." Bizimki birkaç dakikalık fantastik bir yolculuktu aslında. Ortak yanımız; zengin haksızlıklara yoksul öfke! Çünkü ikimiz de biliyorduk ki gerçek yıldızlar emekçidir, onların yalana ve cilaya ihtiyacı yoktur. Üç kuruşluk çıkar için onurlarını satmaz kimseye el açmazlar. O yüzden "yere düşüp çamura batan yıldızlar beş para etmez, yüksekte durandır değerli olan" demişti adam. Aslında o da biliyordu ki karanlık adamlara itibar gösterilen düzende gökte yıldız kalmamıştı artık. Eve gidip getirdiğim tornavidayı da o yüzden almamıştı.
Bizler insanlığın ve isyanın gerçek tarifini deli denilen böyle insanlardan alıyoruz. Sözde aklını kullanan ciğeri beş para etmeyen adamlara karşılık, bizler böyle insanların elini sıkarak ayakta kalıyoruz. Haksızlığın ve kötülüğün el üstünde taşındığı bir ülkede eski değerlere yer kalmadığını da bizler biliyoruz. Her ne kadar futbolun toplum üzerinde yan etkilerinin büyük olduğunu bilsem de savaşlar ve haksızlıklar dünyasında bu geceki Kosova maçından zaferle çıkmanın gururunu ve insanlara bir avuç coşkuyu çok görmüyorum. O yüzden penceremin camlarına, "bizim takım finallerdeki grup maçında Amerika'nın da canına okur" diye yazıyorum. Ekranda yaygara yapmak yazmaktan değerli olduğu için okunmuyor olabilirim. Olsun! Ben her zaman kendi bildiğimi okuyorum!

Kazanma zamanı!

Süper Lig'e verilen arada ne yazabiliriz? Milli takımın Romanya ile oynayacağı maç üzerine birkaç satır. Bizim takımın Romanya'yı elemek konusunda ortam da müsait güç dengesi de.
Deplasmanda oynayacağı rakip kim olursa olsun final biletini alma konusunda çok istekli olacakları da şüphesiz. Çünkü bizim kaliteli çocuklarımız var. Arda Güler, Kenan Yıldız, Ferdi Kadıoğlu ve diğerleri.

Yıllardır kazanacağımız çok şeyi kaybettik. Naklen yayınları izlemekle yetindiğimiz Dünya Kupası finallerine neden katılamadığımızı sorgularken, talihsizlikten başka sözcük üretmedik. Artık kazanma zamanı. Giyilen formanın futbolculara yüklediği ideallerde özne sahaya yürek koymaksa, bütün futbolcular o yüreği ortaya koyacaktır. Koymak zorundalar.

Futbolun insani gerçeklerine gelirsek, Liverpool-Galatasaray maçındaki bir sahneyi öne çıkarmam gerekiyor. Galatasaraylı Lang sakatlanıp oyundan çıkarken, Liverpool taraftarının ayağa kalkıp sedyenin içindeki bir insanı alkışlamasını.
Ülkemizde böyle sahneler hayal.
Sakatlanıp oyundan çıkanlara yuh çekilirken, pet şişe atıldığını da gördük sövüldüğünü de.
Medyanın ve yöneticilerin oluşturduğu sisteme mahsuben, bizde insanlık kitabına pek uyulmaz. Bizde nefrete karşı sportmenliğin zaferini görmek için yeni sözcükler üretmeye bile ihtiyaç duyulmaz. Nasılsa herkesin kendine göre trolleri ve ağzından nefret cümlesi eksik olmayan yöneticileri var.
Cana saygı kimin umurunda?

Puan cetvelini sorgularsak, elbette Galatasaray büyük avantaj yakaladı ama lig bitmeden garanti şampiyon havasına sokuldu. Avantaj başka şey şimdiden sonucu ilan etmek başka. Ayrıca liderliği korumak onu elde etmekten daha çok emek ister.
Her şeyin bittiğini düşünmek kadar potansiyel bir tehlike de yoktur.
Ama medyada kolay yoldan popüler olmanın sırtından geçinen bir sistem varken hiçbir şey yadırganmıyor artık.
Duymak istediklerini söyleyenlere her zaman itibar büyük!

Elbette Galatasaray güçlü bir takım ama Osimhen'in yokluğunda çok şey kaybettiği bilinirken, kritik maçları kayıpsız kapatma ihtimalini yok sayamayız. Juventus'a 5 gol atan da bu takım Konyaspor'a yenilen de.
Ayrıca Fenerbahçe üzerine yoğunlaşan liderlik takibinde Trabzonspor'u da hesaba katmak gerekiyor. O yüzden ligin şimdiden bittiğini söylemek, yorumcu ağaların barda dinledikleri şarkıcıdan istek parça istemesi gibi bir şey!

Fenerbahçe ne yapar?
Bu sorunun cevabını futbolcularına toz kondurmayıp, meseleyi dış güçlerde arayanlar versin! Şapkadan tavşan çıkarmaya gerek yok, ruhlarındaki işçi tulumunu çıkarmayan adamlara ihtiyaç var! Çünkü bu takımın başına ne geldiyse, saha içinde kaçak dövüşenlerden, takımı elden ayaktan düşüren yöneticilerden geldi! Yine de çıkmadık canda umut vardır, herhalde birileri de bunun farkındadır! Yoksa kara bahtına yanmanın modası çoktan geçti!

Trabzonspor'u da kimse hafife almasın. Bazen güzel resim vermeden de konuşur futbol. Kurşun kalemle çizilen sade bir tabloyla! Fatih Tekke ustalığında, var olduklarının bilincinde olanlar yok olmayı reddetti. Bu takımın buraya kadar gelmesi bile çok büyük başarı. Onların bu sezonki başarısı da en az şampiyonluk kadar değerlidir.
Hakemlere gelince; hakemler futbol oynatmak için var olmalı futbolu ortadan kaldırmak için değil. Bıraksınlar da harika bir final koşusu izleyelim, durarak saklananları değil!

Bayramlık!

Güzel insanlardı, asaletin altın çağları. Kızların duvarında sevdikleri artist posterleri, erkeklerin elinde futbolcu kartları. Ne kadar çaresiz olsalar da bayram onlara sefa gelir hoş gelirdi. Gökdelenler dikilmemiş, ağaçlar kesilmemiş daha.
Yeşilçam filmini andıran mahallelerde insanlar öyle güzel gülerdi ki gözlerinden yaş gelirdi.

Güzel yıllardı, kötü insanlar futbolun öznesi haline gelmemiş henüz. Her takımın taraftarı zarafetin saflarında dururken, kendinden diye kötü birini korumak görülmüş değildi. Gündüzleri taştan kalelerde futbol oynardık, akşamları mutlu gecekondularda saklambaç oynardı masumiyet.
Yakalanmak her zaman saklanmaktan değerliydi bizler için.
Mahallenin tarihine geçen romantikler vardı da parayı görünce kendinden geçenler onların yanından bile geçemezdi. Çok koşup yorulduğumuz da olurdu, haksız yere vurulduğumuz da. Ne depresyon ilacı ne psikiyatr, kendimiz onardık kırık kalplerimizi. Önce okullar ayrıldı sonra yollar. Şimdi kim arar kim bulur izimizi!

Her takım futbolcusuna abimiz gibi sevgimizi saygımızı sunardık. Saha dışında da hepsinin üzerinde delikanlı gömleği. "Keşanlı Ali Destanı" için tiyatroya giderler, uyumak için değil uyanmak için kitap okurlardı.
Bizler yüreğiyle kürek çeken böyle güzel insanlarla büyüdük, "hayatı burnundan çeken" züppelerle değil.
Sonra arkasına mafya gücünü alanlar çıktı sahneye, bu zorbalara kul köle olan troller çıktı medyanın içinden.
Parayı gören haysiyeti şerefi reddetti.
Bizlere kalem kırılırken, bizler kalemle sardık müzik kasetlerimizi. Önce şarkılar değişti sonra kafalar. Şimdi kim arar kim bulur izimizi.

Kara parayla aşk yaşayan futbol dünyasında asalet evden çıktı ve bir daha kendisinden haber alınamadı.
Oysa bizler ayağına giderdik aşkın, evde olmazdı sokak lambasının altında beklerdik. Ateş yakacağı yeri bilirdi mektupların ucunu yakardık. Yağmur gibi bakardık gökkuşağı çıkar diye. Ne çıktıysa bahtımıza, her birimiz nostaljik masallarda bıraktık külkedimizi. Önce gözler yaşlandı sonra yürekler. Şimdi kim arar kim bulur izimizi.

Sonra dünya değişti teknoloji girdi hayatımıza, elle yazılan mektupların da daktilo tuşlarının da anlamı kalmadı.
Zarafet çevrimdışı oldu delikanlılık dil değiştirdi. Koltukların üzerinde oturanların korkuluk olmaktan gocunmadığı bir dünyada, sosyal medya futbol borsasının merkezi haline geldi. Teknolojik asitle yok ettiler ektiklerimizi. Mektuplarımızın adresleri bile kayıp. Şimdi kim arar kim bulur izimizi.

Para sadece kötüleri değil, ipini sahibine teslim eden kuklaları da güçlendirdi. Ruhunu satanları da gördük, meslek onurunu satanları da.
Bir pozisyon için tozu dumana katanları da gördük, dolandırıcılık yapıp üstüne yatanları da.
Bizler eski zamanların güzel insanlarını yaşatmak için mücadele ederken, kimimiz haksız yere taşlandı kimimiz erken yaşlandı.
Kaybettiklerimizi kazanmak asla mümkün değilken, bizler de yanardağların eteklerine çömeldik, çocukken yaptığımız uçurtmaların ipine astık resimlerimizi. Onların dillerinde küfür ellerinde silahlar; bir baktık ki bulmuşlar izimizi.

O günden beri ceset arama ve toplama çalışmaları sürüyor. O günden beri kara paralı züppelerin, hesap sorulmayan ağaların ve para koparamadığı zaman yaygara koparan medyatik haşerelerin saltanatı da sürüyor.

Çarpık yapı!

Fenerbahçe, Karagümrük karşısında "sünepe" mücadelenin bedelini ağır ödedi. Mağlup olursun ama mahcup olmazsın. İkisini de reddetmedi. Üstüne bir de yenilmezlik unvanı. Yatırımı dengesiz transfere değil takım ruhuna yapmak gerekir. Kaç sezondur Fenerbahçe'nin gerçek sorunu; yöneticilerin "imitasyon" açıklamaları! Ortada futbolun kırıntısı kalmamışken, sızlanmalar hakemler ve dış güçler üzerine yoğunlaşırken, bu "çarpık yapı" Fenerbahçe'de kök saldı ve kendi içinde sistem haline geldi.

Transferde milyonlar alan ama ruhları dibe vuran futbolcular her biçimde eleştiriden muaf tutulursa; "doktordan gizlenen hastalıkların sonu bellidir!" Bir şeyler gitti mi gider, sahada koşmadıkça da yetişemezsin! Çıkmadık candan umut kesilmez, sakatların iyileşmesiyle bir geri dönüş de imkansız değil ama takıma ait olma duygusu ayağa kalkmadıkça bu sezon da hayallerin cenazesi erken kalkabilir.

Galatasaray mutlu bir hafta sonu geçirdi. Başakşehir karşısında ilk yarıda tedirgin edici futbol, ikinci yarıda bir nebze olsun takım oyununa dönüştü. Kazanmak gerçeğinin bilincindeki futbolcular hedefe kilitlendikleri için, buldukları mükemmel ortamı da beklenen sonuçla değerlendirdiler. Bakmayın şimdiden şampiyonluk anonslarına, bu sonuçla Galatasaray'ın "yakından takip edilme tedirginliğinden" uzaklaştığını söylemek mümkün ama henüz lig bitmedi. Osimhen'in attığı gol özeldi, direkten dönen vuruşu golden güzeldi ama görünen bir şey varsa; bu adamın rakip alanda yalnızlığa terk edilmesi takımdaki en büyük sorun. O yüzden Başakşehir karşısında ilk yarıdaki Galatasaray'ın iyi irdelenmesi gerek. Ayrıca zor maçlar da bitmedi!

Beşiktaş, Ankara'da kazanırken futbol adına ortaya hiçbir şey koymadı. Estetik olarak sadece Orkun'un attığı gol. Bir ok ulaşılmaz yere saplandı sanki. Ama 10 kişilik rakip karşısında kaleci Ersin'in ikinci yarıdaki kurtarışları olmasa maçın berabere bitmesi olmayacak şey değildi. Beşiktaşlı futbolcular kendilerine şunu söylemeli; "bir daha hiçbir rakip bizi böyle bulmasın.!"

Trabzonspor'un sessiz adımlarla yükselişe geçmesini kimse tahmin etmiyordu ama iyi oynayan rakipler karşısında bile kazanmayı bilen bir duruşla liderlik için kuvvetli hayaller yakalandı. "Beni hafife almayın" diye haykırırken, gizemli olmanın gücü de böyle bir şey. Bunda sezonun en özel teknik adamı konumundaki Fatih Tekke'nin emekleri büyük. Olması gereken yerde topla buluşmanın kralı Onuachu'nun bir takım için ne çok şey ifade ettiğini söylemeye de gerek yok. Diyecek tek sözümüz var; "helal olsun!"

Yöneticilerin ve futbolcuların futbolun sanat yanını temsil etmelerini beklemiyoruz ama hakemlerin futboldan çok konuşulduğu bir ülke konumundan da çıkmak zorundayız. Bunu söylerken hakemleri de adam gibi maç yönetmeye davet ediyoruz ama çuvalla para harcayıp kayıpların hammaddesini "hakem" sayanları da reddediyoruz!

Popüler olmak için ne konuştuğunu bilmeyen yorumculara gelince, işlerine gelmeyeni görmek istemeyen ağalar sözde ahlak ve cesaret dersi veriyorlar. Yıllarca bitirimlerin korku tünellerinde sabahlayanlar için adalet güneşi mi doğdu yani? Yemezler!

Güzel insanlar!

Fenerbahçe, belki de finale kadar yürüyebileceği Avrupa'da yapması gerekenleri yapmadı. Nothingham'ı yenmenin tesellisiyle Avrupa defterini kapatmak bir gurursa, coşkuyu bu kadar kolay eskiten bir takımın daha önce sorgulanması gerekiyordu ama yöneticiler kendilerini sorgudan muaf tutuyor. Oysa Fenerbahçe iyi yönetilmiyor. Ara transferde alınması gerekenlerle, gönderilmemesi gerekenler arasındaki çelişkinin ligde yarattığı sıkıntıları görüyoruz. Görkemli duruşa bakın; "herkes uyuduktan sonra biz golcü aramaya gidiyoruz!" Sonra bir bakıyorsun, Üsküdar'da sabah olmuş! Lookman'ın transferinde verilmeyen teminat mektubu, sezon sonunda okunmak üzere yöneticilerin adresine postalanmış olabilir.
Bu takımın tek hedefi lig şampiyonluğu ama teşrifte gönülsüz bir takım duruşu var. Bir takım sadece rakibe değil, kendi takımında kaçak dövüşenlere karşı da mücadele veriyorsa, istediğini alması için daha çok mücadele etmesi gerekiyor. Futbolcuların bunu meslek onuruna ve aldıkları milyonlara mahsuben göstermeleri gerekiyor. Dilerim bu bilinci onlara aşılayacak birileri Fenerbahçe'de mevcuttur. Yoksa yine gam yükünün kervanı gelir, birileri tıpış tıpış gider!
Bir kez daha gördük ki; Avrupa denince Galatasaray çok şeyin karşılığıdır. Liverpool gibi bir takımı iki kez yenebilmek, üstelik iki maçta da gol yemeden bunu başarmak her takımın harcı değil. Bu takım üst düzey futbolla yeni bir turun siparişini de vermiş olabilir, elenebilir de. Ama ne olursa olsun verilen mücadele ve elde edilen sonuç alkışlanmalıdır. Başarıların arkasındaki adam Okan Buruk. Yerine göz dikenlerin "pusuda" beklediği adam. Takımın sallandığı farz edilen zamanlarda bile her şeyi yoluna koyabilen, üstüne üstlük ilginç teoriler üreten özel bir adam. Elbette kendini kaybettiği zamanlar da oluyor ama 4 sezondur bu takımı sürekli yukarı taşıyor. O yüzden "tırnak içinde Okan!"
Benim maziye düşkünlüğümü yıllardır okuyanlar bilir. İnsanlık hukukunu yerle bir edip kötülüğü marka yapanlar, ne zarafet bıraktılar ne adalet. Ama o güzel insanlar hala var. Birkaç gün önce Beşiktaş Divan Kurulu Başkanı Ahmet Ürkmezgil'in iftar davetine katıldım. Ahmet Ürkmezgil, tanımış olmaktan gurur duyduğum ve dostum diyebileceğim en zarif yönetici. Beşiktaş'ın efsane futbolcuları Ulvi Güveneroğlu, Nejdet Ergün, Rasim Kara, Kadir Akbulut, Gökhan Keskin, Şenol Fidan ve Zekeriya Alp de davetliydi. Onlar ki hem yetenek hem sportmenlik konusunda bugün ders kitabı olarak okutulması gereken adamlar. Her birinin elini tek tek sıktım. "Sizin futbolculuk yıllarınızda ben magazinle uğraşıyordum" dedim. "Ama hepinize saygım o zamanlar da sonsuzdu şimdi de sonsuz."
Oturduğum masada can dostlarım Abdullah Avcı ve Gökhan Tepe vardı. Arkamdaki masaya bir baktım, Alpaslan Eratlı, Cemil Turan, Cem Pamiroğlu, Özcan Kızıltan. Hepsine birden sarıldım. "Hepinizi de çok seviyorum, sizler başkaydınız" dedim. Bende bıraktıkları izler hala dün gibi duruyordu. Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman'ı da uzaktan gördüm, onlar da bu asalet fotoğrafına yakışan isimler.
Trabzonspor'da yardımcı antrenör olarak görev yapan Orhan Kaynak'ı kaybettik. Tertemiz bir insan, üstelik henüz 56 yaşındaydı. Genetik olarak talihsiz bir ailenin beşinci kalp krizi. Fenerbahçe'de oynayan Kayhan Kaynak 34 yaşında, Beşiktaşlı Reşit Kaynak 46 yaşında kalp krizine yenik düşen harika insanlar ve çok yetenekli futbolculardı. Trabzon camiasının başı sağolsun, bu güzel insanın da mekanı cennet olsun.

Küçük bir gezinti!

Fenerbahçe üç maçtır başına iş almayı seviyor. Son iki maçta kaybettiği 4 puan yetmezmiş gibi Samsun karşısında da puan kaybetmeye gönüllü hali vardı. Ve son dakikalarda bir mucize gerçekleşti. Bunda yenilgiye davetiye bastıran Samsun kenar yönetiminin de etkisi büyüktü. Tedesco'yu birkaç maç önce "dahi" ilan edenler, şimdi dikiş tutmaz gerçeklerin seçilmiş terzisi olarak kendisine bir takım elbise ısmarlasınlar. Koca takımda sadece Guendouzi öne çıktı. Diğerlerini Fenerbahçe formalı şahıslar olarak geçiştirmek zorundayım! Bu takım yediği gollerin şifresini hala kıramıyor, ya da bazı futbolcuları kenarda bırakmaya kıyamıyor. Bu savunmayla başına daha büyük dertler açabilir. Mert Müldür ile Levent Mercan iki sessiz harf gibiler. Oosterwolde sadece kaleye giren toptan sonra savunma oyuncusu olduğunun farkında. O yüzden ligin en kolay gol yiyen takımı yediğinden fazlasını atmakla mükellef! Yine de bu maçı ligin heyecanı ve Fenerbahçe'nin umutlarını sürdürmesi adına önemli bir galibiyet olarak yorumlamak zorundayız. Ama soru işaretlerinin çengelindeki gerçekleri de birilerinin fark etmesinin zorunlu olduğunu not düşüyoruz. Beşiktaş-Galatasaray derbisinde futboldan çok hakem konuşuldu. Galatasaray'da Sane ilk yarıda kırmızıdan atılmalıydı, Osimhen de ikinci yarıda ikinci sarıdan. Her zaman sakin duruşuna alıştığımız Sane gibi birinin rakiplerinin bileğine basmayı aynı maçta iki kez yapmasına şaşırdım. Demek ki giderek birbirine benziyor herkes. Bileğe basma eylemlerinde niceleri korunduğu için çirkinliğin hacmi giderek genişliyor. Sane'nin bileğe basma hareketinin Trabzon maçında Beşiktaşlı Orkun tarafından yapılıp cezasız kaldığını, Galatasaray maçında Skriniar'ın Sara'ya yaptığı bilek kırma eylemine, bırakın kırmızı kartı faul bile verilmediğini de hatırlatalım. Gerçek adaleti arayalım! Not: Pozisyonların adamına göre yorumlandığı bir ülkede, bizleri bu çirkin oyunun aptal kısmına layık görenler kendilerini akıllı zannetmesin! Küçük bir gezintiye çıksın! Dipnot: Adaletin zaman aşımı olmaz. Fatih Terim'in hakemlerle kazandığı haram şampiyonluklara tek kelime etmeyenlerin bugün adaletten söz etmeye hakları yoktur. O zamanlar hangi delikteydiler? Beşiktaş'a gelince, üç maçlık galibiyet serüveninden sonra kendilerini yürüyen merdivenin beklediğini zannettiler. Ama ahşap merdiven çürük çıktı. 50 dakika 10 kişi oynayan Galatasaray karşısında Beşiktaş'ın futbol olarak sonucu değiştirmeye yönelik hiçbir planı yoktu. İkinci ve üçüncü bölge kaleciyi çalıştırmak üzerine eğitim almıştı sanki. Galatasaray ceza alanı içindeki kargaşadan "incelikle" çıkacak bir tane adam çıkmaz mı? Çıkmadı! Uzaktan vuruşlar da nane limon kabuğu! Sergen Yalçın'ın maç sonrası açıklamaları sadece maçı değil kendini de kaybettiğinin kanıtıydı. Maçın ayıbına gelince; kaleci Uğurcan'ın sakatlanıp taca attığı topun, rakibe iadesi centilmenlik kuralıdır. Ama Beşiktaş kaptanı Orkun o pozisyonda Olaitan'a "devam" işareti vererek avantaj sağlarken, ne kadar centilmen bir ruha sahip olduğunu gösterdi! Eskiden Beşiktaş'ta kaptan olmak asaleti emrederdi ve böyle küçük davranışı reddederdi. Ama transferde en çok parayı alana kaptanlık verilirse olacağı budur!