Hakkı Yalçın

Hakkı Yalçın

Ağalar beyler!

Yıllar önce milli takımın teknik direktörü olan şahısla bir söyleşim olmuştu. Sahada çirkinlik yapan iki milli futbolcuya mahsuben; "milli takıma seçilen futbolcuların hal ve gidisinin pekiyi olması gerekmiyor mu?" diye sormuştum da aldığım cevabı unutmadım. "Burası okul değil, ben de ahlak bekçisi değilim." Sonrası gördüğünüz gibi. Sonrası inleyen nağmeler!

***

Milli takımın İtalya maçında Bologna'daydım. Çıplak gözle bakınca gerçekler daha net görünüyor. Maç içinde elini saçlarında dolaştıran oyuncuları gördüm. Bazı futbolcuların ruhen ve fiziken takımla ilişkiyi kestiklerini gördüm. Ruh cengaveri olmak zor değildi ama olmayanları gördüm. İtalya bu grubun belki de en kötü takımı ama biz bu takımdan 7 gol yedik. Montella'ya göre tecrübe kazandık ama küme düştük! "Komik duruma düşmek, küme düşmekten de kötü desek" neye yarar! Tazminat düğünü varken, cenazeyi kaldırmak Montella'ya düşer mi?

***

Bu takımın ruhunu temize çekecek birilerine ihtiyacı var. Ama sistem ve troller kirli adamların lehine çalışıyor, çünkü güzel insanları sevmeyen bir düzenimiz mevcut. Para için ölenlerde insana özgü ipuçları arandığında bütün deliller onların aleyhine çıkar ki; onların insan mezarlığında bile yeri yoktur. Ne yazık ki kendi yasası olan ağaların beylerin bu ülkede piyasası çoktur.

***

Hakemlerin içler acısı halini görüyoruz. Meslek namusunu bahislere yatıranlardan bu saatten sonra ne bekleyeceğiz? Hakemler kadar adalet mi dağıtacak, düdükleri kalbinden mi üfleyecek? Herkese eşit mesafede duracak da gördüğünü mü çalacak? İşin garibi böyle hakemleri başkanlar, yöneticiler ve teknik adamlar yarattı. Adaletin çivisini onlar çıkardılar. Canları yandığında adalet isteyenler, hakemle gelen ganimeti hiçbir zaman reddetmediler. O yüzden sorun sadece hakemler değil, ağalar beyler! Hakemlerle kaç kez şampiyonluk kazanan ağalara tek kelime etmeyen ama hizmete hala kusur etmeyen futbol medyası mı adaletli? Geçiniz!

***

Eşyaların insanlardan çok yaşadığı devirlerin çocuklarıyız biz. Az yasayan ama derin izler bırakan güzel insanların yoksul mahallelerinden geldik. Bu dünyanın; kalbi zengin insanlarla parasından başka hiçbir seyi olmayan zengin hırsızlar arasındaki mücadele olduğunu o zamanlar öğrendik ve hep güzel insanları sevdik.

***

Bir okurum birkaç yıl önce, "sizin yelelerine güneş taktığınız atlarınız vardı onları da vurdular mı?" diye sormuştu. "Vurdular" demiştim "en çok da yelesinde güneş olduğu için vurdular." Sonrasında her türlü entrikanın altından çıkan karanlık adamlara isledikleri suçların hesabını değil sadece hatırını sordular. Ne olduysa kara para kasalarının futbolun içine girmesiyle, gücün arkasına sığınan kötü insanların el üstünde taşınmasıyla oldu. Adamlık ve vicdan kötülüklerden arınsın diye insanlara bağışlanmıştır ama herkes o şerefe nail olamadı!

***

Saha dışı güçlerle yol bulmanın, sosyal medyada trollerle ortalığı birbirine katmanın önemli olduğu bir ülkede, teknik direktörlüğe ve adamlığa şahsiyet kazandırmak herkesin harcı değildir. O yüzden hak ettiği şampiyonluklar hakemlerle ve zorbalıkla elinden alınan ama durusunu hiç bozmayan Abdullah Avcı'yı her zaman ayrı yere koyarım. En çok da milli takımda sırtından vurulduğu için!

İnsani şıklık!

Maden işçileri, itfaiyeciler benim için kutsal bir meslekte onurlu ve insani duruşu temsil eder.
Bizler hala kendi külünde yananlarız.
Eli silah tutmayan ama alevler içinde saf tutan, yanan ormanlara kafa tutan itfaiyecileri o yüzden farklı yere koyarız.
Madenciler için de yıllar önce kurduğum bir cümle vardır. 'Onların yüzündeki kömür, bileklerindeki elmas nazarlıksa, çalıştıkları yerlerin mezarlık olması gerekmiyor!'

Bu iki mesleğin onurlu işçileri yerin altında ve alevlerin içinde üç kuruşa çalışırlar. Ölümün kıyısında yaşarlar, hiçbiri yata bitmiş değildir. Otomobile sahip olmak nedir bilmezler. Okula giden çocuklarına bir ayakkabı alabilmek için canlarını verirler.
Kendileri yemez yedirirler. Saçları ya dumandan boyanır ya isten! Ne yarınları vardır ne yarından sonrası.
Yüzlerindeki kara onların hayata attıkları en şık imzadır.

Futbolculara bakarım, her hafta yenilenen cilalı saçlarına, dövmelerine, bindikleri lüks otomobillere, dökmedikleri tere! Sahanın ortasında kendilerini sahte pozlarla yere atarken ya da rakibinin bileğine basarken aldıkları keyfe!
O futbolcuların maden ocaklarını ve itfaiye merkezlerini ziyaret etmesi nasıl muhteşem bir ütopyadır ama nerde o günler!
Not: Soma'daki maden işçilerine neler yaptığını gördüğüm Volkan Demirel, bu ütopyayı hayata geçiren nadir spor insanından biridir hatta tektir. O yüzden bende yeri ayrıdır.

Sadece futbolcular üzerinden 'adam şıklığı' sorgusu yapılamaz. Hakemleri de görüyoruz, teknik adamları, parası kadar konuşan yöneticileri ve her taşın altından çıkan yorumcuları da!
Hakemlerin göğüsten girip sırttan çıkan kurşun olduğu günlerden, yazılı kağıtlarda sahtecilik yapan günlere geldik. Daha yolumuz uzun.
Kara para kasası beylerin bazıları 'sorgu geçirmez yelek' taşıyor. Öyle teknik adamlar var ki, üzerindeki lekeyle kasılarak dolaşıyor. Ne acıdır ki sosyal medya trolleri ve ağzı bozuk yorumcular yeni bir düzen yarattı, o yüzden her şey gittikçe yozlaşıyor!
Bazen söyleniyorum kendi kendime, 'daha çok bağırsana!' Sonra mantığım engel oluyor. 'Boş ver' diyorum, 'sen ne kadar megafonsan onlar o kadar sağır sana!'

Bazen olmadık yerde öyle adamlar karşımıza çıkar ki onlar masal kahramanı gibidir. Her ne kadar yaşayan ölüye benzeseler de onların bir sihri vardır!
Bundan birkaç yıl önce Eminönü'ndeki alt geçitten geçerken tek başına oturmuş, üstü başı harap bir adam görmüştüm. 40'lı yaşların ortalarında. Bir anda içim sızladı, yanına yaklaştım cebimden çıkardığım parayı katlayıp eline toka etmek istedim. Elimi geri itti, 'benim param var' dedi. Gözlerinin içinde o muhteşem gururu gördüm.

Adım gibi eminim ki adamın uzattığım paraya ihtiyacı vardı. Gerçek anlamda en son ne zaman yemek yediği konusunda şüphelerim de vardı. 'Helal olsun sana' dedim, o çaresiz haliyle bile dimdik duruşu için söyledim bunu.
O adamın hayat karşısındaki yenik duruşu kendini ilgilendirirdi ama benim karşımdaki duruşu zaferdi. Üstü başı harap haldeki adamın 'insani şıklığı' beni hala etkiler. Soyu tükenmekte olan böyle insanları görünce aklımızdan gururlu cümleler geçer.

Onurlu duruşu reddedip, mesleğinin hakkını vermeyen kim varsa, onlar için de özel cümlelerim mevcut.
'Cilalı saçlarınla, jilet gibi elbisenle ve burnundan kıl aldırmayan havanla gururlanma. Yollar da jilet gibidir ama altından kanalizasyon geçer!'

Neyi tartışalım?

Milli takımın ülkemizde oynadığı iki maçı da kaybetmesi, belki kendimize geç kaldığımız içindir. Belki sadece sonuçlara göre yorum yapan bir futbol medyamız olduğu içindir. Fransa karşısında tek gollü yenilgiyi gurur saymakla, 4 gol yedikten sonra İtalya karşısında topa sahip olmakla övünmek de bir şey kazandırmaz, maçları kaybettikten sonra dövünmek de!

Dünya sıralamasında nereye düştüğümüzü gördükten sonra ayağa kalkacak formüller üretmemiz gerektiğini söylesek neye yarar. Aynı adamlarda inat etmenin bu takıma bir şey kazandırmadığı ortadayken, isim vererek "ihbar tablosunu" genişletmenin de anlamı yok.
Bunu bizler değil takımı yönetenler düşünecek! Milli takımda forma giymenin, takıntılı isimlere değil emeğe ve alın terine baktığını öncelikle Montella görecek!

Kaç yıldır gerçek bir golcü üretemediysek, bunda yabancı hayranlığının etkisi yok mu? Ya da eldeki aynı adamlara zımbalanmış olmanın yan etkileri yaşanmıyor mu?
Kaçan goller sÇünkü bazı futbolcular oynatılırken kaybedilir, bazıları görmezden gelinerek.

Arda Güler adlı bir pırlantamız var.
Rakiplerine aynı sahneleri ezberletirken "bir daha oynayalım mı?" diyen sihirbaz. Herkesin ona dahil olması mümkün değil, çünkü diğerleriyle arasında uçurum var. Bir kişiyle de ancak bu kadar!
İyi takım olmak için duyguların bütün takımı sarması gerekiyor. Belki de bizim takım bu gruba uygun değil. O yüzden önce içimizdeki futbol kalitesini sorgulamak gerekiyor.

Neyi tartışalım?
Milli takımı köstekleyen gerçeklerin başını yabancı hayranlığı çekiyorsa ipi çekecek birilerinin çıkmadığını mı? Kulüplerde menajerlere kasanın anahtarını verenlerin, kara para kasalarını bile futbolun içine soktuğunu mu? Delilerin kuyulara attığı taşları çıkarmanın zorluğundan bahseden züppelerin, ekmeğini taştan çıkaran insanlar için kılını bile kıpırdatmadığını mı?

Neyi tartışalım?
Birilerinin bir şekilde milli takıma seçilmesinin ardındaki güçleri mi? Ekranlardaki hokkabazların sihirbazlardan daha değerli olduğunu mu? Gönül penceresinden ansızın bakıp geçmekle yetinen güzel insanlara karşılık, kötü insanların her kademede neden sağlam yerler edindiğini mi?
"Büyük gelişme sağladık" masalına inat, daha kötüye gittiğimizi mi? İlkelerle uzaktan yakından ilgisi olmayanların el üstünde taşınmasındaki sırrı mı? Yoksa tek kefeli futbol ekonomisinde terazilerde okka değil cukka olduğunu mu?
Ve kendi yazdıkları kadere takımları mahkum eden hakemlerin tutuklanıp mahkum edilmesi gerektiğini mi?

Bu ülkede karanfil sesleri geçicidir, kalıcı olan sadece nefret. Zoraki hallerde sahneye çıkmanın dışında, zarafet futbolun huzurundan çekilmiş, insanlığa ve sportmenliğe erişim de futboldaki gelişim de engellenmiştir.
Hafızamdaki eski güzellikleri selamlarken, şimdiki zamanın çirkinliklerine bakınca kahroluyorum.
İyiliklere alıcı bulmak için hepimizin üzerine düşen bir şeyler var ama kötülüklerin arkasını sıvazlayan da hala çok.

O yüzden kendi içimizde çok önemli bir dönüşüme ihtiyacımız var. Asalete ve adalete. Çünkü sığınacağımız başka bir gerçeğimiz yok! Ambulans geciktiğinde yaralı insanı hayata döndürmek zordur.

Hayat!

Futbola verilen arada milli takıma başarılar dilerken, eski güzel insanları hatırlatmak, Fransa'yla oynanmamış maç üzerine yorum yapmaktan daha değerli geldi bana. Şefkatin ve merhametin yok edildiği topraklarda, niyetim geçmişi bilmeyenlere nereye taşındığını gösterebilmek. Geleceğin yarattığı korku, geçmişin bıraktığı güzelim izleri silmesin diye. Oysa teknolojiye kurban olurken nostaljiyle bütün bağlarını koparmış hayat.

Vefa; geldiğin yeri unutmadan hayatına ışık tutan güzel insanları ayrı bir yere koymaktır. Ben o güzel insanları yakından tanıdım. Sahanın içinde de dışında da adam gibi durdular. Bazıları bir atın yelesine tutunarak ardında izler bırakıp gitti. Bazıları hayat yokuşlarını sayarken tıknefesti. Sadece gazete haberlerinde temiz sayfaları oldu da birçokları uzun hikayeleri bile kısa kesti. Sonrasında değişti hayat!

Ne olduysa paranın ve yalanın çoğalmasıyla oldu. Güven duygusu kayboldu. Suçlular masum insanlardan daha çok değer buldu. Hala kötülüğün yıldızını parlatmak için saatini ağzı ve yüreği bozuk olanlara kuruyor hayat. Akrep kalleş yelkovan fırdöndü. O yüzden iyiliği ibadet sayanların yerini kötülüğü kudret sananlar alırken, ruhunu bile zalimlere bağışlıyor hayat.

Eski futbolcular yöneticiler yok da eski gazeteciler kaldı mı? Şimdi cilalı troller devri. Çıkarına göre yorum yapmanın getirisi büyük. Dürüstlüğün, eli kalem tutmanın hükmü yok. Bir tane adam gibi maç yönetmeyen beyler bile yalandan adalet bekçisi. Gazetecilik mesleğini yöneticilerin ve teknik adamların attığı konumun dışına çıkarmıyor da bu meslekteki onurlu insanların pestilini çıkarıyor hayat.

Daktilo kullanma mevsimini elbette yitirdik ama yapay zekayı yere göğe koyamazken, gerçek yaratıcılık nerede? Yapay zeka futbola yeni kurallar getirse de içinde zerre kadar ilahi duygu taşımadan, hangi insani vasfa sahip olabilir? Kalem işçiliğinin kaç yıllık emeğin ve birikimin ürünü olduğunu öğrenmiş midir? Hazıra konmaktan utanır mı? Kurduğu cümleler yaşlandıkça güzelleşir mi? Hiç sanmıyorum. Arsıza hırsıza gözü gibi bakıyor da ekmeğine kan doğradığı çocukların gözünün yaşına bile bakmıyor hayat.

Namuslu bir baba oğluna hayat üzerine nasihat veriyordu. 'Yükselmek için asla alçalma. Onurlu hayat basamakları olmayan bir merdivendir.' Çocuk kuşkuyla babasına baktı. "Peki merdivende basamak yoksa ben yukarı nasıl çıkacağım?' Alın terine saygıda kusur etmeyen baba gereken cevabı verdi. 'Başkalarının sırtına basmadan yükselmeyi öğrendiğin zaman.' İşler yürümediğinde birileri için yürüyen merdivenleri yürürlüğe koyuyor, üstelik ayaklarına kırmızı halı seriyor da gerçek emekçilere pencere kenarında bile yer vermiyor hayat.

Bu dünyada şerefle bitirilmesi gereken en ağır ödevdir hayat. Yolun sonu insanın adını göndere çektiği yerdir, çünkü kırık bir testiden damla damla içilen sudur hayat. Yalanların tatil köylerinde doğruluğun hükmü kalmasa da dokuz köyden kovulanlar için onuncu köydür hayat! Belki de bir masaldır. Bulutların gökyüzüne yazdığı şiirler ya da gönül penceresinden ansızın bakıp geçen şarkılar gibi.

Heykel: Salah!

Hafta sonu Fenerbahçe için güzel şeyler oldu. Sadece Eyüpspor'u farklı yenmekle kalmadı, iki büyük rakibinin kolayca yenilmesiyle, kaybettiği puanların bir kısmını telafi etti. Eyüpspor maçı kolay bir maceraydı ama Fenerbahçe galibiyeti mücadele ederek çağırdı, 3 puan da koşarak geldi.

Muriç'in gölge adam oyunundan "Süpermen" olarak çıkmasında, kendisine bu kadar boş alan bırakan savunmayı hesaba katsak da ondaki hırsı ve mücadele ruhunu inkar etmeyelim. 'Geçiyordum uğradım' tarzı santrforlar bu takımdan çok şey aldı çünkü.
Neresinden bakılırsa moral motivasyon adına önemli bir sonuç.
Ama yine de bu takımın taraftarın sevmediği manzara olmaktan kurtulması için birkaç maçlık periyodu beklemek gerekiyor. Asensio'nun da takıma gireceğini düşündüğümüz zaman bunun mümkün olması da zor değil.

Trabzonspor muhteşem bir sonuçla Galatasaray'ı yerle bir etti.
Bu sonuç; gücüne gecikmiş bir takımın harika dönüşü olarak algılanmalı.
Farklı galibiyetten başka sonuç bu mücadelenin karşılığı olamazdı zaten. Takım olarak alkışları sonuna kadar hak ettiler.

Salah; futbolun ülkemize armağan ettiği heykelin adıydı. Bir zarafet mimarı.
Kadife ayaklarıyla ve ruhuyla rakip savunmayı terbiye eden adam. Onda maden işçisi ciğeri var. Rakip kaleye taşıdığı topla büyük bir aşk yaşıyor.
O topu taşırken geometri uzmanı tavrı bir yana, ritmik hızı bir yana.
Çocuğuyla maça gelen her baba dördüncü golde Salah'ın rakip kaleye gidişine bakıp; "yıldız kayıyor oğlum bir dilek tut" demiştir eminim. Ve eminim ki Türk futbolu da böyle sahneleri çok özlemiştir. Çünkü bu adam gecenin manşetini ayaklarıyla attı. "Futbol dünyası böyle ayak görmedi. O ayaklar da böyle alkış görmedi."

Yattığı yerde esneyen Galatasaray'ın kaybetmesini gerektiren şartları önce Trabzonspor üretti sonra takımın içi ve dışı. Takımda bir tane adam kılını kıpırdatmaz mı? Kıpırdatmadı. Birileri bu çöküşün peşine takılmaz mı? Takılmadı.
Akıl tutulması bir yana yürek tutulması daha netti.
Bazı yenilgiler özre müsait değilse, birilerini müsait bir yerde indirmenin zamanı gelmemiş midir? Çünkü hastalıklı varoluşlar yok edilmedikçe daha kaybedecek çok şey var demektir.

Beşiktaş özellikle ilk yarıdaki felaket oyun anlayışıyla ve korkak oyunuyla kaybetti. Hiçbir futbolcu ortaya karakter koymadı. Kartal'ın kalbi kanatlarıdır iki kanat da birbirinden kötüydü, hele Rıdvan'a 90 dakika tahammül etmek nedir? Teknik adamlar her zaman övgü alacak değil ya, yere göğe koyamadığımız Italiano bu manzarayı nasıl seyretti?
Asıl mesele de Oh'u ikinci yarının başında oyuna alarak çift santrforlu sistemle maçı riske etmekten kaçtı.
Salih Özcan takımın gücünü emen pistondu, yenilen iki gol onun eseri.

Yeteri kadar mücadele etmeyen Beşiktaşlı futbolculara karşılık, daha ilk dakikalarda oyununu rakibine kabul ettiren Amedsporlu futbolcuların sahaya koyduğu yürek alkışları sonuna kadar hak etmiştir. Büyüklüğü parsellemiş olanlara karşı duran bütün takımlar lige kalite ve heyecan katmanın da sembolleridir, doğru yapılanmanın da. Helal olsun!

Hakem futbol oynatmak için var olmalı futbolu ortadan kaldırmak için değil. Hakem topun oyunda kalması için eğitim almalı. Bu cümlelerin muhatabı da Ali Şansalan'dan başkası değil.

Aşık hava matinesi

Bana sorarsanız Eyüp maçı, Fenerbahçe adına kötü futbola başkaldırının açılış maçı. Bu sonuç Konya'da koşar gibi yapanlarla Eyüpspor karşısında koşanlar arasındaki farkın yansıması. Kim ne derse desin bu takıma galibiyet yakışıyor mazeret değil. O yüzden bu sonucu "endişeye mahal yok" konulu bir dönüş manevrası sayalım. Bir teknik adamın kendi yoluna koyduğu taşları da kaldırdığını varsayalım. Eyüpspor'un hangi kafayla savunmayı bu kadar önde kurduğunun hesabı yok. İki takım arasındaki kalite farkını yok saymak da insafsızlık olur. Ama Fenerbahçenin hakkını vermezsek daha büyük haksızlık olur. Çünkü bu takım yıllardır böyle rakiplere verdiği puanların bedelini ödedi.

***

Maç boyu oyunu tamamen kontrolünde tutan ve rakibine neredeyse top göstermeyen bir Fenerbahçe vardı. Ritmini tutturan ve direncini sahaya yayan takımdaki heyecan ve istek, Vedat Muric'in yüzünü kaleye dönük oynamasıyla doğru orantılıydı ve Muric golcü olmanın bütün sırlarını ifşa etti. Bir futbolcunun kendisini golcü olduğuna inandırması gerekmiyor, sadece olması gerektiği yerde bulunması ve vuruş ustalığına sahip olması yeterli. Muric'in attığı goller kadar dinamizmi ve yıpratıcı yanı geçmiş maçların çok önündeydi. Lukaku oyuna girdikten sonra girdiği iki net pozisyonu harcadıktan sonra kendi kendime söylendim. "Bu takıma gol atamayan bir santrfor başka kime atar acaba?" Herhalde hazırlıkları biraz daha sürecek gibi.

***

Rakip ne olursa olsun, Fenerbahçe adına önceki maçlarda hırıltılı orta alan bu kez oksijen deposuydu. 'Gündüz gözüyle ressam' benim için Guendouzi'ydi. Hem klastı hem de kaleye şut çekme özelliğinden yoksun olmanın ipini çekerken ve kendine yakışan bir gol attı. Sol ayağındaki sihri yaratıcı bir güce dönüştüren Greenwood için de özel bir gündü. Ake ve Kante benim için zaten her maçta tırnak içinde. İsmail Yüksek'i de harika buldum. Takım farklı bir sonuca koşarken bile kaleci Ederson'un oyunu ne kadar ciddiye aldığını ilk yarıda iki pozisyonda gördük. Aslına bakarsanız takımın bu sezon en değerli kazancı.

***

Rakip ne olursa olsun, böyle farklı bir sonuç taraftar için futbol sinemasında; "aşık hava matinesiydi." Son yıllarda bu kadar keyifli izledikleri maç çok azdır. Madem öyle futbolun kapısı açıldıysa; mazeretlerin değil, futbolun ustalığına soyunanları görmek istiyoruz. Bir maçta değil her maçta.

Borç hukuku!

Fenerbahçe yıllardır kötü sonuçların bedelini saha dışındaki güçlere, hakemlere hatta zemine yüklüyor da bir kere olsun futbolculara sorumluluk yüklenmiyor. Rakip kale önünde yaptırım gücü yüksek bir anlayış hakim olamadığı içindir ki kayıplar artıyor. Fenerbahçeli futbolcular kazanmakla kaybetmek arasındaki tercihlerini kötüye kullanıyorsa, dünyaca ünlü orta alan oyuncusu, rakibin baskı yapmadığı anda bile orta sahadan topu kalecisine gönderiyorsa, takımdaki cesaret sorgulanmalıdır.

***
Bu kulübe hiç kimse bursla gelmedi, çuvalla para alarak geldi. O yüzden Fenerbahçe'nin eleştirildiği için değil daha iyisini yapamadığı için kahreden futbolculara ve gerçekleri inkar etmeyen teknik adama ihtiyacı var. Takımdaki iki santrfor modelinin kendilerini geliştirmesi beklenirken, daha sezon başında bu kadar kolay puan kaybetmenin sorusu; "bu Fenerbahçe'nin nesi var?" Cevap klasik; "acelesi yok."

***
Ne acıdır ki yıllardır kaderin rotasını kendi elleriyle değiştirenler, kendilerini değiştirmeyi hiç düşünmedi. O yüzden Fenerbahçe'nin başındaki bir teknik adam bahanelerin arkasına saklanmadan, tribüne oynamadan her şartta dik durmalı. Gerekirse aynayı kendine tutmalı. Eski mektupları iyi okumalı. Bazen kötü futbol neticeye sebep değildir ama kazanma tutkusu her şeyin ötesindedir. Taraftar o tutkuyu görmek istiyor.

***
Gerçek taraftar aslında her şeyi görüyor. Öncelikle "Fenerbahçe'yi bu sezon da şampiyon yapmadılar!" sözünü duymak istemiyor, duyanları da görmek istemiyor. Talisca'nın "bedava" gidişiyle Fenerbahçe ne kazandı onu bilmek istiyor. Birileri bu meselenin perde arkasını anlatmalı. Öyle ya takımın en çok ihtiyaç duyduğu anda milyonlarca euro ödenerek transfer edilmiş bir adamı tek kuruş almadan göndermek ve onun yerine "birilerini" takımda tutmak nasıl bir bakış açısıdır? Eğer İsmail Kartal bu konuda 'yok hükmündeyse' var olan gerçekleri dile getirsin, sızlanmak yerine. Çünkü yanlışlara koşulsuz itaat sadakati de yok eder Fenerbahçe felsefesini de.

***
En ufak kayıpta mazeret arayan ve birilerini suçlayanlar, Fenerbahçe'de kaptanlık yapan Skriniar gibi birini nasıl el üstünde tutabilir? Bakmayın boyuna posuna, savunmanın en zayıf halkası. Ayrıca adamın futbolla ilgisi yok çirkeflikle var. Ondaki pozisyon sarsaklığının Ake'nin sırtına bindirilen yükle de ilgisi var, çubuklu formaya gösterilmeyen özenle de! 'Kimileri kasti dirsek atar, kimileri tekme atar ama zarif adamlar ruhundaki asalete uygun biçimde hayata imza atar.' Bu cümle 'Skriniar'dan ne istiyorsun?' diyenlere verilmiş cevap sayılsın!

***
Sezon başında yok yere kaybedilen puanların sezon sonunda kaç puan ettiğini unutmadan yine de umutlu düşünelim. Fenerbahçe'nin gelecek maçlarda ayağa kalkmak için düştüğünü varsayalım. Çünkü borç hukukuna göre; taraftarın sorusu klasik. "Bu kulüpten istediğiniz her şeyi aldınız da bizim istediğimiz tek şeyi niye vermiyorsunuz?" Futbol hukukuna göre; bu soruya cevap vermek için parmak kaldırmakla, takımı ayağa kaldırmak arasında çok basit bir cevap şıkkı var. 'Borcumuz borç, vereceğiz.' O zaman biz de diyoruz ki; 'göreceğiz!'

Altın kafes!

Fenerbahçe kayıp puan koleksiyonuna bu sezon erken başladı. Eğer maçtan önce hayal edilenler, maç içinde gerçekleşirse önce futbol sonra sonuç size gülümser. Ama takımda oturmuş bir sistem yok, inanç yoksa ancak talihten dert yanarsınız ya da zeminden. Oysa keşkeler ve nedenlerle uğraşmak yerine, formanın içine bedenleri koymak yeterli olurdu. Maça çıkarken kimliğini düşüren Guendouzi gibi etiketli yıldızlar bile telef oldu, birçoğu da gölge adam oldu. Böyle bir manzara saha kenarından boş gözlerle izlenirse olacağı buydu.

***

Lukaku'nun sırtı dönük santrfor modeli demoda sistemin uzantısı. Gol atana golcü deniyor, yüzünü kaleye dönmeyen gizli santrfora; 'saklambaç oyuncusu!' Skriniar iki yıldır hakemlerin gözbebeği. Gaziantep maçındaki hareketi kesinlikle kırmızı karttı ama o pozisyona faul bile verilmedi. 'Hakemlik adalet, kaptanlık zarafet gerektirir' gerçeğinin bir ülkede zerre kadar değeri yoksa yazdıklarımızı kendimiz okuruz. Mazideki güzel insanlara da rahmet okuruz.

***

Hafta içinde 'gidiş dönüş biletini' kullanan İsmail Kartal'ın bu sonuçtan sonra keyfi kaçmıştır ama unutulmasın ki o koltukta oturan biri eleştirilere de dayanıklı olacak alkışlara da. Çünkü Fenerbahçe alıngan kuşlar değil Kanarya kulübüdür. Doğarken öğretilmiştir uçmak; "altın kafeste' sızlanmak için değil.

***

Galatasaray'ın geçen yıldan kalan 'futbolsuz kazanma faslı' devam ediyor. Osimhen'in yokluğu bir takımı bu kadar negatif etkiliyorsa, ortada takım yok demektir. Sane gibi bir adamdan gerçek anlamda faydalanmayı düşünmeyen ama Barış Alper'de inat etmeyi özellik sayan sistemin kazaya uğrama ihtimali yüksek. Sane, Almanya Milli Takımında forma giyecek kadar yetenekli biriyken, Galatasaray'da körelmesinin sırrı adam kayırmanın farkında olması. O yüzden Sane'nin yüzünden düşen bin parçaysa, kimse bu adamı yadırgamasın. Leao kıpır kıpır ve gelecek haftalarda çok daha farklı bir görüntü çizecektir. Çünkü kumaşı onu gösteriyor.

***

Beşiktaş'ın kazanırken gösterdiği sakinlik sükse gerektirmiyor, organik futbol her şeye yetiyor. Ama abartılı yorumlara da dikkat etmesi gerekiyor hakemlere de. Alanya'da katledilen takımın Erzurum karşısında sayılmayan golüne kimse kaza süsü vermesin. Futbolun ana maddesi alın teriyse, hakemlerin bunu kendilerine göre yorumlamaya hakkı yoktur. Unutulmasın ki bu takım sayılmayan goller sergisinde uzak ara lider!

***

Trabzonspor şaşırtıcı bir takım pozisyonunda. Konyaspor maçında ertelenmiş doğruların sahneye konmasını beklerken yeni yanlışları izledik. Maç bitiminde Trabzonsporlu futbolcuların üzerinde arama yapılsa, birçoğunda mücadele ruhu bulunmazdı. Varoluş duygusunu en kısa zamanda göstermek hepsinin boynunun borcudur.

***

Futbolda küfür kıyamet tavırlar yine zirvede. Bizler 'bir şekilde korunan' değil, gerçekleri görmek isteyenlere adam diyoruz. Bugünlere ağzı bozuk bitirimlerden ve onların sırtının sıvazlandığı günlerden geldiğimizi biliyoruz. Gözyaşı kanalları birkaç hafta sonrasına hazır olur. Eldeki sportmenlik haritası sahte olduğu için, bu sezon da mendil satanların başı yine kalabalık olacak. Ama olan da yine çocuklara olacak! O çocuklar yöneticilerin, ekrandaki hakem eskilerinin ve mızıkçı teknik adamların yemeklerine sos olarak konulmasa bari!

Çaresiz misafir!

Fenerbahçe adına neyi anlatalım? Rezil futbol oynamanın bir puandan başka getirisi olmadığını mı? Ertelenmiş doğruların sahneye konmasını beklerken, yeni yanlışları izlediğimizi mi? Bırakın beraberliği yenilsen bile kişilikli oynayacak ve dik duracaksın. O yüzden maçın sonunda, "herkes kendi gerçekleri önünde diz çökmeli" demekten başka söz bulamadım.


Öncelikle şunu söylemeliyim, maçın son dakikalarında rakibine kasti olarak dirsek atan Skriniar'ın hareketine bırakın kırmızı kartı faul bile vermeyen Mehmet Türkmen'e yüreklerde kaç maç ceza verilir acaba? Hakemler bu adamın çamurluğu olmayı da çok seviyorlar da bir tane yürekli hakem çıkmayacak mı?


Fenerbahçe adına özellikle felaket bir ilk yarı. Formalar üstlerinde ama birçok futbolcunun ayakları da ruhu da futbolun dışında. Oyunu genişletmek, rakibe tepki vermek adına hiçbir şey yok. Gaziantep'in bindirme hızı, Fenerbahçe'den iki gömlek üstün. Fenerbahçe'de forma giyen bir orta alan oyuncusu, rakibin baskı yapmadığı anda bile orta sahadan topu kalecisine göndermez. Guendouzi gönderdi.


Adam eksiltmenin fazla görülmediği takımda, enine değil boyuna oynamak zorunluluktur. Fenerbahçe savunmasında özellikle Mert Müldür kendine hata ısmarlarken, baktım da kanatların takımla arası bozuk. Hücumlar salına salına ve orta alan tamamen çökmüş. Bütün bunlara rağmen Fenerbahçe adına ilk yarıda iki net pozisyon var, ikisinin de mimarı Kerem. İkisini de sözde ustalar imha etti. Madem öyle, "hedefe kilitli olmayınca çilingire de gerek yok" dedim. Rakibe oynama imkanı ve net gol pozisyonları veren Fenerbahçe'nin en çok ihtiyaç duyduğu adamın Talisca olduğunu söylesem ne yazar. "Arkası dönük santrfor mucidi İsmail Kartal'a özellikle ilk yarıdaki Lukaku'ya mahsuben "bazıları skor adamıdır bazıları dekor" diye not göndersem okur muydu acaba? İkinci yarıda Lukaku'nın yüzünü kaleye dönük oynamasıyla bir kıpırtı hissedilse de görüşüm sabittir.


Fenerbahçe koca maç boyu "çaresiz misafir" rolünden çıkamadıysa, sahadan yenik çıkması bile mümkündü. Sonuç olarak bu takım hak ettiğinden fazlasını aldı. O yüzden mutlak galibiyet masallarını da garantili mesajları da boş verin. Maçtan önce hayaller tek kale olsa da gerçekler çift kaledir. Hayaller gerçeklerle böyle yüzleşir. İçindeki dava daha maçtan önce düştüyse ayakta kalamazsın! Kime diyoruz? Duymayanlara!

Alkışlarla!

Dün gece sarı direncin rengiydi, lacivert inancın. İkinci yarıda bir ruh yüzleşmesi, çağdaş futbol motifleri içeren görüntüler. Bana sorarsanız Şampiyonlar Ligi'nin tören alanına giren bir Fenerbahçe gerçeği. Bunun tercümesi de 'Fenerbahçe kaybetmeye kaşını oynattığı sürece, rakip kim olursa olsun başı dik çıkması kaçınılmaz."

Aslında dün gece iki farklı resim vardı. Birinci resimde 'kazaya kurban gitmemem gerek' duruşu. ikinci yarıda özgüveni yüksek takım duruşu. Çelişkiler düşünceleri de bozar. Ve savunmanın sadece seyrettiği bir pozisyonda gelen gol. Ve rakip alanda çok az görünen bir Fenerbahçe.

Bazen rakip alandaki kavganın şeklini değiştirmek gerekir, bant yayından çıkıp naklen oynamak gibi. Nietzsche'nin sözü; "hayata karşı sorumluluğumuz daha yücesini yaratmaktır.' Fenerbahçe ikinci yarıda onu yaptı. Roma'nın kof yanlarını keşfetti. İlk yarada orta alanda faul sergisinde hakemin gözünün içine bakan Vedat Muric, rakip kale önünde aktif role soyundu, ilk yarıda sahada parmakla gösterilen Greenwood, Brown'ın golünde 'istiridye kabuğundan çıkan inci' oldu. Ama Kante'nin harika bilek hareketleriyle rakip kale önüne getirdiği topu harcandığını görünce 'çok yazık oldu' dedim. O yüzden bu maçtan çıkan bir diğer sonuç: 'son dokunuş ustasına mutlak ihtiyaç!"

Rakibi ayaklarıyla ve ruhuyla terbiye eden iki özel adam vardı, Kante ve Greenwood. Roma'nın bu adamlardaki sihrin yükünün altından kalkması mümkün olamazdı. Talihine dua etsin. Brown'ın da en iyi gecelerinden biriydi. İsmail Yüksek yine görkemli sadeliğinde. Her zaman maçların ikinci yarılarında oyundan düştüğünü gördüğümüz Fenerbahçe'nin son dakikalara kadar maçı kazanmak istemesindeki "gelişim" iyi gidişin belgesidir. Ama savunma için soru işaretlerim hala devam ediyor. Kaleci Ederson hariç!

Verilen mücadeleye baktığımız zaman Fenerbahçeli futbolculara yakışan en anlamlı gerçek; 'aşkın ve gururun savaşçıları' olduğudur! Sonuç olarak Roma gibi bir takımdan alınan beraberliğe galibiyet muamelesi yaparsak, Fenerbahçe'yi "küçük" düşürmüş sayılmayız. Sürükleyici bir macera kitabının ilk sayfasında bir puanın kimden alındığının önemi "büyük" çünkü. Ayrıca böyle mücadele eden bir takım maçı kaybetse bile bütün tribünler ayakta alkışlardı.