CANLI
SKOR
Hakkı Yalçın

Hakkı Yalçın

Nostaljik özlem

Futbol eskiden daha organikti, şimdi daha organize. Bilimsel olarak gelişme kaydettiği muhakkak ama estetik olarak geçmişteki görüntüleri bulabilmek mümkün değil. Elbette takım oyunu ama bireysel özelliklerin futbolu gösteri sanatına dönüştürdüğü de inkar edilemez. Ne yazık ki parlayacak genç yıldızlar evine erken döndü!
Bu Dünya Kupası'nda öne çıkan tek gerçek; ikili mücadelelerde hakemlerin topun oyunda kalmasına yönelik cesareti ve duruşu. Kadın hakemlerin futbolun geleceğindeki yeri. Bizim hakemler de sinek çarpsa vurulmuş gibi kendini yere atanlara prim tanıdıkları ve adam kayırdıkları için bu organizasyonda görev alamadıklarını biliyordur herhalde.
Futbol resmileşmeden önce tek hakemle oynanıyordu. O zamanlar şimdiki gibi artistik forma numaraları ve sırta yazılmış isimler yoktu. Maçta 5 numaralı formasıyla iki takımın santrhaflarının ceplerinde beyaz bir mendil olurdu. Kimin yarı alanında tartışmalı bir pozisyon olursa o santrhaf cebindeki beyaz mendili çıkarıp hakeme sallardı. O mendillerin nice yan hakemin bayrağından daha onurlu sallandığına hiç şüphem yok. H H H
Çocukların masalıdır futbol. Dünya Kupası da o masalın en sihirli yanıdır. Pele, Eusebio, Cruyff, Beckenbauer gibi özel isimler bütün çocukların kahramanıydı. Şimdi hiçbirinin benzeri yok. Çocukluğumuz Dünya Kupası maçlarını izleyerek değil radyoda dinleyerek geçti. Rahmetli Halit Kıvanç'ın görmediğimiz pozisyonları bir sinema sahnesi gibi bizlere aktardığı spikerlik yönetmenlikle eşdeğerdi. Eski fotoğrafların dili vardır. Bizlere yüzümüzdeki çizgileri saydırırken, 'kendine iyi bak' der. Futbolun nostaljisi de geçmişin geleceğe yol göstermesidir. O yüzden bizler geride bıraktığımız hiçbir şeyi terk etmedik.
Akşam karanlığının çökmeye başladığı saatlerde, oturduğum parkta bir yabancı gözlerini yere dikmiş bir şeyler arıyordu. Bir süre izledikten sonra merak edip sordum; "bir şey mi kaybettiniz?" Yüzüme bile bakmadan, "içimdeki çocuk misketlerini kaybetti onu arıyorum" diye karşılık verdi. "Hayaller bile saldırı altındayken o misketleri zor bulursunuz" deyince güldü. "Peki" dedi, "kontrolümü kaybedersem nerede bulacağımı biliyor musun?" Gülümsedim, "biliyorum" dedim, "elle yazılmış mektupların içinde!"
Ne iş yaptığımı sordu, söyledim. 'Gazetecileri sevmem' dedi, 'canın sağ olsun' diye karşılık verdim. Niye sevmediğini sormaya gerek duymadım. "Herkes korkularının arkasına saklanırken hiçbir mesleğe saygım kalmadı" diye parantez açtı ama itfaiyecileri tırnak içine aldı. "Kendilerini ateşin içine atan itfaiyeciler senede bir gün bile anılmaz da kötülükle beslenen adamlar sistemin gözbebeği olur!" Düşündüm de sıradan bir adamın cümlesinde, haram para babasıyla ciğeri yanmış baba arasındaki görüş farkı da ancak böyle olur!
Gökyüzüne buluttan zarflar içinde mektuplar göndermenin modası asla eskimez. Sosyal medya trollerine karşılık, o mektuplar kendini okutacak birilerini mutlaka bulur. O yüzden cep telefonuyla değil, hala elle yazılmış mektuplarla ulaşırım çocukluğuma. "Bir gazoz kapağından çıkan lastik topa ömür verdik" desem, "sen hala orada mısın?" derler. Desinler ama o günleri yaşatmadıkları bütün çocuklardan özür dilesinler! İşlenmedik suç bırakmayan kötü insanlara yer gösterenlere karşılık, 'belki güzel insanlar çıkar da bizleri geçmişin yazlık sinemalarına taşır' diye her hafta sonunu iple çekiyorsak, nostaljik özlemleri hor görmesinler!

Yalnızlar rıhtımı

Hayatta iki olasılık var! Ya yaşarız ya ölürüz. Eğer ölürsek yine iki olasılık bizi bekliyor. Ya cennet ya cehennem. İnsanlar seni davranışlarınla yargılar Allah kalbinle. Kalbini iyiliklere, açtığın zaman tek olasılık var; "hayat senin için korkulacak bir şey değil." Herkes bilmelidir ki insanların yaşarken dünyadan çaldıklarını geri alacak ölüm. O yüzden para için bu kadar ihtirasa gerek yok.
Milli takımın başarısız halinden sonra, insanların içlerindeki nefreti ortaya çıkarmak için yarış ettiklerini görüyorum. Birilerini linç etmek, yerine istedikleri adamları monte etmek için nasıl tetikte beklediklerini. Kötülüğe çanak tutulurken eller de zalim diller de.
Haklı eleştirileri başımın üstünde taşıyorum ama yatırımcı yorumcuların benim kitabımda yeri yok. Onlar futbolun içindeki gerçek suçlular için bir kez olsun yürekli cümle kurdu mu? Türk futbol tarihinin en büyük utancı, İsviçre ile oynayıp Dünya Kupası finallerine katılma hakkını kaybettiğimiz maç sonrasıydı. Rakip oyunculara sahanın ortasında ve soyunma odasının koridorunda "saldırın" emri veren kimdi? O görüntüler bütün dünyada yayınlandı, bizim ülkemizde medyanın korku tünelleri tıka basa doldu. Ve hala böyle adamlara yer açmak için var gücüyle çalışan bir sistem var.
Hiçbir kötü sonuç, Futbol Federasyonu Başkanı'nın koltuğuna göz dikmeyi gerektirmez. İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Bilal Erdoğan'la yan yana fotoğraf çektirmesi de eleştiri yağmuruna tutulmasına gerekçe olamaz. Bilal Erdoğan ülkemizin Cumhurbaşkanı'nın oğlu. Ayrıca futbolun içinde. Milli takıma destek olmanın yadırganacak yanı nedir? Meseleyi siyasi boyutlara taşımak hangi sportif düşüncenin ürünüdür? Hacıosmanoğlu'nun dik duruşunun bende yeri ayrıdır. Dürüstlüğünden de zerre kadar şüphe duymam. Geldiği gibi gitmesini de bilir ama medyanın ağaları istediği için değil, seçimi kaybettiği zaman gider. Şu anda teknik adamına ve futbolcularına sahip çıkıyorsa bunun adamlıkla ilgisi vardır. Yıllardır günahları başından savanlar bunu anlayamaz.
Futbol anlamını yitirirken, meseleye sadece milli takım üzerinden bakmayalım. Bu ülkede hakemleri korkutarak alınan şampiyonluklar sergisine de uzanalım. Bir maçta şampiyonu değiştiren hakemler Ümit Öztürk, Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar'ı hatırlatalım. Yıllar sonra pişmanlık turuna çıkan ve emeklerini çaldığı teknik adamdan özür dileyen Serkan Çınar'a, "bugün pişman olacağına dün yürekli olsaydın" dediğim cümle duvarında asılıdır eminim. Bu ülkenin futbolu milli takım futbolcularını yerle bir etmekle aydınlık bir ruha kavuşmaz. Mesele güzel insanlara yer açmakla mümkündür, emekçi ve sportmen teknik adamların hakkını vermekle. Adalet ve asaletle!
Çocukluğumda sırtında taşıdığı çuvallarla bile başkalarına zahmet vermekten korkan namuslu bir adam vardı. Kıt kanaat yaşardı, harama yan gözle bile bakmazdı. Gazetelerin spor sayfalarını okurdu en çok. Parası olursa maça giderdi, olmazsa küçük el radyosuyla maçları sinema filmi gibi bizlere aktarırdı. Hiçbir mevsimde gururu değişmedi, zenginlere bakışı da hiç değişmedi. Biz böyle adamlarla acılar denizinde büyüdük, kulaç atmayı kara para içinde yüzerek öğrenenlerle değil.
Onurlu yılların siyah beyaz fotoğraflarıdır gözümün önünden geçen. Yaptıkları kötülüğün karşılığını alanlar ülkesinde maziye koşmamı çok görmeyin. Mazi her zaman misafirlerini bekler. Belki "Yalnızlar Rıhtımında" Sadri Alışık da bizleri beklemektedir. Yanında Sihirbaz Lefter, Baba Hakkı ve Kral Metin Oktay'la birlikte.

Kim tutar bizi!

Dünya Kupası'na katılmayı büyük bir gurur saydık, 'pırlanta gibi futbolcularımız var, bu gruptan çıkarız' dedik. Reklam filmleri çekildi, beyler moda dergilerine pozlar verdiler. Onları yere göğe sığdıramadık. Onlar da sözbirliği etmiş gibi; "bu Dünya Kupası'nda bizden görüp göreceğiniz bu kadar!" deyip uzun hikayeyi kısa kestiler. Düşlerimizi de kırdılar, kalbimizi de. Galiba bizler de izin verdik!

Bugünlere dünlerden geldik. Verilmesi gereken hesapların üzerinin örtüldüğü günlerden. Ayrımcılık, teknolojik züppelik, sosyal medya trolleri bu ülkenin çok şeyini aldı. Nostalji geçmişin güzelliklerini gösteren lambadır aynı zamanda yol gösterir. Bizler serveti onuruyla ölçülen mazinin futbolcularını örnek gösterirken, şimdiki zamana ilham vermek istedik.

Besleme trollere ve adamına göre kükreyen medya ağalarına inat eski yılların kalem tutan ellerini işaret ettik. O yıllar kıt kanaat yaşardı gazeteciler, çoğu kirada otururdu da en fazla külüstür bir otomobilleri olurdu. Elleri de temizdi, yürekleri de. Her biri daktilo tuşlarında sadece adalete parmak basardı. O namuslu gazeteciler nasıl kazandığı belli olmayan milyon dolarlarıyla hava atan şimdiki zaman züppelerine bin basardı.

Gerçek ortada! Haksızlığa ve adaletsizliğe karşı insani projeler geliştirdik de futbolu mu geliştiremedik? Futbolcu kültürüne zerre kadar yatırım yapılmazken, bu takımdan niye bu kadar çok şey bekledik? Sonuçları oluşturan sebeplerde hepimizin payı yok mu? Kök salan cehalete prim verip, uyku tulumunu işçi tulumuna tercih eden bizler değil miyiz?

Güzel insanlara neden arka çıkmadık? Hak edene verilmesi gerekeni verdik mi? Hak etmeyene ödül dağıtan jüriler sanatta ve sporda fink atarken, kara para kasaları hala caka satarken, ülke sevgisini ve asaleti futbolcuları yerden yere vurarak mı ispatlayacağız? Ne yani yurda döndüklerinde her futbolcuya darağacı mı kuracağız? Kime bağırıp kimi çağıracağız? Gerçekleri teşhis etmekte geç kaldığımız için, kendimize de tutacak mıyız aynaları?

Açıkça adam kayıran, bozguna gerekçe olarak; "nasipten öte yol yok" diyen Montella'ya, "o koltuk herkese nasip olmayacak kadar görkemli bir koltuktur" desek ne fayda! Zamanında fark etmediğimiz yanlışları şimdi doğrulasak neyi kurtarabiliriz? Geleceği mi? Hayatta tahammül edilemeyecek en önemli gerçektir korkaklık! Bir şeyi kazanmak için çok şeyi kaybetmek gerekmiyor. Golcümüz yokmuş. Üretseydik. Olanları oynatacak cesareti gösterecek adamlara el verseydik. Milli kadroya adam seçerken emeğe ve yeteneğe değil, oynadığı kulübün formasına ve 'özel şartlara' bakılırken, dün sustuklarımızı bugün niye konuşuyoruz?

Gerçeklere yabancı olanlar, yabancı futbolculara kurban olurken, bu saatten sonra sızlanma metoduyla futbolda ancak gözyaşı kanalları dolar kasalar boşalır. O yüzden yabancı çöplüğünde hiç kimsenin 'gözüme çöp kaçtı' demeye hakkı yoktur. Bundan sonra ne olacak? Hiçbir şey! Birkaç gün sonra her şey unutulur, ligimiz için yeni fallar açılır yeni dilekler tutulur. Ondan sonra 'birbirimizi yemekte' kim tutar bizi!

Dipnot: Futbolculara verdiğimiz değeri her maçta yüreğini ortaya koyan voleybolcu kızlarımıza verebilseydik keşke!

Mesaj!

Fenerbahçe yeni teknik direktörünü açıkladı; İsmail Kartal. Ne diyelim 'hayırlı olsun.' Her şeyden önemlisi ömrü uzun olsun. Yeni sezon; 'dış güçler' masallarının sonu olsun, 'iç güçler' gerçeğini örtbas etmek isteyenlerin de yolu açık olsun.

Aziz Yıldırım'ın elbette bildiği bir şeyler vardır. Hayat adına tüm hesapları kendi ödemiş bir başkanın, başkalarına hesap ödettirmediği ortadayken, kendisinden önce yapılan yanlışları düzeltmek gibi bir görevi üstleneceğini de umarım, teknik adam tercihinin bu yönde olduğunu da!

Aziz Yıldırım'ın yokluğunda kullandığım bir cümledir. "Bir şampiyonlukla bütün meseleyi halledeceğini düşünmek şampiyonluğu kaçırmaktan daha derin bir yaradır. Ama ne yazık ki Fenerbahçe'de özne transferdir özne paradır." Çuvalla transferi sihirli küre olarak görenlerin göremediği gerçekler vardır ama unutulmasın ki kaç sezondur bütün yanlışlıklar; transferde yolunda gideceği varsayılan yanlış yolcularla gerçekleşmiştir. O futbolcular bu kulübe bursla gelmedi çuvalla para alarak geldiler. Kendileri istediklerini aldılar ama kendilerinden istenen hiçbir şeyi vermediler, üstelik beş karış suratla!

O yüzden takımda gelmesi gerekenlerden önce gitmesi gerekenlerin hesabı görülmeli. Geçen sezon ruh ölümü gerçekleşmiş olan futbolcuların dirilmesi için harcanacak çaba gençlere verilmeli! Ama kimse bir yere gitmiyor da yeni sezon için kıyafet diktiriyorsa diyecek sözümüz bellidir. "Gençliğin tohumuna güven duyulmalı çürümüş yabancı otlara değil."

Ne büyük utançtır ki kulüpleri güdümüne almak isteyen ya da yöneticiler tarafından beslenen sosyal medya düzeni mevcut. Eskisi gibi olan hiçbir şeyimiz kalmadı artık. Futbolun zamane şartları her yana hükmederken gözden çıkarılmış değerleri savunmak zordur. O yüzden sosyal medyanın yağ kazanları da yöneticilerin istediklerini yazanları da boldur. Gerçeklerin tarafını tutanlarla 'kendi defterini' tutanlar arasındaki fark günümüz medyasının resmi belgesi olmuştur. Aziz Yıldırım'ın dik başlı yanının böyle bir düzene prim vermeyeceğini umarken, bizler sevdası sömürülen çocukların tarafında olacağız, yanlışlara alkış tutanların tarafında değil.

Birbirine omuz vermiş insanların fotoğrafları en fazla sararır ama asla kararmaz! Fenerbahçe Kulübü'nün duvarlarında asılı duran tarihi fotoğraflar bunun en güzel kanıtıdır. O fotoğraflara ışık tutmaya bile gerek yoktur, güneşin sarısı oradadır. Mesajı vermişimdir umarım!

Yarın Paraguay'la karşılaşacak olan milli takıma gelince, bizim takım bu takımı yener ve gruptan çıkar. Sonrası kendilerine kalmış, verecekleri mücadeleye. Çünkü sahaya yürek koymak, yetenekten de değerlidir. Hesap sormaktan bahsedenlere gelince; bellekler insanların önce kendisiyle hesaplaşmayı zorunlu kılar. Biz buna 'aynaya bakmak' deriz. O yüzden "hafıza bankası vicdandaki hesapları sıfırlamaz." Hele gerçekler hala gözümüzün önünde duruyorsa!

Hayatın her yıl biraz daha zalim bir hal aldığı ülkede, onurlu yoksullar günlük ekmek maliyetini hesaplar. Birçoklarının ne umutları kalmıştır ellerinde ne işleri. Arkası sağlam ağaların dokunulmazlığı vardır; ayaklarına gelir 'hesabınız ödendi' pusulasıyla suçlu siparişleri. O yüzden hesap sorulmayan bütün kötülükleri Allah'a havale ediyoruz. Sanırım bu cümlelerdeki mesajım da anlaşılmıştır.

Vicdan ihlali!

Milli takımın Avustralya maçında gördüğü hasarın kanıtı sahaya sürülen kadroda aranıyorsa, bu kadro ele verdiklerinden fazlasını sonraki maça saklıyor da endişeler tavan yapıyorsa, Kenan Yıldız gibi biri koca devre kenarda bekletilip, kendini geliştirmek için kılını bile kıpırdatmayan Kerem Aktürkoğlu gibi birine 85 dakika ayrıcalık tanınıyorsa, Montella'da "vicdan ihlali" sezinlemek haksızlık sayılmasın!

Futbolda sahada ne verirseniz onun karşılığını alırsınız. Takımda eksik olanı rakibiniz fark ediyor da siz fark etmiyorsanız, rakibin fiziki durumuna karşı teori geliştirmiyorsanız, eleştirilerin de kusuruna bakmayacak, hatta Japonya-Hollanda maçını izleyip ardından da aynaya bakacaksınız!
Sahip olduğunuz koltuğun anlamı da bunu emreder, teknik gelişimin kuralı da!

Bir şeyleri kazanmak için çok şeyleri kaybetmek gerekmiyor. 24 yıl sonra katıldığımız ve millet olarak ayağa kalktığımız bir turnuvanın ilk maçında, öznesi ve ruhu cesaret olması gereken milli takım, korkuların ve yanlışların ele geçirdiği bir anlayıştan ibaret olamaz.
Bunun hesabı öncelikle Montella'dan sorulur. Eskiden haksızlığın kapılarına siyah çelenk bırakılırdı, Montella böyle devam ederse, o çelenk yurda dönüşünde boynuna takılır!

Rakibin futbol oynamasına izin vermeden kalitenin en hasını sergilemektir takım olmak. Fas takımını izledik. Brezilya gibi bir dünya devine futbol dersi verdi. Avrupa'da yeri göğü inleten kulüp takımlarına yeni futbolun şifresini verdi. Çabukluk, zeka, özgüven ve teknik kapasite bir araya gelince Brezilya'yı bile toz etmek mümkün oluyormuş demek.

Bunlar tesadüfen oluşmuş gerçekler değil. Onlar 'yabancı masallarıyla' uykuya dalmadılar. Fas'ın özüne dönük yatırımları yıllar önce başladı.
Altyapıda krallık kurdular, günü değil geleceği kurtarmak adına sistem kurdular. Şimdi karşılığını almaları da sebepsiz değil, bütün dünyanın Fas'ı yeniden izlemek için can atması da!
O yüzden bizler bireyleri tartışıyoruz, onlar takım ruhunun ne demek olduğunu bütün dünyaya gösteriyorlar!
Bizler transferde ödenen ücretlerle 'Avrupa seviyesine geldik' diyoruz, nadiren yetiştirdiğimiz gençleri saha içinde kullanmayı bile beceremiyoruz.

Gelelim bizim çocuklara. Bizler yiğidi öldürmeden hakkını vermeyi severiz.
Ama ülkeyi temsil etme şartlarında kendilerine verilenin karşılığını vermelerini de kayıtsız şartsız onlardan bekleriz.
Milyonlarla oynayan her futbolcu böylesine bir sonuçtan sonra eleştirileri kaldıracak kadar güçlü olmalıdır. Yoksa saçlarının boyasına karşılık maden işçilerinin yüzündeki kömür izlerini hatırlatırlar adama! Ondan sonra da 'biz size ne yaptık' diye sorarız.
Cevap ortada; 'her şeyi'. Peki sizler ne yaptınız? Cevap; 'hiçbir şey!' Kendisine ayrıcalıklı davranan bir teknik adama karşı değil, ülkesine karşı mahcup olmanın bedeli olmalıdır.
Bir şeyler gitti mi gider. Geri dönmesi imkansızdır. "Bizim çocuklar" diye sahiplendiğimiz futbolcular, eleştirildiği için değil daha iyisini yapmadığı için kahrolmalı ve kalan maçlarda her şekilde var olmalı!

"Yumurta kapıya sıkışınca sarısı mı önemli yarısı mı?" diye sorgulamanın gereği yok. O yüzden kalan maçlarda ya aslanın ağzından alacaksınız lokmayı ya da kafanızı aslanın ağzına sokacaksınız! Yurda döndüğünüzde omuzlarda taşınmak için başka bir şansınız olduğunu zannetmiyorum!

Ahde vefa!

Bazı koltuklar gerçek sahibini bekler. Bütün ihtişamıyla ayakta duran sevdanın ve mazideki mücadelenin aşkına zaman ahde vefa zamanıdır. Fenerbahçe kongre üyeleri Aziz Yıldırım'a o vefayı gösterdi. Kendisinden daha büyük vaatlerle karşısına çıkan ama asla güven vermeyen başkan adayını uzak ara yenmiş olmak; Aziz Yıldırım'ın bu kulüpte bıraktığı derin izlerin, geçmişte verdiği mücadelenin karşılığıdır.
Başkan seçildikten sonraki konuşmasına baktım da gözlerinde o çocuksu halinin yansıması vardı. Adres sorduğunuz zaman tarif edeceği yere kadar sizinle yürüyen insan bakışı.

Kaçan şampiyonluklar için konulan tanı; Fenerbahçe'nin çaresiz yönetim yanı! Gördük ki yıllar su gibi akıp gidiyor. Konuşma balonlarını ıslak cümlelerle doldurmakla zaman geçiren başkan modelleri Fenerbahçe'nin yıllarını aldı. Sürekli 'dış güçler' masalının arkasına saklanıp, kendi içindeki yanlışları ve sahadaki ruhsuzluğu görmezden gelenler sadece tribüne oynadı.
İçinizdeki yanlışları örtbas etmek için hep başkalarını suçlayarak nereye gidebilirsiniz ki. Ancak yerinizde sayarsınız! Fenerbahçe de öyle yaptı.

O yüzden Aziz Yıldırım seçim sonrası konuşmasında kendisini alkışlayan taraftarlara bir mesaj verdi sanki. "Gökte size ait yıldızı aramak yorar insanı, yorulun her şeye değer.
Geleceğe yürümek isteyenler için dağda bile yol açılır. Beraber yürümek tutkunuz ayaktaysa eğer." Bütün tribünler ayaktaydı ve mesaj yerine ulaşmıştır diye düşünüyorum.

12 yıllık beklenti hırs topuna dönüşmüş olsa da zaman sükûnet ve huzur zamanıdır. Zaman gerçeklerin derinine inmenin de tam zamanıdır.
Kapıları açan inanç ve sadakattir, futbolu özne yapan da takım ruhudur.
O ruhun yıllardır askıya alındığı ve formanın içinde ruhsuz bedenlerin dolaştığını gördük. İşin püf noktalarını öğrenmek profesyonel olmaktan ve aldığı parayı hak etmekten daha değerli hale geldi. Nice etiketli yabancı kulübede bacak bacak üstüne attı, niceleri aldığı paranın üstüne yattı.
Onlara toz kondurmayan yöneticiliğin verdiği hasarı ve bütün suçu rakiplerine yükleyip aynaya bakmayı reddeden yönetim sistemini de gördük.

Eskici dükkanı dolu olabilir ama Fenerbahçe'de 12 yıllık özlemin yolunu açmak için önce cesur, yürekli ve yönetimin uydusu olmayan bir teknik adama ihtiyaç var. Ardından yabancı futbolcu çöplüğünün temizlenmesi gerekiyor. Formasıyla ilişkisini kesenlerin biletini kesmek o kadar kolay olmayacak. Bu da çuvalla para demek.

O yüzden transfer edilecek futbolcuları da yöneticilerin değil teknik adamın belirlemesi gerekirken, menajerlerin iştahına mahsuben, "nakit duygularla vakit geçirmenin modası geçmeli" diye düşünüyoruz.
Ya da öyle olmasını umuyoruz.
Şampiyonluk ateşini yellemekle avuçlar dolusu kül olmuş parayı "sevda yangını bellemek" arasında sorulması gereken hesaplar var.
Herhalde sorulacaktır!

Gerilimle beslenmek Fenerbahçe'nin en büyük rakibidir. Bunu körükleyen medya sistemi ve buna çanak tutan yönetim biçimi içteki çürümenin asıl sebeplerinden biridir.

Yeni sezonda Fenerbahçeli futbolculara yakışan en anlamlı gerçek;
"aynı aşkın savaşçıları" olduğudur!
Aziz Yıldırım eski yanlışların izinden yürümeyi reddeder. Öyle umuyorum.
Çünkü başkalarını 'tahrik' edenlerin aslında kendilerini 'tahrip' ettiklerini yıllardır izliyoruz. Ve o yüzden diyoruz ki; sazlar da değişmelidir sözler de.

Borç!

Fenerbahçe'nin hafta sonundaki seçimi; koltukların sahibine olan sadakatini oturduğu koltuğa gösterecek bir başkanı seçmek üzerine olmalı. Çünkü günü kurtarmakla geleceği harcamak arasındaki başkan modellerinden Fenerbahçe'nin neler çektiğini yıllardır izliyoruz.

Bu takımın öncelikle cesur bir teknik adama ihtiyacı var. Çuvalla para harcatıp saltanat sürmeyi amaçlayan ağalara değil. Şimdi sosyal medyada gazlama istasyonları mı çalışacak yoksa "eskici dükkanında" bekleyen yerli isimlere mi sığınılacak yine?

Kaç sezondur gerçek anlamda golcü açığının neden kapanmadığı gerçeği soru işaretinin çengelinde asılı duruyor. Ödenen milyonlarca doların hesabı yok. Yeni sezon için yine yaşlı ve pahalı ceketler o çengele asılacaksa, hayallerin arasına reklam mı alınacak, yoksa hazırlıksız yakalanmanın yeni bedeli mi ödenecek?

Oynadıkça değer kaybeden futbolcular için eski mektupların iyi okunması gerekir. O mektuplarda ders niteliğinde sözler vardır; "bir elinde çiviyle dolaşıyorsan diğer elinde çekiç olmalı." Bu cümledeki mesaj; "yabancılar için transfer bataklığı icat edileceğine genç futbolcular için birkaç çivi çakılsa fena mı olur!" Cevabımız hazır. "Korkak teknik adamlarla böyle şeyler ancak filmlerde olur!"

Eldeki kadronun anlamlı birkaç takviyeyle yeterli olacağı ortadayken, Fenerbahçe'de futbolculara toz kondurmayan yanlış sistemin oturduğu yerden ayağa kalkması. Çünkü saha içindeki ruhsuz hallerin sebebi bile saha dışındaki güçlerde aranırken, futbolcular da keyfine baktı. Kendileri istediklerini aldı ama kendilerinden bir şey istenmediği için onlar da her şeyi oluruna bıraktı.

Bir kitapta okuduğum tırnak içindeki satırları, sorumsuzluğa örnek göstermek adına bir kez daha kullanmak zorundayım. "Herkesin yapması gereken önemli bir işi vardı, herkes herhangi birinin bu işi yapabileceğini düşünüyordu ama hiç kimse herkesin hiçbir iş yapmayacağının farkında değildi. Sonunda herkesin yapması gereken bir işi hiç kimse yapmadığı için Fenerbahçe kazanması gereken birçok şeyi kaybetti."


Fenerbahçe'nin "çubuklu ruhuna" saygı duyanların, yeni sezonda yapmaları gereken ilk iş; kaptanlık bandını Skriniar'ın kolundan almak olmalı. O bantla elini kasıklarına götürüp rakip tribünlere gösteren birine arka çıkan varsa, ben de onlara Lefter'in, Can Bartu'nun kolundaki kaptanlık bandını gösteririm. Fenerbahçe'de kaptan olmak asaleti emreder! Bu konuyu önemsiz gören varsa tarihini inkar eder!


Gelecek programın adı umut olsa da gerçekte niye kaybettiğini doğru anlamaktır hayat. Yıllardır taraftarın sevdasına dert üfleyenler, transfer masallarından ziyade Fenerbahçe'nin yeniden ayaklanmasına yönelik eylem planlarını açıklasınlar. Bu kulüp yanlışların müzesi değildir ve hayallerin tahtına oturmakla gerçeklerin inşaatına başlamak arasında harcanacak zaman yoktur! Geleceğe dökülmeyen harçlar yeteri kadar ödenmez borçlar bıraktı zaten! Aşk her şeyden büyüktür. Fenerbahçe'nin büyük düşlere yürümesini değil koşmasını beklemek gerçek Fenerbahçe taraftarının bu kulüpten alacaklı olduğunun resmi belgesidir. Pazar günkü seçimden sonra kim gelirse gelsin bir zahmet önce bu borcu ödesin! F hakki.yalcin@fotomac.c

Parola!

Fenerbahçe'nin yeni başkan seçiminin hazırlıkları sürerken, vaatlere ve söylemlere bakıyorum. Başkan olmayı yeterli saymakla, bol keseden atmak arasında her zamanki duruş. Fenerbahçe'nin öznesi şampiyonluk; o yüzden acelesi var. Çünkü taraftarın sabrının sonuna gelindi. Ama buralara gelinirken, takımın borcunun hangi boyutlara getirildiğini düşünen yok. Bunun vebali şampiyonlukla ödenecek kadar hafif değil. Comolli'nin kulakları çınlasın!
Bu ülkede yabancılar bölünerek çoğalır, yerli gençler çürütülerek azalır. Gençlerin direncini arttıracak ve futbola asalet katacak değerler, yabancı bataklığında biriken borçlarla takas edilmiştir. Neymiş, yabancılar azalırsa yerlilerin fiyatı artarmış. O zaman yerli gençlerin üretimine yatırım nerede? Yerlilerin fiyatı artıyorsa, menajer gazlamasına gelmenin alemi ne? Kimse kusura bakmasın; "altyapıya değer vermeyen üstyapıya çuvalla para verir" cümlesinde kulüp yöneticilerinin çoğu "menajer" kılığındadır.
Yıllar önce yazmışım. "U17 Milli Takımı'nda Kenan Yıldız adlı harika bir futbolcu var. Bayern Münih altyapısından çıktı. Avrupa'ya gitme ihtimali büyük. Birkaç yıl sonra milyon dolarlık bonservis bedeliyle medyamıza manşet olur. Oysa bu delikanlı Fenerbahçeli yöneticilere tavsiye edildi. Koca Fenerbahçe'de böyle futbolcuları arama ve tarama ekibi yok mu? Varsa hatır gönül işine mi soyunuyorlar? Kenan Yıldız'ın yaşını mı küçük buldular, kendilerini mi büyük gördüler?"
Yabancıya karşı değilim ama istiap haddini aşan anlayışa ve avantayı lehimleyen kumpaslara karşıyım. Ne acıdır ki yabancılar olmazsa futbolumuzun ödü patlar. Milyonlarca dolar para ödenen adamların mücadele ruhunu ikiyi katlamasını bırakın, "geldiği kulüpteki kadar oynasın yeter" deriz ama göremeyiz. Şimdi Liverpool'dan ayrılan Salah konuşuluyor da posası çıkmış haliyle Fenerbahçe'den sadece para kazanacağını söylersek aceleye mi gelmiş oluruz, yoksa erken uyarı mektubu göndermiş olmakla huzur mu duyarız?
Futbol emek ister, yürek ister, şantiyesinde işçi olarak çalışacak adamlar ister. Gelen yabancının ünlü ya da pahalı olması önemli değil, önemli olan karakterli olması. Karakterli bir teknik adam transferleri yöneticilerin yaptığı bir kulübe niye gelsin! Teknik direktörü belirlemeden transfer uzmanı kesilenlere soralım; "alınacak futbolcuların yeni teknik direktörün sistemine uyup uymaması sizi ne kadar ilgilendiriyor?" Teknik direktörün hükmü sadece etiketinde mi, yoksa başkanlık makamının güdümünde olması yeterli mi? Fenerbahçe'nin öznesi; transferde uzak ara şampiyon olmak mı yoksa gerçek anlamda bilinçli transferler yaparak şampiyon olmak mı? Çünkü transferde parayı alıp formayı öpmekle sahada mücadele etmek arasındaki adamlık farkını geçen sezonlarda fazlasıyla gördük.
Nerede bir Fenerbahçe taraftarı karşıma çıksa, "bu sene olur mu abi?" diye soruyor. Ben cevap vermeden arkasını getiriyor. "Çok özledik be abi." Ben de karşılık veriyorum. "Özlemek güzeldir ama sorguyu da peşinden getirir. Sevdanı da sorguluyor musun?" Beni yıllarca takip etmiş biriyse eski cümleler hatırında; "sen hep yazardın Hakkı Abi, Titanic batarken orkestra sonuna kadar çaldı" diye. O cümledeki öznenin her şartta destek amaçlı olduğu, sorgulamanın da desteklerin en kralı olduğu gerçeğini hatırlatırken asıl meseleye geliyorum. "Eskiden Fenerbahçe Kulübü'nde parola asla unutulmazdı!" Gülümsüyor, "anladım abi" diyor, teşekkür edip giderken arkasından sesleniyorum. "Unutma, yanlış başkan seçildiğinde başlar asıl hikaye!"

Bu bayramda da!

Yarın yüreğin iki dirhem bir çekirdek olsun. Sabah güneşine bak içini aydınlat. Sosyal medyada kin kusanların derdi futbol değil popülerlik. Tek geçim kaynakları yalan ve yüksek tansiyon! Oysa güç sende, çıkar onları hayatından. Bırak yüreğini bir rüzgarın eline. Yarın umutlar tam pansiyon! Her şey son hızla kirlenirken birinciliği nefret almış alkışlanıyor. Sen inadına kardeşlik türküsü tuttur, çocuğuna insanlık onurunu ve barış için savaşmayı öğret. Özgürlüğün cesaretini hisset, korkuyu korkut.
Hiç kuşkun olmasın ki yetimin, öksüzün kanını emerek dünyaya kazık çakacaklarını düşünenleri de kazığa oturtacaktır hayat. USA patentli valizlerden çıkan ve itibar gösterilen kurtçukların da hesap günü gelecek. Sen bir deniz kıyısındaki taşın üstünde otur gönül tahtına. Bir çay içimlik mola ver kendine ya da oltanı sal denize ne çıkarsa bahtına. Yalan ve iftiranın hak sayıldığı karanlık bir düzendeyiz. İyiliğin kötülüğe bu kadar kolay yenildiğini belki de hiç görmedin. İşin kolayına kaçanlarla kötülüğe yer açanlar arasında senin yerin yok. İplerini sahibine uzatan kuklalar iyi kazanıyormuş, sen borçlarınla gurur duy. Unutma, yere düşeni kaldırmak da her insanın boynunun borcu.
Taraftarlığın kendi şanı var. Kendinde anlam aramak istiyorsan asaletini ve yüreğini yokla, sadece insan olduğunu bil. Senin gibilerine "eski moda" diyebilirler sakın dert etme. Eskisen de kendin ol. Yeni moda insanlar kendilerinin iyi olmasından ziyade başkalarının hayatının kötü olmasını seviyor. Yeni moda insanlar "haram tarlasında" paraya para demiyor. Bırak ne derlerse desinler. Unutma ki vicdan insanın kara kutusudur, para kutusu değil. Sen Allah'ın kulusun, insanlığın doğasına asla ihanet etme. "İyiler mutlaka kazanır" yazar sefaletin duvarlarında. Bu düşünceyi iyileri uyutmakla görevli kötülerin ürettiğini bil ama kötülere özen duyma. Ne lüks hayat süren züppelerde gözün olsun ne de kara parasıyla hava basan yarasalarda. Tarihe hile karıştıran çoktur sen onlardan olma. Alın teriyle kazanılmamış hiçbir şeyi de kazanmış sayma.
Tuttuğun takımın renklerine sevdalı olabilirsin ama dünyanın kirinden yeni renkler yarat. Umut ne güne duruyor. Düşlerini maviye boya; eğer çocukları özlemleriyle buluşturacak aydınlık bir dünya hayalin varsa, unutma ki düşlerin de kalbi var. "Ver elini hayat" diye haykır, çocukların elinden tut. Hiç olmazsa bayram gününde! Birkaç yıl önce bir bayram günü üstü başı biraz dökük bir adam çıkmıştı karşıma. İfadesi insancıldı, bir sigara istedi, içmediğim için bir paket sigara almak ihtiyacı hissettim. Utanarak "sizin gibiler pek kalmadı" dedi, "vardır" dedim "onlar da misafirini bekliyordur!"
Saygıda kusur etmemeye özen gösterirken ne iş yaptığını sordum. "Meleklerim var" dedi, "arada bir şeytana pabucu ters giydiriyorlar!" Bir duygu derinliği içinde olduğu belliydi. Başkalarının "deli" dediklerine ben her zaman "özel insan" derim. Ve beni doğrulayan bir cümle patlattı; "gökyüzüne tırmanırken belki zorlanıyorum ama yolunu bulan şerefsizler gibi ayağa düşmüyorum!" Gençlik yıllarında bir tavşanı varmış niyetçilik yapmış. "Sonra ne oldu?" dedim, "tavşanım ölünce niyetimi bozdum" dedi. "Kötü niyetli birine benzemiyorsun" dedim de "beni nasıl görmek istediğine bağlı" diye karşılık verdi. Bayramını kutlayıp gittikten sonra düşündüm de Allah böyle insanları çıkarsın karşımıza. Bu bayramda da.

Aziz Yıldırım

Bu yazıyı Fenerbahçeli bir futbolcuyu eleştirdiğim dönem, kulüp tarafından hakkımda yayınlanan bildiriye karşılık yazmıştım. Şimdi bir kez daha yayınlama ihtiyacı duyduysam, Aziz Yıldırım'a duyduğum saygıya mahsubendir.

Aziz Yıldırım, Türk futbol tarihinde bir kulüp başkanından ötesidir. Her türlü kumpasa haykırmanın sesi, aydınlık duruşun simgesidir. Fenerbahçe'yi kendisinden çok sevmiştir ve haksız yere hapiste yatarken bile hiçbir kulüp başkanı onun kadar dik durmamıştır. Aziz Yıldırım taraftarın gönlündeki sevdanın mimarisi adamlığın ta kendisidir.

Sevdasını bile yiğitçe yaşadı. Denizli'de kaybedilen şampiyonluktan sonra istifa etmişti de sanırım onun için en hüzünlü cümleyi o zaman kullanmıştım. "Bir başkan gitti, giderken gözlerinin kıyısı bile sarı lacivertti." Sonra taraftarlardan gelen baskıyla görevine döndüğü yaz mevsiminde ona yakışan cümleyi bulmakta hiç zorlanmadım. "Yazın dağlardaki kar erir diye dağların heybeti kaybolur mu?"

Kendine göre bir felsefesi vardı, kimse onun kadar yürekli ifade etmedi gerçekleri. Kurulan kumpaslara karşılık "Fenerbahçe bir kaledir" demişti, "asla teslim olmaz." Bu cümlenin ardından ben devam etmiştim; "hiçbir güç bu sevdanın önünde barikat kuramaz ancak tuzak kurabilir!" O tuzaklar her biçimde kuruldu.

31 yıldır bu köşede yazıyorum, Fenerbahçe'yi alkışlarken de eleştirirken de neye inandıysam onu ifade ettim. O yıllar yazmışım. "Şike soruşturması tarihe; bir kulübe yapılan en büyük haksızlık olarak geçti. Bir adamın ömründen kasten çalmak, bir kulübü ele geçirmek konulu sinsi operasyon! Sonrası? Yok yere hapiste yatan bir başkan ve çalınan yıllar. Ardından Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım'ın onurlu mücadelesi. Bu mücadele sadece hukuksuzluğa karşı değil, o dönem sistemden nemalanan ikiyüzlü büyüklere karşı da verilmiş bir mücadeleydi.

O zamanlar hain örgütlenmenin tetikçiliğini yapan adamlar medyada yargıda neredeyse her yerde dokunulmazdı. Aziz Yıldırım hapse girdiğinde FETÖ'cüler ve saz arkadaşları fasıl düzenledi. Onlar siyasetin de futbolun da içine girdiler, suçlanmamak için suçlayanların saflarını oluşturdular. Masum insanların hapse girmesinin vebalini bile gurur saydılar. Hepsinin boyası aktı foyası ortaya çıktı ama bazıları korundu ve kollandı. Öylesine kalleş şartlarda bile onlara karşı dik duran Aziz Yıldırım, sadece Fenerbahçe'nin değil ülkesinin de neferiydi. Çünkü zulme razı olmanın, dövüşmeden hayatı terk etmek olduğunu herkesten iyi biliyordu. Kök salan adaletsizliğin yarın çocuklarımızı vuracağını bildiği gibi.

Hiçbir sivil toplum örgütünün Fenerbahçe taraftarı kadar etkili olmadığını o zamanlar gördük. "Adalete Fener Yak" kampanyasında imza sayısı milyonları aştı. Binlerce insan sokaklarda yürüdü. Taraftardaki sevdanın kaynağı haklı mücadeleydi ama bunda Aziz Yıldırım'ın onurlu duruşunun etkisi büyüktü.

Benim kişisel tarihimde Aziz Yıldırım'ın özel bir yeri vardır. Yıllarca doğrularını alkışladım, yanlışlarında karşısına dikildim. Sadece bir kere telefon açıp sitem etti. Benim de haksızlık ettiğim olmuştur, ikimizin de canı sağ olsun! Ben Aziz Yıldırım'ı başkanlığı kadar yürekli duruşuyla sevdim. Kimse kusuruma bakmasın ama ben Fenerbahçe'yi Aziz Yıldırım'la sevdim.