CANLI
SKOR
Murat Özbostan

Murat Özbostan

Yıldızlarla değil, kimlikle kazanmak!

Türk futbolunda her sezon aynı tartışma başlıyor: Kim daha iyi transfer yaptı? Kim daha pahalı kadro kurdu? Kim daha büyük yıldızı getirdi? Ve bundan sonra ne olacak.. Fenerbahçe ve Galatasaray bu yarışın doğal olarak merkezinde. Ekonomik güçleri, kadro derinlikleri ve şampiyonluk beklentileri onları her sezon favori konumuna taşıyor kısmen. Ancak Beşiktaş'ın bu yarışta yeniden söz sahibi olabilmesi için başka bir yola ihtiyacı da var. Transferler dışında! Beşiktaş'ın sorunu hiçbir zaman yalnızca oyuncu kalitesi olmadı. Asıl mesele, o oyuncuların nasıl bir futbol fikri içinde bir araya getirileceğiydi. Yeni teknik direktör Vincenzo Italiano'nun gelişi bu açıdan kritik bir dönemeç. İtalyan teknik adamın önündeki en büyük görev, sadece kazanan bir takım oluşturmak değil; Beşiktaş'ın ne oynadığını herkesin anlayabileceği bir kimlik yaratmak. Büyük kulüplerin farkı burada ortaya çıkar. Galatasaray ve Fenerbahçe bugün sadece kadrolarıyla değil, yüksek beklenti kültürleriyle de yarışıyorlar. Beşiktaş'ın onlarla mücadele edebilmesi için aynı yolu kopyalaması gerekmiyor. Kendi güçlü tarafını yeniden oluşturması gerekiyor.

Peki bu kimlik nasıl oluşacak? Öncelikle sabırla. Ancak Türkiye'de sabır kelimesi çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Sabır, başarısızlığa sınırsız kredi vermek değildir. Sabır; bir planın arkasında durmak, o planın gelişmesi için gerekli zamanı tanımaktır. Beşiktaş'ın son yıllardaki en büyük problemi, her kötü sonuçtan sonra yeniden başlama alışkanlığıydı. Teknik direktör değişti, oyun anlayışı değişti, transfer politikası değişti. Her yeni dönem, önceki dönemin izlerini silmeye çalıştı. Oysa başarılı kulüpler süreklilik üzerine kuruludur. İtaliano'nun burada yapması gereken ilk şey, oyunculara net roller vermek olmalı. Takım hangi bölgede baskı yapacak? Topu kaybedince ne yapacak? Hücumda hangi alanları kullanacak? Savunmada nasıl pozisyon alacak? Bu soruların cevapları belli değilse, iyi futbolcular bile birbirinden kopuk görünür. Beşiktaş taraftarı haklı olarak başarı ister. Çünkü bu kulübün tarihi başarılarla doludur. Ancak yeni bir takım kurulurken her maçın sonucunu değil, gelişim çizgisini de değerlendirmek gerekir. Bu, "hedefsiz sezon" demek değildir. Büyük kulüpler her zaman kazanmak için oynar. Ancak bazen şampiyonluğa giden yol, önce sağlam bir takım olmaktan geçer. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin ekonomik avantajı ortada. Beşiktaş bu farkı yalnızca para harcayarak kapatamaz. Daha akıllı planlama, daha doğru oyuncu seçimi ve daha güçlü bir oyun kültürü kurması gerekir. Beşiktaş'ın sorusu artık "kimi alacağız?" olmamalı. Asıl soru şu olmalı: "Nasıl bir takım olacağız?" Bu soruya doğru cevap verilirse, siyah-beyazlılar Galatasaray ve Fenerbahçe'nin karşısına sadece forma olarak değil, oyun olarak da çıkabilir.

Beşiktaş için tek seçenek var: Sabır

Beşiktaş, uzun yıllardır özlediği istikrarı yakalayabilmek adına bu yaz transfer döneminde dikkat çekici hamleler yapıyor. Siyah-beyazlı yönetim, eksikleri doğru analiz ederek nokta atışı transferlerle kadroyu güçlendirmeye çalışıyor. Henüz transfer dönemi tamamlanmamış olsa da ortaya çıkan tablo, Beşiktaş'ın bu sezon iddialı bir takım kurmak istediğini net şekilde gösteriyor. Son yıllarda takımın en büyük problemlerinden biri kaleci mevkiiydi. Ersin Destanoğlu'nun ardından yaşanan belirsizlik, savunma güvenliğini de olumsuz etkiledi. Yönetim bu sorunu çözmek adına önemli bir adım attı ve Almanya futbolunun yetiştirdiği kaliteli kalecilerden Nübel'i kadroya kattı. Üstelik Beşiktaş bununla da yetinmedi. Doğan Alemdar transferiyle kaleci rotasyonunu da güçlendirdi. Genç, gelişime açık ve geleceğe yatırım niteliğindeki bu hamle, sadece bugünü değil yarını da planlayan bir yönetim anlayışını ortaya koyuyor.

SALİH KALİTE KATACAK
Görünen
o ki Beşiktaş, uzun yıllar yaşayabileceği kaleci sorununu büyük ölçüde geride bırakmaya hazırlanıyor. Orta sahaya yapılan Salih Özcan transferi de en az kaleci hamleleri kadar değerli. Yerli statüsünde olması önemli bir avantaj sağlarken, Avrupa'da edindiği tecrübe ve oyun disipliniyle Beşiktaş'ın merkezine kalite katacaktır. Mücadele gücü yüksek, oyunun iki yönünü oynayabilen bir futbolcunun takıma katılması, teknik ekibin elini de ciddi anlamda rahatlatacaktır. Transfer çalışmalarının en önemli ayağı ise santrfor bölgesi. Lukaku ismi gündemde ve görüşmelerin devam ettiği konuşuluyor. Elbette böyle büyük transferler kolay sonuçlanmıyor. Ancak Beşiktaş'ın bu seviyede isimlerle anılması bile kulübün yeniden büyük hedefler koyduğunu gösteriyor. Şurası unutulmamalı ki Beşiktaş'ın son yıllardaki en büyük sorunu sadece kadro kalitesi değildi. Sürekli değişen yönetimler, teknik direktör istikrarsızlığı ve yanlış planlamalar kulübün yarıştan uzaklaşmasına neden oldu. Böylesine yıpratıcı bir sürecin ardından başarıyı bir anda beklemek gerçekçi olmaz. Kalıcı başarı için sabır, doğru planlama ve istikrar şarttır. Bu noktada belki de Beşiktaş'ın en büyük transferi sahadaki futbolculardan biri değil, kulübenin başındaki teknik direktör olacaktır. İtaliano, çalışkanlığı, enerjisi, hırsı ve modern futbol anlayışıyla takıma yeni bir kimlik kazandırabilecek bir isim görüntüsü veriyor. Kenarda oyunun içinde yaşayan, takımına sürekli müdahale eden ve kazanma arzusunu oyuncularına hissettiren yapısıyla Beşiktaş'ın yeniden ayağa kalkmasında önemli rol oynayabilir.

GS VE FB FAVORİ AMA!
Bugün
Galatasaray ve Fenerbahçe ekonomik güçleri ve oturmuş kadrolarıyla yarışın doğal favorileri olabilir. Ancak doğru transferler, doğru teknik adam ve sağlanacak istikrar sayesinde Beşiktaş'ın bu yarışın dışında kalacağını düşünmek büyük hata olur. Şimdi siyah-beyazlı camiaya düşen en önemli görev sabırlı olmak. Yeni kurulan bir takımın zamana ihtiyacı vardır. Taraftarın desteği, futbolcuların özgüveni ve teknik ekibin çalışma ortamı için belirleyici olacaktır. Eğer bu sabır gösterilir ve istikrar korunursa, Beşiktaş yeniden şampiyonluk yarışının en güçlü adaylarından biri haline gelebilir. Çünkü büyük başarılar, günü kurtaran hamlelerle değil, doğru planlanan projelerle gelir.

***


PSİKOLOJİ FUTBOLUN ANA DAMARI OLDU!
Galatasaray'da yaz aylarının değişmeyen bir klasiği var. Takvim transfer dönemini gösterdiği anda tribünlerde, sosyal medyada ve televizyon ekranlarında aynı soru yankılanmaya başlıyor: "Nerede bu transferler?" İşin ilginç yanı, bu telaş artık kulübün geleneklerinden biri hâline geldi. Okan Buruk'un yıllar önce söylediği, "İyi ki transfer dönemi bitti, rahatladık" sözü aslında her şeyi özetliyordu. Çünkü Galatasaray'da transfer dönemi, sadece futbolcular için değil; teknik heyet, yönetim ve taraftar için de ciddi bir stres sınavı. Bu yaz da tablo farklı değil.. İcardi dönemi bitti. Lemina'nın durumu belirsiz!. Aral Trabzon'a gitti! Oysa mevcut kadroya bakıldığında öyle büyük bir enkaz da yok. Tam tersine, Galatasaray'ın omurgası hâlâ ligin en güçlü kadrolarından biri. Ama futbol biraz da psikoloji işi... Rakiplerin peş peşe açıkladığı transferler dengeleri değiştiriyor. Beşiktaş nokta atışı hamlelerle dikkat çekiyor. Trabzonspor planlı ve sistemli ilerliyor. Fenerbahçe ise ses getiren yıldızları kadrosuna katıyor. Transfer uçakları İstanbul'un ve Trabzon'un pistlerine indikçe Galatasaray taraftarının sabrı da aynı hızla tükeniyor.

OYUNCU BEĞENMİYORLAR
İşte
o anda son dört sezonda kazanılan şampiyonluklar bile ikinci plana düşüyor. Yazık! Çünkü futbol taraftarı bugünü yaşar. Dün kaldırılan kupalar, yarın gelecek oyuncunun heyecanının önüne geçemez. Sosyal medya da bu beklentiyi her geçen gün biraz daha büyütüyor. Oysa transfer dönemi uzun bir maraton. Bugün sessiz kalan kulüp, ağustos sonunda en doğru hamleyi yapabilir. Ya da tam tersi, erken davrananlar sezon içinde bunun bedelini ödeyebilir. G.Saray yönetiminin önünde hâlâ zaman var. Taraftar artık bir isim görmek, bir uçağın İstanbul'a indiğini duymak istiyor. Üstelik sadece transfer de yetmiyor; gelen oyuncunun herkesi heyecanlandırması gerekiyor. İşte asıl zorluk da burada başlıyor. Özbek ve yönetimi yalnızca transfer yapmakla değil, beklentiyi de yönetmek zorunda. Çünkü G.Saray'da transfer döneminin en pahalı maliyeti bazen bonservis bedeli değil, sabırsızlığın oluşturduğu baskı oluyor.

Bu işten acayip bir ortaklık çıkar

Türk futbolunda yine çok alışık olduğumuz bir tartışmanın içindeyiz. Yabancı oyuncu kuralı... TFF'nin bu konudaki tavrı net; "Bu kararı daha önce aldık, kulüplere bildirdik, planlamalarınızı buna göre yapmalıydınız" diyor. Federasyon cephesi, alınan kararın yeni olmadığını ve kulüplerin transfer politikalarını buna göre şekillendirmesi gerektiğini savunuyor. Ancak kulüpler tarafında aynı düşünce hâkim değil. Geçtiğimiz cuma günü Kulüpler Birliği toplantısının ana gündem maddesi yine yabancı oyuncu düzenlemesiydi. Toplantı sonrası Kulüpler Birliği Başkanı Ertuğrul Doğan'ın açıklamaları dikkat çekti. Doğan, kulüplerin mevcut yabancı kuralından memnun olmadığını belirterek federasyonun kararına saygı duyduklarını ancak hiçbir kararın değişmez olmadığını ifade etti. Tam da bu açıklamanın üzerinden 1 resmi iş günü geçerken TFF'nin resmi açıklamayla kararının arkasında durması dikkat çekici bir hamle..

UCUZ, GENÇ İSİM YOK...
Asıl sorun ise sadece yabancı oyuncu sayısı değil. Türk futbolunun ekonomik gerçekleri ortada. Kaliteli yerli oyuncu bulmak zaten zorlaşmışken, yeni düzenlemeyle birlikte yerli futbolcuların fiyatlarının daha da yükselmesi bekleniyor. Dün belirli rakamlara konuşulan birçok yerli oyuncunun bugün çok daha yüksek maliyetlerle gündeme gelmesi kulüplerin işini zorlaştırıyor. Diğer taraftan 2003 doğumlu ve sonrası kaliteli yabancı oyuncu bulmak da sanıldığı kadar kolay değil. Avrupa piyasasında bu özelliklere sahip futbolcuların maliyetleri oldukça yüksek. Yani kulüpler bir yandan yabancı kontenjanına uymaya çalışırken diğer yandan bütçelerini de korumak zorunda kalacak. Bu süreçten en fazla etkilenecek kulüplerin başında Fenerbahçe geliyor. Sarı-lacivertlilerin geniş yabancı oyuncu kadrosu nedeniyle ciddi bir operasyon yapması gerekiyor.

F.BAHÇE'DE 20 İSİM VAR
Bazı futbolcularla yollar ayrılacak, bazı oyuncular kiralanacak ve transfer planları yeniden şekillenecek. Fenerbahçe için bu süreç sadece transfer değil, aynı zamanda kadro mühendisliği sınavı olacak (20 yabancı var). Galatasaray tarafında da benzer bir tablo var. Ancak sarı-kırmızılıların özellikle genç yabancı oyuncu kriterine uygun hamleler yapması gerekiyor. (12 yabancı var) Duran transferi gibi fırsatlar bu noktada büyük önem taşıyor. Çünkü kaliteli ve kurala uygun oyuncuyu uygun maliyetle bulmak artık her zamankinden daha değerli hale geldi.

BJK VE TS UMURSAMAZ!
Beşiktaş (14 yabancı var) ve Trabzon'un (14 yabancı var) ise mevcut kadro yapıları nedeniyle bu süreci diğer iki büyük kulübe göre daha rahat yönetebileceği görülüyor. Belki de bu tartışmanın en dikkat çekici tarafı, yıllardır birçok konuda karşı karşıya gelen Fenerbahçe ve Galatasaray'ın bu kez aynı noktada buluşma ihtimali. Eğer iki ezeli rakip yabancı kuralı konusunda ortak hareket ederse, Türk futbolunda alışılmışın dışında bir tablo ortaya çıkabilir. Sonuç olarak bu konu sadece "Kaç yabancı oynayacak?" tartışması değil. Asıl mesele, kulüplerin karar süreçlerinde ne kadar etkili olacağı ve futbolun ekonomik gerçeklerinin alınan kararlarda ne kadar dikkate alınacağıdır. Görünen o ki yabancı kuralı tartışması transfer dönemi boyunca da sezon içinde de Türk futbolunun en sıcak başlıklarından biri olmaya devam edecek.

Şimdi asıl maç başlıyor!

Düdük çaldı, turnuva bizim için bitti. Eve döndük.. Şimdi birkaç gün boyunca sosyal medyada aynı manzarayı göreceğiz. Bir taraf herkesi suçlayacak, diğer taraf herkesi kahraman ilan edecek. Oysa gerçek, bu iki uç arasında duruyor. Evet, elendik. Ama asıl soru neden elendiğimiz değil; bu elenişi neye dönüştüreceğimizdir. Futbol sadece doksan dakikalık bir oyun değildir. Bir ülkenin plan yapma becerisinin, sabrının, eğitim anlayışının ve kurum kültürünün de aynasıdır. Sahada gördüğümüz eksiklerin çoğu, yıllar önce alınmayan kararların sonucudur. Ne yazık ki, biz hâlâ turnuvadan turnuvaya yaşayan bir futbol ülkesiyiz. Kazandığımızda dünyayı fethettiğimizi sanıyor, kaybettiğimizde ise her şeyi yıkıp yeniden kurmaya çalışıyoruz. Oysa gerçek gelişim, anlık coşkularla ya da öfkeyle değil, istikrarla sağlanır.

YETENEK SORUNUMUZ YOK
Milli Takım bize Dünya Kupası'nda bir kez daha gösterdi ki, bu ülkenin yetenek sorunu yok. Mücadele edecek oyuncularımız da var, büyük sahnede sorumluluk almaktan çekinmeyen karakterlerimiz de. Eksik olan, bu potansiyeli yıllar boyunca aynı anlayışla besleyecek güçlü ve sürdürülebilir bir sistem. Bugün teknik direktörü değiştirmek en kolay çözümdür. Birkaç oyuncuyu hedef göstermek de öyledir. Ancak kolay çözümler kalıcı başarı getirmez. Asıl konuşmamız gereken; altyapılarda çocuklara ne öğrettiğimiz, genç futbolculara neden yeterince forma şansı verilmediği, kulüplerimizin günü kurtarmak yerine geleceği ne kadar planladığı ve futbolu gerçekten oyunu üzerinden mi, yoksa sadece skor üzerinden mi değerlendirdiğimizdir. Belki de en büyük eksiğimiz tam da burada başlıyor.

MAHKEME KURMAYALIM
Biz mağlubiyetleri analiz etmek yerine mahkeme kuruyoruz. Oysa sporun doğasında kaybetmek de vardır. Önemli olan hiç kaybetmemek değil, aynı hataları tekrar etmemektir. Milli forma yalnızca kazanırken alkışlanan bir forma olmamalıdır. Gerçek destek, zor günlerde de aklı ve sağduyuyu koruyabilmektir. Bu takım hata yaptı ama aynı zamanda umut da verdi. Eğer o umudu doğru planlarla, sabırla ve ortak bir futbol aklıyla büyütebilirsek bugünkü hayal kırıklığı yarının güçlü hikâyesine dönüşebilir. Çünkü bazen bir turnuva kazanılmaz ama o turnuvada geleceği kazandıracak dersler alınır. Bugün ihtiyacımız olan şey yeni suçlular bulmak değil, eski alışkanlıklarımızı değiştirmektir. Milli Takım elendi; umarım bu kez sadece turnuvadan değil, bizi yıllardır aynı yerde tutan ezberlerden de eleniriz. Çünkü gerçek zafer, kupayı kaldırmadan önce doğru sistemi kurabilmektir.

TFF DE KALACAK MONTELLA DA...
Çok konuşulan iki konu var: "TFF seçime gidecek mi? Montella'nın görevine son verilecek mi?" Her iki sorunun da cevabı net: Hayır. TFF'de seçim tar-i hi zaten 2027. Dolayısıyla erken seçim gündemde değil. Montella da görevine devam edecek. Bu nedenle, ucuz reyting uğruna "Gidecek mi, kalacak mı?" tartışmalarıyla papatya falı açmanın kimseye faydası yok. Asıl yapılması gereken, turnuvanın sağlıklı bir şekilde analiz edilmesi ve hatalardan ders çıkarılmasıdır. Montella'nın da öz eleştiri yaparak eksikleri gidermesi ve Uluslar Ligi hazırlıklarına vakit kaybetmeden başlaması bekleniyor. Öte yandan TFF yönetiminin ilk yönetim kurulu toplantısında A Milli Takım'la ilgili önemli kararlar alacağı konuşuluyor. Bana göre en kritik adımlardan biri, milli takım yapılanmasını yönetecek, uluslararası futbol çevrelerinde güçlü ilişkileri olan, profesyonel kariyere sahip ve kriz yönetimini bilen üst düzey bir futbol yöneticisinin görevlendirilmesi olacaktır. Teknik heyet ile federasyon arasında köprü kuracak, uzun vadeli planlamayı yönetecek böyle bir ismin milli takıma önemli katkı sağlayacağına inanıyorum.

Sorun kalite eksikliği değildi!

Skorbordda 3-2 yazıyordu. Ama aslında tabelada başka bir şey daha vardı: "Geç kaldık." Türkiye bu turnuvada belki de ilk kez kendi gibi oynadı. Topa korkmadan sahip oldu, geri düştüğünde paniklemedi, oyunu bırakmadı. En önemlisi de kaybetmeyi kabullenmedi. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Madem bunu yapabiliyorduk, neden daha önce yapamadık? Futbol bazen acımasızdır. Size en iyi oyununuzu, artık hiçbir şey değiştirmeyeceği gün oynatır. 90+8'de gelen gol, sadece bir galibiyet değildi. O gol; tribündeki binlerce Türk taraftarının "Hiç olmazsa böyle hatırlayalım" demesiydi. Futbolcuların birbirine sarılışında tur sevinci yoktu. Daha çok, yarım kalmış bir hikâyenin hüznü vardı.. Bu takım yeteneksiz değil. Aksine, Avrupa'nın en parlak gençlerinden bazılarına sahip. Sorun bazen kalite eksikliği değil; o kalitenin aynı anda sahaya çıkamaması. İlk iki maçta cesaret eksikti. Son maçta ise cesaret vardı ama zaman kalmamıştı. Belki de bu turnuvanın özeti tek cümleydi: Türkiye, elenmeden önce değil; elendikten sonra gerçek kimliğini hatırladı. Yine de futbolun güzel tarafı burada başlıyor. Çünkü insanlar sadece kupaları hatırlamaz. Bazen son düdüğe kadar vazgeçmeyen takımları da hatırlar. O yüzden bu galibiyet, puan tablosunu değiştirmedi belki ama takımın aynaya baktığında göreceği resmi değiştirdi. Şimdi yapılması gereken, bu maçı romantikleştirmek değil. Bu 90 dakikayı bir başlangıç sayabilmek. Çünkü karakterini son maçta gösteren bir takım, onu ilk maçtan itibaren göstermeyi öğrendiğinde artık sadece sürpriz yapan değil, turnuvalarda söz sahibi olan bir ülkeye dönüşebilir. Ve belki yıllar sonra bu turnuvayı anlatırken insanlar, "3-2 kazandığımız maçı" değil, şu cümleyi kuracak: "Aslında o gün kazandığımız şey maç değildi; yeniden inanma cesaretiydi. Artık yeni hikâyeler yazma zamanı.. Sonbaharda İtalya, Fransa ve Belçika ile çok önemli maçlarımız var.

HOCAM YENİ ZAFERLER LAZIM AMA
Montella'nın maç sonu söylediği "Bu galibiyet bin zafere bedel" sözüne katılmıyorum. Evet, ABD karşısında alınan galibiyet önemliydi. Takım mücadele etti, karakter gösterdi ve turnuvaya yakışır bir veda yaptı. Bunu teslim etmek gerekir. Ancak Millî Takım'ın başarı ölçüsünü bu kadar aşağı çekmemeliyiz. Bu forma; Dünya Kupası'nda üçüncülük yaşamış, Avrupa Şampiyonası'nda yarı final görmüş, futbol tarihinde önemli zaferler kazanmış bir ülkenin formasıdır. Dolayısıyla ABD'yi yenmek elbette değerlidir ama "Bin zafere bedel" olarak tanımlanacak kadar olağanüstü bir sonuç değildir. Teknik direktörün oyuncularını motive etmek istemesi anlaşılabilir. Ancak kullanılan ifadeler, temsil edilen ülkenin futbol geçmişiyle de örtüşmelidir. Bence asıl övülmesi gereken şey skor değil, takımın ortaya koyduğu mücadeleydi. Eğer bu oyun ilk iki maçta da sergilenebilseydi, bugün belki de gruptan çıkmayı konuşuyor olacaktık. Sevinelim, takımı alkışlayalım ama çıtamızı da düşürmeyelim. Türkiye Millî Takımı'nın hedefi, tek bir galibiyeti destanlaştırmak değil; bu tür galibiyetleri sıradan hâle getirecek seviyeye ulaşmaktır.

Yabancı sayısı değişebilir!

Bugün Türk futbolunun en önemli gündem maddelerinden biri yabancı oyuncu kuralı olacak. Saat 14.30'da İstanbul'da yapılacak Kulüpler Birliği toplantısında masadaki en kritik konu, gelecek sezon uygulanacak yabancı futbolcu sayısı. Aslında tartışma yeni değil. Lig devam ederken yapılan toplantılarda kulüpler, mevcut sistemin 12+2 şeklinde devam etmesini istemişti. Ancak Türkiye Futbol Federasyonu, bu konuda kararını çok daha önce aldığını hatırlatarak geri adım atmadı. TFF, yaklaşık 1 yıl önce kulüplere bildirdiği 10+4 sistemini resmi internet sitesinden duyurdu ve konunun kapandığını gösterdi. Federasyonun açıkladığı sisteme göre kulüpler, A Takım listesine en fazla 14 yabancı futbolcu yazabilecek. Bu oyuncuların 10'u için herhangi bir yaş kriteri aranmayacak. Ancak en az 4 futbolcunun 1 Ocak 2003 ve sonrasında doğmuş olması gerekecek. İşte tam bu noktada, ilk ciddi itiraz Galatasaray'dan geldi. Sarı-kırmızılı yönetim, kararın yeniden gözden geçirilmesi için resmi girişimlerde bulundu. Araya giren yoğun futbol takvimi ve Dünya Kupası organizasyonu nedeniyle konu bir süre gündemden düştü. Ancak bugün yapılacak toplantıyla birlikte yabancı kuralı yeniden masaya yatırılacak.

DURSUN ÖZBEK, SABAH'A NE DEDİ?
Konuyla ilgili Galatasaray Başkanı Dursun Özbek'in görüşünü aldım. "Yabancı kuralında bir değişiklik bekliyor musunuz?" sorusuna Özbek, "Biz Galatasaray Kulübü olarak girişimlerimizi yaptık. Diğer kulüplerin de düşüncelerini merak ediyoruz. Kararın değişmesinden yanayız" yanıtını verdi. Fenerbahçe cephesi de değişiklik isteyen kulüpler arasında yer alıyor. Sarı-lacivertlilerin kadrosunda şu an çok sayıda (21 kişi) yabancı oyuncu bulunuyor. Yaş kriterine uygun isimler olsa da Fenerbahçe'nin mevcut 10+4 modelinin yeniden değerlendirilmesinden yana olduğu biliniyor. Toplantıya yeni başkan Aziz Yıldırım katılmayacak. Yerine Barış Göktürk ve Mahmut Uslu bu zirvede olacak.

TRABZONSPOR DA DEĞİŞİMDEN YANA
Trabzonspor ise bugüne kadar 10+4 sistemine destek veren kulüplerden biri oldu. Ancak bordo- mavililer, tüm kulüplerin üzerinde uzlaşacağı ortak bir formüle de karşı değil. Son günlerde üzerinde en çok konuşulan seçeneklerden biri ise 12+4 modeli. Bu formüle sıcak bakan kulüplerin başında Galatasaray geliyor. Beşiktaş cephesi ise değişim istemiyor. Bugün tüm görüşleri Kulüpler Birliği Vakfı Başkanı Ertuğrul Doğan dinleyecek. Eğer ortak bir görüş ortaya çıkarsa kulüplerin talepleri imzalı şekilde TFF'ye iletilecek.

LİG BAŞLAMADAN REVİZE OLABİLİR
Peki federasyon geri adım atar mı? Edindiğim bilgilere göre bunun ihtimal dışı olduğunu söylemek zor. Hatta futbol kulislerinde hakim olan görüş, TFF yönetiminin ortak bir talep gelmesi halinde yeni bir değerlendirme yapabileceği yönünde. Kısacası, yabancı oyuncu kuralı konusunda son söz henüz söylenmiş değil. Bugünkü toplantıdan çıkacak tablo, gelecek sezonun kadro planlamalarını doğrudan etkileyecek. Şu an için iki güçlü ihtimal bulunuyor: Ya mevcut 12+2 düzenine devam edilecek ya da kulüplerin üzerinde durduğu 12+4 formülü hayata geçirilecek. Türk futbolunda gözler bugün İstanbul'da yapılacak toplantıda olacak.

ABD maçı puan değil itibar maçıdır

Türkiye için ABD karşılaşmasının artık puanla, hesapla, ihtimalle ilgisi yok. Çünkü bazı maçlar vardır; cetvellerin, tabloların ve matematiğin ötesine geçer. Bazı maçlar vardır; kazanırsanız sadece üç puan almazsınız, kaybettiğiniz öz güveni geri kazanırsınız. İşte ABD maçı tam da böyle bir maçtır. Evet, gruptan elendik. Evet, milyonlarca insanın hayalini süsleyen senaryo gerçekleşmedi. Ama şimdi önümüzde duran doksan dakika, turnuvanın geri kalanından daha değerlidir. Çünkü bu maçın adı artık "tur atlamak" değil, "ayağa kalkmak"tır. Günlerdir eleştirilen, sorgulanan, yerden yere vurulan bir milli takım var ortada. Kimi teknik heyeti suçladı, kimi oyuncuları. Kimi umutlarını kaybetti, kimi öfkesini kusuyor. Fakat bütün bu gürültünün arasında unutulmaması gereken bir gerçek var: Bu forma hâlâ Türkiye'nin formasıdır. Bu bayrak hâlâ bu milletin bayrağıdır. Ve o sahaya çıkacak olanlar da bu ülkenin çocuklarıdır. Karşımızda ev sahibi ABD olacak. Kendi turnuvalarında, kendi seyircilerinin önünde, kendi düzenlerinin merkezinde... İşte tam da bu yüzden bu maç sıradan değildir. Sahaya çıkarken kimse geçmiş iki maçı düşünmesin. Kimse sosyal medyayı düşünmesin. Kimse manşetleri düşünmesin. Sadece şu soruyu düşünsün: "Bu formayı son kez giyiyor olsaydım nasıl oynardım?" Çünkü bu millet mağlubiyeti bazen affeder. Ama teslimiyeti asla affetmez. Kaybedebilirsiniz… Rakibiniz sizden güçlü olabilir… Şans yanınızda olmayabilir… Futbolun içinde her sonuç vardır. Ama mücadele etmeden kaybetmenin hiçbir bahanesi yoktur. Hepimizin ortak beklentisi aynı: Son düdüğe kadar savaşan bir Türkiye görmek. Bu yüzden çıkın ve oynayın. Koşun. Mücadele edin. Yıkılın ama tekrar kalkın. Her top için savaşın.

2032’yi heba etmeyin!

Milli Takım bugün ağır eleştirilerin hedefinde. Doğrusunu söylemek gerekirse buna kimsenin itiraz etme hakkı da yok. Sonuç alamıyorsanız, eleştirilirsiniz. Futbolun kuralı budur!. Ancak günlerdir yapılan tartışmalarda eksik kalan bir nokta var: Herkes suçlu arıyor ama çok az kişi "Nerede yanlış yaptık?" sorusunu soruyor. Oysa bundan sadece 2 yıl önce aynı teknik direktör, büyük ölçüde aynı oyuncu grubu ve aynı futbol iklimiyle Avrupa Şampiyonası'nda neredeyse yarı finale kadar yürüyen bir milli takım vardı. Bugün ise bırakın galibiyetleri, gol atmakta bile zorlanan bir takım konuşuyoruz. Demek ki değişen bir şeyler var. Bence işe önce saha dışından başlamak gerekiyor. Milli Takım organizasyonunun en büyük eksiklerinden biri, teknik heyetin yanında futbolu bilen ve süreci yönetecek güçlü profesyonel isimlerin bulunmamasıydı. Bir dönem Hamit Altıntop ile Mustafa Eröğüt birlikte görev yapıyordu. Hamit Altıntop, zaman zaman eleştirilse de futbolcunun ruh halini anlayabilen, oyuncu grubuyla iletişim kurabilen Almanya ve İspanya'da dev takımlarda forma giymiş bir isimdi. Mustafa Eröğüt ise UEFA ve FIFA koridorlarında etkili ilişkileri olan, uluslararası diplomasiyi bilen bir yönetici profili çiziyordu. Bugün ise teknik direktör Montella'nın birçok konuda yalnız kaldığı hissediliyor. Çünkü modern futbolda başarı sadece teknik direktörün omuzlarına yüklenemez.

Her şeyi federasyon başkanının yapması da mümkün değildir. Başarılı ülkeler, futbol aklını kurumsallaştırarak ilerliyor. Biz ise hâlâ birçok sorunu kişiler üzerinden çözmeye çalışıyoruz. Turnuva sürecindeki kamp planlaması da ayrıca sorgulanmalı. Arizona tercihi başından itibaren tartışma yarattı. Elbette bunun çeşitli gerekçeleri vardı. Ancak sonuç ortada! Bir tarafta 40-45 dereceleri bulan sıcaklıklar, diğer tarafta maçların oynandığı bölgelerde çok daha farklı iklim şartları... Üstelik oyuncuların uyku düzeni konusunda da sıkıntılar yaşadığı artık saklanmıyor. Uğurcan Çakır'ın yaptığı açıklamalar bile adaptasyon sürecinin düşündüğümüzden daha sancılı geçtiğini gösteriyor. Belki kamp daha erken başlamalıydı. Belki rakiplerimizin yaptığı gibi Amerika'ya daha önce gidilmeli, organizasyona daha erken adapte olunmalıydı. Belki de yıllardır ihmal ettiğimiz futbol diplomasisine yeniden yatırım yapmalıydık. Çünkü kabul edelim; Türk futbolu, Servet Yardımcı ve Şenes Erzik dönemlerinin ardından uluslararası futbol koridorlarında eski gücünü büyük ölçüde kaybetti. Şimdi önümüzde önemli bir süreç var. Suçlu arama dönemi değil, ders çıkarma dönemi. 2032 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı ülkemizde düzenleyeceğiz. Bugün eleştirdiğimiz oyuncuların önemli bir bölümü o turnuvada da milli formayı giyecek. Belki bazı isimler değişecek, belki bazı tercihler farklılaşacak. Ancak asıl değişmesi gereken bakış açımız. Çünkü bu turnuvada sadece puan kaybetmedik. Prestij kaybettik, öz güven kaybettik, zaman kaybettik. Yine de futbolun güzel tarafı şu: 'Doğru teşhis konulursa hiçbir başarısızlık kalıcı değildir. Yeter ki bu kez gerçekten nerede hata yaptığımızı konuşabilelim.' Bu sıkıntılı süreçten birbirimize destek olarak çıkacağız. Unutmayalım ki Ay-Yıldız bizim her şeyimiz.

Bir hoca şampiyon olarak hatırlanır!

Günlerdir süren teknik direktör belirsizliği sona erdi. Fenerbahçe, sürpriz bir kararla takımın başına yeniden İsmail Kartal'ı getirdi. Sürpriz diyorum çünkü son günlerde konuşulan isimler arasında Kartal'ın adı neredeyse hiç geçmiyordu. Ancak görünen o ki yönetim, bilinmez bir maceraya atılmak yerine tanıdığı ve güvendiği bir isme yönelmeyi tercih etti. İsmail Kartal, F.Bahçe camiasını en iyi tanıyan teknik adamlardan biri. Kulübün dinamiklerini, taraftarın beklentilerini ve bu formanın taşıdığı baskıyı biliyor.

O KADROYLA BU KADRO AYNI DEĞİL
Daha
da önemlisi, son görev döneminde oynattığı hücum futbolu ve elde ettiği yüksek puan ortalaması hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyor. Ancak burada önemli bir parantez açmak gerekiyor. O günün kadrosuyla bugünün kadrosu aynı değil. Kartal'ın elindeki oyuncu grubu, oyun karakteri ve takımın ihtiyaçları farklılık gösteriyor. Bu nedenle geçmiş başarıların bugüne doğrudan taşınacağını düşünmek büyük hata olur. Bu tercihin önemli avantajları var. Adaptasyon süreci yok denecek kadar kısa. Ligi, rakipleri, kulübü tanıyor. Yerli oyuncularla iletişimi güçlü.

İŞ SADECE TEKNİK ADAMA DÜŞMÜYOR
Ayrıca
mevcut kadroyu analiz etmek ve eksikleri tespit etmek için uzun bir zamana ihtiyaç duymayacak. Öte yandan soru işaretleri de yok değil. Kariyeri boyunca kriz yönetimi konusunda eleştirildiği dönemler oldu. Basın toplantılarındaki iletişimi zaman zaman tartışma konusu haline geldi. Üstelik F.Bahçe'nin yıllardır süren şampiyonluk özlemini sona erdirmek yalnızca teknik direktör değişikliğiyle mümkün değil. Yönetimin transfer politikasından kulüp içindeki istikrara kadar birçok faktör başarıyı doğrudan etkileyecek. Bir diğer dikkat çekici nokta ise Kartal'ın dördüncü kez göreve geliyor olması. Bu durum bazı kesimler tarafından istikrar olarak görülürken, bazıları tarafından ise yeni bir vizyon eksikliği olarak değerlendiriliyor.

TEKNİK EKİBE YÖNETİM ELİ DEĞECEK
Ayrıca
teknik ekibin şekillenme sürecinde yönetimin etkisinin yüksek olacağı yönündeki iddialar da yakından takip edilecek. Sonuç olarak F.Bahçe'nin tercihi büyük riskler içeren bir hamle değil. Daha çok güvenli limana yanaşma kararı gibi görünüyor. Ancak sarı-lacivertli camiada artık kimsenin sabrı kalmadı. Bu nedenle İsmail Kartal'ın önündeki en büyük sınav, takımı tanıması değil; beklentileri karşılayabilmesi olacak. Ve unutulmamalı ki F.Bahçe'de teknik direktörler yalnızca maç kazanarak, 99 puana ulaşarak değil, şampiyon olarak hatırlanır. Geçmiş geçmişte kaldı!