CANLI
SKOR
Murat Özbostan

Murat Özbostan

Orkun, Beşiktaş’ın futbol aklı

Bazı futbolcular vardır; sadece oynadıkları bölgeyi değil, takımın tamamını etkilerler. Top ayağına geldiğinde tribünlerin beklentisi artar, takım arkadaşları daha cesur oynar. Beşiktaş'ın Midtjylland karşısındakiAvrupa gecesinde sahneyeçıkan isim de tam olarak böylebir oyuncuydu Orkun Kökçü. Siyah-beyazlılar, Avrupa yolunda kritik bir virajı 1-0'lık galibiyetle bitirdi. Ama bu gecenin hikâyesi sadece skor değildi. Bu gecenin başrolünde Orkun Kökçü vardı. Attığı gol, kalitesinin sadece görünen kısmıydı. Asıl değerli olan, oyunun her anında sorumluluk almasıydı. Takım zorlandığında topu isteyen, oyunun yönünü değiştiren, arkadaşlarını cesaretlendiren bir lider görüntüsü verdi. Büyüktakımlar büyük oyuncularıyla yolalır. Avrupa gecelerinde bazen bir dokunuş, bir şut, bir liderlik anı bütün hikâyeyi değiştirir. Orkun da böyle bir gece yaşattı. Beşiktaş'ın sadece orta sahadaki oyuncusu değil, sahadaki futbol aklı olduğunu gösterdi. Beşiktaş'ın önünde hâlâ tamamlanmamış bir iş var. Rakibin 10 kişi kalmasının ardından ikinci gol fırsatları geldi ama değerlendirilemedi. Avrupa'da bu tür fırsatlar altın değerindedir. 1-0 güzel bir sonuçtur amarehavete izin vermeyecekkadar ince bir avantajdır. Rövanşta Beşiktaş'ın yapması gereken tek şey var: Korkmadan, kendi oyununu oynayaraksahaya çıkmak. Çünkü bu takım sadece skoru koruyacak değil, oyunu kazanacak kaliteye de sahip. Avrupa yolunda ilk adım atıldı. Şimdi sıra ikinci adımda. Beşiktaş bunu başaracak güce de sahip.

Gornik maçının perde arkasına İyi bakmalıyız!

Fenerbahçe için bu sezon, sıradan bir başlangıçtan çok daha fazlasını ifade ediyor. Yıllardır süren büyük beklentilerin, yeni hedeflerin ve yeniden kurulan bir yapının ilk adımı atılıyor.
Yeni bir teknik direktör, yeni bir başkan ve yönetim, değişen bir anlayış ve büyüyen bir şampiyonluk hayali… Böylesine önemli bir dönemde sahaya çıkılan ilk resmi maçın kazanılması, sadece bir skor avantajı değil; camianın yeniden umutlanması, takımın özgüven kazanması ve yeni döneme güçlü bir mesaj verilmesi anlamına geliyor.
Polonya temsilcisi Gornik büyük bölümde savunmaya çekilen, kalabalık bir savunma anlayışını tercih eden bir görüntü sergiledi. Fenerbahçe tek gol atabildi... Bu nedenle sonuç rövanş öncesinde turu garantileyen bir skor olmasa da kadro kalitesi ve oyuncu gücü düşünüldüğünde sarılacivertlilerin ikinci maçta bunu avantaja çevirecek kapasiteye sahip olduğu açık. Gecenin dikkat çekici görüntüsütribünlerdeydi. Tatilsezonunun en yoğun günlerindestadın dolmasıtesadüf değildi. Taraftar sadece takımını desteklemek için değil, yeni döneme inancını göstermek için de tribündeydi. Bu ilginin arkasında yalnızcalig şampiyonluğu özlemi yok. Taraftaryeniden Şampiyonlar Ligi gecelerini yaşamak,kulübünü Avrupa'nın en büyük sahnesindegörmek istiyor. Tribünlerden yükselen enerji, bu hayalin ne kadar güçlü olduğunun en somut göstergesiydi. Teknik ekibin oyun anlayışının tamamen oturması için zamana ihtiyaç var. Üstelik kadroya katılması beklenen yeni transferlerle birlikte takımın hem oyun kalitesi hem de alternatifleri önemli ölçüde artacak. Bu nedenle bugünkü performansı değerlendirirken eksiklerle birlikte gelişim potansiyelini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Sonuç olarak Fenerbahçe, yeni dönemin ilk sınavını kayıpsız geçti. Belki mükemmel oynamadı, belki rövanşı rahatlatacak farkı yakalayamadı; ancak kazandı. Bazen futbol, kusursuz oyundan çokdoğru zamanda alınan galibiyetlerle şekillenir. Bu galibiyet yeni bir hikâyenin ilk satırı olabilir. Şimdi sıra, bunu turla taçlandırıp sezon boyunca istikrarlı bir başarıya dönüştürmekte.

Bu transferler farkı kapattı mı!

Transfer dönemleri her zaman umut satar. Taraftarın hayalini büyütür, rakiplerin hesaplarını değiştirir. Ancak bazı transferler vardır ki sadece forma satmaz; ligin güç dengesini de değiştirir. Fenerbahçe'nin Nathan Ake, Mason Greenwood ve Vedat hamleleri tam da bu sınıfa giriyor. Uzun zamandır sarı-lacivertli takımın en büyük eleştirisi, savunma istikrarıydı. Ake, yalnızca iyi bir stoper değil; topu oyuna sokabilen, büyük maç atmosferini bilen ve arkasındaki savunmayı organize eden bir lider. Böyle oyuncular sadece pozisyon kapatmaz, takımın özgüvenini de yükseltir.
Greenwood ise transferin en yüksek tavanlı ismi. Eğer potansiyelini sahaya istikrarlı şekilde yansıtabilirse, ligde büyük fark yaratan oyuncular listesinin en üst sıralarında yer alabilir. Bir maçta tek başına skoru değiştirebilecek kaliteye sahip futbolcular her zaman şampiyonluk yarışını etkiler.
Vedat gösterişli bir transfer olmayabilir ama doğru transfer. Süper Lig'i tanıyor, fizik gücüyle rakip savunmaları yıpratıyor ve özellikle kilitlenen maçlarda farklı bir çözüm sunuyor. Uzun maratonda bu tip oyuncuların değeri puan tablosunda ortaya çıkar. Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? Artık "G.Saray'ın kadrosu açık ara daha iyi" demek kolay değil. Galatasaray hâlâ oturmuş oyun düzeni, birlikte oynama alışkanlığı ve son yılların şampiyonluk refleksiyle önemli bir avantaja sahip. Bu küçümsenecek bir üstünlük değil.

ARTIK ARADA UÇURUM YOK
Bir takımın kalitesi yalnızca yıldız oyuncuların toplamından oluşmaz; birlikte oynama kültürü de en az transferler kadar değerlidir. Ama F.Bahçe'nin yaptığı bu 3 hamle, uzun süredir konuşulan kalite farkını ortadan kaldırdı. Bugün 2 takımın kadroları yan yana konulduğunda, artık dev bir uçurumdan değil, ince ayrıntılardan söz ediyoruz. Belki bir sakatlık, belki bir derbi, belki de teknik direktörlerin dokunuşları sezonun kaderini belirleyecek. Kısacası transfer masasında F.Bahçe önemli bir galibiyet aldı. Şimdi sıra bunu sahaya taşımakta. Çünkü şampiyonluklar temmuz ayında kazanılmaz; ama temmuz ayında kurulan doğru kadrolar, mayıs ayında kupayı kaldıran takımları oluşturur.

Bu transfer nasıl oldu!

Futbolda transferler artık sadece parayla yapılmıyor. Özellikle Avrupa'nın önemli oyuncuları için maaş kadar güven, proje ve samimiyet de belirleyici oluyor. Bu yüzden bazı transferler, imza atıldığı gün değil, oyuncunun verdiği sözü tuttuğu gün değer kazanıyor. Greenwood transferi de tam olarak böyle bir hikâye. Haftalardır farklı kulüpler konuşuldu. Daha büyük ligler, daha yüksek maaşlar, cazip seçenekler gündeme geldi. Buna rağmen oyuncu rotasını değiştirmedi. Fenerbahçe'yi istedi ve sonunda Fenerbahçeli oldu. Bu transferin en önemli tarafı, bonservis bedeli değil. En önemli tarafı, verilen sözün tutulması. Çünkü futbol dünyasında sözler kolay veriliyor, kolay da unutuluyor. Menajerler son anda masaya yeni teklifler getiriyor, kulüpler pazarlıkları uzatıyor, oyuncular fikir değiştiriyor. Böyle bir ortamda futbolcunun ilk kararının arkasında durması dikkat çekici. Bu nedenle Greenwood transferi sadece kaliteli bir futbolcunun gelişi olarak okunmamalı. Aynı zamanda Fenerbahçe'nin oyuncuyu ikna eden, güven veren ve tercih edilen bir kulüp olduğunu gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirilmeli.

BUNDAN SONRASI SAHAYA AİT
Eğer transfer sürecini başkan Aziz Yıldırım yönettiyse, burada teslim edilmesi gereken ciddi bir başarı vardır. Çünkü büyük yöneticilik sadece para harcamak değildir; oyuncunun, "Ben oraya gitmek istiyorum" demesini sağlayabilmektir. Elbette bundan sonrası sahaya ait. Atacağı goller, kazanacağı maçlar ve kaldıracağı kupalar bu transferin sportif değerini belirleyecek. Ama bugün için kesin olan bir şey var: Greenwood sadece Fenerbahçe'ye transfer olmadı. Fenerbahçe'yi seçti. Bazen bir transferin en değerli kısmı da tam olarak budur.

BÜYÜK KAVUŞMA BUGÜN 16.50'DE
Fenerbahçe taraftarı, yolunu dört gözle beklediği Mason Greenwood'a bugün kavuşuyor. İngiliz yıldız ve ailesini taşıyan uçak, saat 16.50'de İstanbul'da olacak. 24 yaşındaki oyuncunun imza töreni ise 19 Temmuz Pazar günü taraftarın katılımıyla gerçekleştirilecek.

Yıldızlarla değil, kimlikle kazanmak!

Türk futbolunda her sezon aynı tartışma başlıyor: Kim daha iyi transfer yaptı? Kim daha pahalı kadro kurdu? Kim daha büyük yıldızı getirdi? Ve bundan sonra ne olacak.. Fenerbahçe ve Galatasaray bu yarışın doğal olarak merkezinde. Ekonomik güçleri, kadro derinlikleri ve şampiyonluk beklentileri onları her sezon favori konumuna taşıyor kısmen. Ancak Beşiktaş'ın bu yarışta yeniden söz sahibi olabilmesi için başka bir yola ihtiyacı da var. Transferler dışında! Beşiktaş'ın sorunu hiçbir zaman yalnızca oyuncu kalitesi olmadı. Asıl mesele, o oyuncuların nasıl bir futbol fikri içinde bir araya getirileceğiydi. Yeni teknik direktör Vincenzo Italiano'nun gelişi bu açıdan kritik bir dönemeç. İtalyan teknik adamın önündeki en büyük görev, sadece kazanan bir takım oluşturmak değil; Beşiktaş'ın ne oynadığını herkesin anlayabileceği bir kimlik yaratmak. Büyük kulüplerin farkı burada ortaya çıkar. Galatasaray ve Fenerbahçe bugün sadece kadrolarıyla değil, yüksek beklenti kültürleriyle de yarışıyorlar. Beşiktaş'ın onlarla mücadele edebilmesi için aynı yolu kopyalaması gerekmiyor. Kendi güçlü tarafını yeniden oluşturması gerekiyor.

Peki bu kimlik nasıl oluşacak? Öncelikle sabırla. Ancak Türkiye'de sabır kelimesi çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Sabır, başarısızlığa sınırsız kredi vermek değildir. Sabır; bir planın arkasında durmak, o planın gelişmesi için gerekli zamanı tanımaktır. Beşiktaş'ın son yıllardaki en büyük problemi, her kötü sonuçtan sonra yeniden başlama alışkanlığıydı. Teknik direktör değişti, oyun anlayışı değişti, transfer politikası değişti. Her yeni dönem, önceki dönemin izlerini silmeye çalıştı. Oysa başarılı kulüpler süreklilik üzerine kuruludur. İtaliano'nun burada yapması gereken ilk şey, oyunculara net roller vermek olmalı. Takım hangi bölgede baskı yapacak? Topu kaybedince ne yapacak? Hücumda hangi alanları kullanacak? Savunmada nasıl pozisyon alacak? Bu soruların cevapları belli değilse, iyi futbolcular bile birbirinden kopuk görünür. Beşiktaş taraftarı haklı olarak başarı ister. Çünkü bu kulübün tarihi başarılarla doludur. Ancak yeni bir takım kurulurken her maçın sonucunu değil, gelişim çizgisini de değerlendirmek gerekir. Bu, "hedefsiz sezon" demek değildir. Büyük kulüpler her zaman kazanmak için oynar. Ancak bazen şampiyonluğa giden yol, önce sağlam bir takım olmaktan geçer. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin ekonomik avantajı ortada. Beşiktaş bu farkı yalnızca para harcayarak kapatamaz. Daha akıllı planlama, daha doğru oyuncu seçimi ve daha güçlü bir oyun kültürü kurması gerekir. Beşiktaş'ın sorusu artık "kimi alacağız?" olmamalı. Asıl soru şu olmalı: "Nasıl bir takım olacağız?" Bu soruya doğru cevap verilirse, siyah-beyazlılar Galatasaray ve Fenerbahçe'nin karşısına sadece forma olarak değil, oyun olarak da çıkabilir.

Beşiktaş için tek seçenek var: Sabır

Beşiktaş, uzun yıllardır özlediği istikrarı yakalayabilmek adına bu yaz transfer döneminde dikkat çekici hamleler yapıyor. Siyah-beyazlı yönetim, eksikleri doğru analiz ederek nokta atışı transferlerle kadroyu güçlendirmeye çalışıyor. Henüz transfer dönemi tamamlanmamış olsa da ortaya çıkan tablo, Beşiktaş'ın bu sezon iddialı bir takım kurmak istediğini net şekilde gösteriyor. Son yıllarda takımın en büyük problemlerinden biri kaleci mevkiiydi. Ersin Destanoğlu'nun ardından yaşanan belirsizlik, savunma güvenliğini de olumsuz etkiledi. Yönetim bu sorunu çözmek adına önemli bir adım attı ve Almanya futbolunun yetiştirdiği kaliteli kalecilerden Nübel'i kadroya kattı. Üstelik Beşiktaş bununla da yetinmedi. Doğan Alemdar transferiyle kaleci rotasyonunu da güçlendirdi. Genç, gelişime açık ve geleceğe yatırım niteliğindeki bu hamle, sadece bugünü değil yarını da planlayan bir yönetim anlayışını ortaya koyuyor.

SALİH KALİTE KATACAK
Görünen
o ki Beşiktaş, uzun yıllar yaşayabileceği kaleci sorununu büyük ölçüde geride bırakmaya hazırlanıyor. Orta sahaya yapılan Salih Özcan transferi de en az kaleci hamleleri kadar değerli. Yerli statüsünde olması önemli bir avantaj sağlarken, Avrupa'da edindiği tecrübe ve oyun disipliniyle Beşiktaş'ın merkezine kalite katacaktır. Mücadele gücü yüksek, oyunun iki yönünü oynayabilen bir futbolcunun takıma katılması, teknik ekibin elini de ciddi anlamda rahatlatacaktır. Transfer çalışmalarının en önemli ayağı ise santrfor bölgesi. Lukaku ismi gündemde ve görüşmelerin devam ettiği konuşuluyor. Elbette böyle büyük transferler kolay sonuçlanmıyor. Ancak Beşiktaş'ın bu seviyede isimlerle anılması bile kulübün yeniden büyük hedefler koyduğunu gösteriyor. Şurası unutulmamalı ki Beşiktaş'ın son yıllardaki en büyük sorunu sadece kadro kalitesi değildi. Sürekli değişen yönetimler, teknik direktör istikrarsızlığı ve yanlış planlamalar kulübün yarıştan uzaklaşmasına neden oldu. Böylesine yıpratıcı bir sürecin ardından başarıyı bir anda beklemek gerçekçi olmaz. Kalıcı başarı için sabır, doğru planlama ve istikrar şarttır. Bu noktada belki de Beşiktaş'ın en büyük transferi sahadaki futbolculardan biri değil, kulübenin başındaki teknik direktör olacaktır. İtaliano, çalışkanlığı, enerjisi, hırsı ve modern futbol anlayışıyla takıma yeni bir kimlik kazandırabilecek bir isim görüntüsü veriyor. Kenarda oyunun içinde yaşayan, takımına sürekli müdahale eden ve kazanma arzusunu oyuncularına hissettiren yapısıyla Beşiktaş'ın yeniden ayağa kalkmasında önemli rol oynayabilir.

GS VE FB FAVORİ AMA!
Bugün
Galatasaray ve Fenerbahçe ekonomik güçleri ve oturmuş kadrolarıyla yarışın doğal favorileri olabilir. Ancak doğru transferler, doğru teknik adam ve sağlanacak istikrar sayesinde Beşiktaş'ın bu yarışın dışında kalacağını düşünmek büyük hata olur. Şimdi siyah-beyazlı camiaya düşen en önemli görev sabırlı olmak. Yeni kurulan bir takımın zamana ihtiyacı vardır. Taraftarın desteği, futbolcuların özgüveni ve teknik ekibin çalışma ortamı için belirleyici olacaktır. Eğer bu sabır gösterilir ve istikrar korunursa, Beşiktaş yeniden şampiyonluk yarışının en güçlü adaylarından biri haline gelebilir. Çünkü büyük başarılar, günü kurtaran hamlelerle değil, doğru planlanan projelerle gelir.

***


PSİKOLOJİ FUTBOLUN ANA DAMARI OLDU!
Galatasaray'da yaz aylarının değişmeyen bir klasiği var. Takvim transfer dönemini gösterdiği anda tribünlerde, sosyal medyada ve televizyon ekranlarında aynı soru yankılanmaya başlıyor: "Nerede bu transferler?" İşin ilginç yanı, bu telaş artık kulübün geleneklerinden biri hâline geldi. Okan Buruk'un yıllar önce söylediği, "İyi ki transfer dönemi bitti, rahatladık" sözü aslında her şeyi özetliyordu. Çünkü Galatasaray'da transfer dönemi, sadece futbolcular için değil; teknik heyet, yönetim ve taraftar için de ciddi bir stres sınavı. Bu yaz da tablo farklı değil.. İcardi dönemi bitti. Lemina'nın durumu belirsiz!. Aral Trabzon'a gitti! Oysa mevcut kadroya bakıldığında öyle büyük bir enkaz da yok. Tam tersine, Galatasaray'ın omurgası hâlâ ligin en güçlü kadrolarından biri. Ama futbol biraz da psikoloji işi... Rakiplerin peş peşe açıkladığı transferler dengeleri değiştiriyor. Beşiktaş nokta atışı hamlelerle dikkat çekiyor. Trabzonspor planlı ve sistemli ilerliyor. Fenerbahçe ise ses getiren yıldızları kadrosuna katıyor. Transfer uçakları İstanbul'un ve Trabzon'un pistlerine indikçe Galatasaray taraftarının sabrı da aynı hızla tükeniyor.

OYUNCU BEĞENMİYORLAR
İşte
o anda son dört sezonda kazanılan şampiyonluklar bile ikinci plana düşüyor. Yazık! Çünkü futbol taraftarı bugünü yaşar. Dün kaldırılan kupalar, yarın gelecek oyuncunun heyecanının önüne geçemez. Sosyal medya da bu beklentiyi her geçen gün biraz daha büyütüyor. Oysa transfer dönemi uzun bir maraton. Bugün sessiz kalan kulüp, ağustos sonunda en doğru hamleyi yapabilir. Ya da tam tersi, erken davrananlar sezon içinde bunun bedelini ödeyebilir. G.Saray yönetiminin önünde hâlâ zaman var. Taraftar artık bir isim görmek, bir uçağın İstanbul'a indiğini duymak istiyor. Üstelik sadece transfer de yetmiyor; gelen oyuncunun herkesi heyecanlandırması gerekiyor. İşte asıl zorluk da burada başlıyor. Özbek ve yönetimi yalnızca transfer yapmakla değil, beklentiyi de yönetmek zorunda. Çünkü G.Saray'da transfer döneminin en pahalı maliyeti bazen bonservis bedeli değil, sabırsızlığın oluşturduğu baskı oluyor.

Bu işten acayip bir ortaklık çıkar

Türk futbolunda yine çok alışık olduğumuz bir tartışmanın içindeyiz. Yabancı oyuncu kuralı... TFF'nin bu konudaki tavrı net; "Bu kararı daha önce aldık, kulüplere bildirdik, planlamalarınızı buna göre yapmalıydınız" diyor. Federasyon cephesi, alınan kararın yeni olmadığını ve kulüplerin transfer politikalarını buna göre şekillendirmesi gerektiğini savunuyor. Ancak kulüpler tarafında aynı düşünce hâkim değil. Geçtiğimiz cuma günü Kulüpler Birliği toplantısının ana gündem maddesi yine yabancı oyuncu düzenlemesiydi. Toplantı sonrası Kulüpler Birliği Başkanı Ertuğrul Doğan'ın açıklamaları dikkat çekti. Doğan, kulüplerin mevcut yabancı kuralından memnun olmadığını belirterek federasyonun kararına saygı duyduklarını ancak hiçbir kararın değişmez olmadığını ifade etti. Tam da bu açıklamanın üzerinden 1 resmi iş günü geçerken TFF'nin resmi açıklamayla kararının arkasında durması dikkat çekici bir hamle..

UCUZ, GENÇ İSİM YOK...
Asıl sorun ise sadece yabancı oyuncu sayısı değil. Türk futbolunun ekonomik gerçekleri ortada. Kaliteli yerli oyuncu bulmak zaten zorlaşmışken, yeni düzenlemeyle birlikte yerli futbolcuların fiyatlarının daha da yükselmesi bekleniyor. Dün belirli rakamlara konuşulan birçok yerli oyuncunun bugün çok daha yüksek maliyetlerle gündeme gelmesi kulüplerin işini zorlaştırıyor. Diğer taraftan 2003 doğumlu ve sonrası kaliteli yabancı oyuncu bulmak da sanıldığı kadar kolay değil. Avrupa piyasasında bu özelliklere sahip futbolcuların maliyetleri oldukça yüksek. Yani kulüpler bir yandan yabancı kontenjanına uymaya çalışırken diğer yandan bütçelerini de korumak zorunda kalacak. Bu süreçten en fazla etkilenecek kulüplerin başında Fenerbahçe geliyor. Sarı-lacivertlilerin geniş yabancı oyuncu kadrosu nedeniyle ciddi bir operasyon yapması gerekiyor.

F.BAHÇE'DE 20 İSİM VAR
Bazı futbolcularla yollar ayrılacak, bazı oyuncular kiralanacak ve transfer planları yeniden şekillenecek. Fenerbahçe için bu süreç sadece transfer değil, aynı zamanda kadro mühendisliği sınavı olacak (20 yabancı var). Galatasaray tarafında da benzer bir tablo var. Ancak sarı-kırmızılıların özellikle genç yabancı oyuncu kriterine uygun hamleler yapması gerekiyor. (12 yabancı var) Duran transferi gibi fırsatlar bu noktada büyük önem taşıyor. Çünkü kaliteli ve kurala uygun oyuncuyu uygun maliyetle bulmak artık her zamankinden daha değerli hale geldi.

BJK VE TS UMURSAMAZ!
Beşiktaş (14 yabancı var) ve Trabzon'un (14 yabancı var) ise mevcut kadro yapıları nedeniyle bu süreci diğer iki büyük kulübe göre daha rahat yönetebileceği görülüyor. Belki de bu tartışmanın en dikkat çekici tarafı, yıllardır birçok konuda karşı karşıya gelen Fenerbahçe ve Galatasaray'ın bu kez aynı noktada buluşma ihtimali. Eğer iki ezeli rakip yabancı kuralı konusunda ortak hareket ederse, Türk futbolunda alışılmışın dışında bir tablo ortaya çıkabilir. Sonuç olarak bu konu sadece "Kaç yabancı oynayacak?" tartışması değil. Asıl mesele, kulüplerin karar süreçlerinde ne kadar etkili olacağı ve futbolun ekonomik gerçeklerinin alınan kararlarda ne kadar dikkate alınacağıdır. Görünen o ki yabancı kuralı tartışması transfer dönemi boyunca da sezon içinde de Türk futbolunun en sıcak başlıklarından biri olmaya devam edecek.

Şimdi asıl maç başlıyor!

Düdük çaldı, turnuva bizim için bitti. Eve döndük.. Şimdi birkaç gün boyunca sosyal medyada aynı manzarayı göreceğiz. Bir taraf herkesi suçlayacak, diğer taraf herkesi kahraman ilan edecek. Oysa gerçek, bu iki uç arasında duruyor. Evet, elendik. Ama asıl soru neden elendiğimiz değil; bu elenişi neye dönüştüreceğimizdir. Futbol sadece doksan dakikalık bir oyun değildir. Bir ülkenin plan yapma becerisinin, sabrının, eğitim anlayışının ve kurum kültürünün de aynasıdır. Sahada gördüğümüz eksiklerin çoğu, yıllar önce alınmayan kararların sonucudur. Ne yazık ki, biz hâlâ turnuvadan turnuvaya yaşayan bir futbol ülkesiyiz. Kazandığımızda dünyayı fethettiğimizi sanıyor, kaybettiğimizde ise her şeyi yıkıp yeniden kurmaya çalışıyoruz. Oysa gerçek gelişim, anlık coşkularla ya da öfkeyle değil, istikrarla sağlanır.

YETENEK SORUNUMUZ YOK
Milli Takım bize Dünya Kupası'nda bir kez daha gösterdi ki, bu ülkenin yetenek sorunu yok. Mücadele edecek oyuncularımız da var, büyük sahnede sorumluluk almaktan çekinmeyen karakterlerimiz de. Eksik olan, bu potansiyeli yıllar boyunca aynı anlayışla besleyecek güçlü ve sürdürülebilir bir sistem. Bugün teknik direktörü değiştirmek en kolay çözümdür. Birkaç oyuncuyu hedef göstermek de öyledir. Ancak kolay çözümler kalıcı başarı getirmez. Asıl konuşmamız gereken; altyapılarda çocuklara ne öğrettiğimiz, genç futbolculara neden yeterince forma şansı verilmediği, kulüplerimizin günü kurtarmak yerine geleceği ne kadar planladığı ve futbolu gerçekten oyunu üzerinden mi, yoksa sadece skor üzerinden mi değerlendirdiğimizdir. Belki de en büyük eksiğimiz tam da burada başlıyor.

MAHKEME KURMAYALIM
Biz mağlubiyetleri analiz etmek yerine mahkeme kuruyoruz. Oysa sporun doğasında kaybetmek de vardır. Önemli olan hiç kaybetmemek değil, aynı hataları tekrar etmemektir. Milli forma yalnızca kazanırken alkışlanan bir forma olmamalıdır. Gerçek destek, zor günlerde de aklı ve sağduyuyu koruyabilmektir. Bu takım hata yaptı ama aynı zamanda umut da verdi. Eğer o umudu doğru planlarla, sabırla ve ortak bir futbol aklıyla büyütebilirsek bugünkü hayal kırıklığı yarının güçlü hikâyesine dönüşebilir. Çünkü bazen bir turnuva kazanılmaz ama o turnuvada geleceği kazandıracak dersler alınır. Bugün ihtiyacımız olan şey yeni suçlular bulmak değil, eski alışkanlıklarımızı değiştirmektir. Milli Takım elendi; umarım bu kez sadece turnuvadan değil, bizi yıllardır aynı yerde tutan ezberlerden de eleniriz. Çünkü gerçek zafer, kupayı kaldırmadan önce doğru sistemi kurabilmektir.

TFF DE KALACAK MONTELLA DA...
Çok konuşulan iki konu var: "TFF seçime gidecek mi? Montella'nın görevine son verilecek mi?" Her iki sorunun da cevabı net: Hayır. TFF'de seçim tar-i hi zaten 2027. Dolayısıyla erken seçim gündemde değil. Montella da görevine devam edecek. Bu nedenle, ucuz reyting uğruna "Gidecek mi, kalacak mı?" tartışmalarıyla papatya falı açmanın kimseye faydası yok. Asıl yapılması gereken, turnuvanın sağlıklı bir şekilde analiz edilmesi ve hatalardan ders çıkarılmasıdır. Montella'nın da öz eleştiri yaparak eksikleri gidermesi ve Uluslar Ligi hazırlıklarına vakit kaybetmeden başlaması bekleniyor. Öte yandan TFF yönetiminin ilk yönetim kurulu toplantısında A Milli Takım'la ilgili önemli kararlar alacağı konuşuluyor. Bana göre en kritik adımlardan biri, milli takım yapılanmasını yönetecek, uluslararası futbol çevrelerinde güçlü ilişkileri olan, profesyonel kariyere sahip ve kriz yönetimini bilen üst düzey bir futbol yöneticisinin görevlendirilmesi olacaktır. Teknik heyet ile federasyon arasında köprü kuracak, uzun vadeli planlamayı yönetecek böyle bir ismin milli takıma önemli katkı sağlayacağına inanıyorum.

Sorun kalite eksikliği değildi!

Skorbordda 3-2 yazıyordu. Ama aslında tabelada başka bir şey daha vardı: "Geç kaldık." Türkiye bu turnuvada belki de ilk kez kendi gibi oynadı. Topa korkmadan sahip oldu, geri düştüğünde paniklemedi, oyunu bırakmadı. En önemlisi de kaybetmeyi kabullenmedi. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Madem bunu yapabiliyorduk, neden daha önce yapamadık? Futbol bazen acımasızdır. Size en iyi oyununuzu, artık hiçbir şey değiştirmeyeceği gün oynatır. 90+8'de gelen gol, sadece bir galibiyet değildi. O gol; tribündeki binlerce Türk taraftarının "Hiç olmazsa böyle hatırlayalım" demesiydi. Futbolcuların birbirine sarılışında tur sevinci yoktu. Daha çok, yarım kalmış bir hikâyenin hüznü vardı.. Bu takım yeteneksiz değil. Aksine, Avrupa'nın en parlak gençlerinden bazılarına sahip. Sorun bazen kalite eksikliği değil; o kalitenin aynı anda sahaya çıkamaması. İlk iki maçta cesaret eksikti. Son maçta ise cesaret vardı ama zaman kalmamıştı. Belki de bu turnuvanın özeti tek cümleydi: Türkiye, elenmeden önce değil; elendikten sonra gerçek kimliğini hatırladı. Yine de futbolun güzel tarafı burada başlıyor. Çünkü insanlar sadece kupaları hatırlamaz. Bazen son düdüğe kadar vazgeçmeyen takımları da hatırlar. O yüzden bu galibiyet, puan tablosunu değiştirmedi belki ama takımın aynaya baktığında göreceği resmi değiştirdi. Şimdi yapılması gereken, bu maçı romantikleştirmek değil. Bu 90 dakikayı bir başlangıç sayabilmek. Çünkü karakterini son maçta gösteren bir takım, onu ilk maçtan itibaren göstermeyi öğrendiğinde artık sadece sürpriz yapan değil, turnuvalarda söz sahibi olan bir ülkeye dönüşebilir. Ve belki yıllar sonra bu turnuvayı anlatırken insanlar, "3-2 kazandığımız maçı" değil, şu cümleyi kuracak: "Aslında o gün kazandığımız şey maç değildi; yeniden inanma cesaretiydi. Artık yeni hikâyeler yazma zamanı.. Sonbaharda İtalya, Fransa ve Belçika ile çok önemli maçlarımız var.

HOCAM YENİ ZAFERLER LAZIM AMA
Montella'nın maç sonu söylediği "Bu galibiyet bin zafere bedel" sözüne katılmıyorum. Evet, ABD karşısında alınan galibiyet önemliydi. Takım mücadele etti, karakter gösterdi ve turnuvaya yakışır bir veda yaptı. Bunu teslim etmek gerekir. Ancak Millî Takım'ın başarı ölçüsünü bu kadar aşağı çekmemeliyiz. Bu forma; Dünya Kupası'nda üçüncülük yaşamış, Avrupa Şampiyonası'nda yarı final görmüş, futbol tarihinde önemli zaferler kazanmış bir ülkenin formasıdır. Dolayısıyla ABD'yi yenmek elbette değerlidir ama "Bin zafere bedel" olarak tanımlanacak kadar olağanüstü bir sonuç değildir. Teknik direktörün oyuncularını motive etmek istemesi anlaşılabilir. Ancak kullanılan ifadeler, temsil edilen ülkenin futbol geçmişiyle de örtüşmelidir. Bence asıl övülmesi gereken şey skor değil, takımın ortaya koyduğu mücadeleydi. Eğer bu oyun ilk iki maçta da sergilenebilseydi, bugün belki de gruptan çıkmayı konuşuyor olacaktık. Sevinelim, takımı alkışlayalım ama çıtamızı da düşürmeyelim. Türkiye Millî Takımı'nın hedefi, tek bir galibiyeti destanlaştırmak değil; bu tür galibiyetleri sıradan hâle getirecek seviyeye ulaşmaktır.