CANLI
SKOR
Murat Özbostan

Murat Özbostan

Bu takım bizim, bu çocuklar bizim

İtalya karşısında alınan ağır yenilginin en düşündürücü tarafı, sadece skor değildi. Sahada savunma organizasyonu adına neredeyse hiçbir şey yapamadık. Basit top kayıpları, kopuk hatlar ve savunmada verilen boşluklar, İtalya'nın işini fazlasıyla kolaylaştırdı. İlk gol korner sonrası Bastoni'nin dönüş vuruşuyla geldi. Ardından peş peşe yapılan basit pas hataları ve savunma zaafları geldi. Orta saha ile savunma arasındaki bağlantı koptu. İtalya hızlı geçişlerde her defasında tehlike yarattı. Biz ise buna çözüm üretemedik. Altay Bayındır için de kolay bir gece olmadı. Uğurcan'ın cezalı olması nedeniyle kaleyi devralan Altay'ın üzerinde zaten ciddi bir baskı vardı. Üstelik Manchester United'dan Celta Vigo'ya kiralanan milli kaleci, bu sezon kulübünde henüz resmi maçta forma giymemişti. Ritmi olmayan bir kalecinin, milli takım seviyesinde böylesine kritik bir maçta kaleye geçmesi elbette büyük bir sınavdı ve kumardı. Gollerdeki çaresiz görüntüsü de bu tabloyu daha ağır hale getirdi. Ancak bütün faturayı Altay'a kesmek doğru olmaz. Çünkü problem kaleden çok daha büyüktü. İtalya karşısında takımın ne yapmak istediğini anlamakta zorlandık. Ne önde organize bir baskı vardı ne de top kaybedildiğinde doğru bir geri dönüş. İtalya basit paslarla, ikinci topları kazanarak ve savunma arkasındaki boşlukları kullanarak kalemize geldi. Montella'nın ilk 11 tercihlerinden oyun planına kadar sorgulanması gereken çok nokta var. Şimdi önümüzde iki soru var. Kısa vadede A Ligi'nden düşme ihtimali ciddi şekilde tartışılacak. Uzun vadede ise daha büyük bir karar bizi bekliyor: Genç oyuncu grubuna güvenip sabır mı göstereceğiz, yoksa teknik direktör değişikliğini mi gündeme alacağız? Ne olursa olsun bu takım bizim ve bir tane Ay-Yıldızlı takımımız var. Sahip çıkmak da görevimiz.

O ruhu, Bursa’ya taşımanın zamanı!

Fransa maçındaki mücadele gerçekten takdire şayandı. Son düdüğe kadar savaşan, rakibin üzerine gitmekten çekinmeyen, fiziksel mücadeleden kaçmayan bir Türkiye vardı. Kaçırdığımız pozisyonlar oldu, zaman zaman oyunun kontrolünü rakibe bıraktığımız anlar yaşandı ama mücadele, özellikle Arda Güler'in isteği, çabası ve kazanma arzusu tribünleri ayağa kaldırdı. İşte şimdi o ruhu, Bursa'ya taşımanın zamanı. Çünkü karşımızda İtalya var. Hem de bizim için mutlaka değerlendirilmesi gereken bir tabloda Bursa'ya geliyorlar. Mancini dönemi yeni başladı. İtalya tam anlamıyla oturmuş değil. Belçika karşısında da beklenen etkiği ortaya koyamadılar. Daha da önemlisi, Mancini aralarında Barella, Gianluca Mancini ve Maldini gibi önemli isimlerin de bulunduğu 10 oyuncuyu Türkiye'ye getirmiyor. Bunun adı açıkça rotasyondur. İtalya'nın eksik gelmesi bizim için bir bahane değil, fırsattır. Rakibin kadrosundaki boşlukları göreceğiz, oyundaki zaaflarını zorlayacağız ve bu avantajı sahada sonuna kadar kullanacağız. Çünkü Bursa'da artık bekleyen, rakibin oyununa göre şekillenen bir Türkiye istemiyoruz. Fransa karşısındaki fiziksel mücadeleyi, yüksek tempoyu ve kazanma arzusunu yine ortaya koymalıyız. Tribün baskısını İtalya'ya hissettirmeliyiz. Mancini, kariyer olarak Montella'dan daha büyük bir isim olabilir, daha fazla kupa kazanmış olabilir, daha büyük sahnelerde görev yapmış olabilir. Bunların hepsi bir gerçek. Ama bugün Bursa'da sahaya çıkacak olan kupalar değil, futbolcular. Geçmiş başarılar değil, 90 dakikalık performans konuşacak. Montella'nın takımı saha içinde daha oturmuş, birbirini daha iyi tanıyan ve özellikle mücadele gücü yüksek bir görüntü veriyor. İki teknik adam da İtalyan futbol okulunun ürünü. Dolayısıyla Bursa'da teknik kalitesi yüksek, taktik savaşın yoğun olduğu, orta saha mücadelesinin büyük önem taşıdığı bir karşılaşma izleyeceğiz. Fakat Türkiye'nin bu maçta yapması gereken şey aslında çok net: İtalya'nın üzerine gitmek! Rakibin eksiklerini bekleyerek değil, onları kendi oyunumuza mahkûm ederek değerlen dirmek.

Arda Güler ve mücadeleyi sevdim

Fransa karşısında aldığımız sonuca gerçekten üzüldüm. Çünkü Türkiye, güçlü rakibi karşısında uzun süre oyunun içinde kaldı, disiplinli savunma yaptı ve kolay teslim olmadı. Fransa topa daha fazla sahip olan taraftı, kalite farkını ise bir anlık hatayla skora yansıttılar. Mbappe'nin golü, üst düzey takımlar arasındaki farkı gösteren anlardan biriydi. Fransız oyuncunun bitirici hamlesi, futbolda yıldız kavramının ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Teknik direktör Vincenzo Montella'nın oyun planı büyük ölçüde tuttu. Fransa gibi bir takıma karşı 50 dakikadan fazla skoru korumak ve rakibe çok fazla net fırsat vermemek önemliydi. Ancak hücumda aynı başarıyı gösteremedik. Ev sahibi avantajımıza rağmen yeterince pozisyon üretemedik. Bir Arda Güler vardı.. Top ayağına geldiğinde takımın en yaratıcı oyuncusuydu. Paslarıyla, hareketleriyle, duran toplarıyla ve aldığı sorumlulukla Fransa savunmasını zorlamaya çalıştı. İkinci yarıda daha fazla risk aldı, topu istedi, takımını öne taşımaya uğraştı. Ama futbolda bazen bir oyuncunun çabası yetmiyor. Arda'nın etrafında yeterli destek olmayınca bireysel gayreti skora yansımadı. Evet, bu sonuç bizi üzdü. Belki de hak ettiğimiz mücadelenin karşılığını alamadık ama ben geleceğe umutla bakıyorum. Çünkü bu takımın mücadele gücü var, genç ve yetenekli oyuncuları var. Oynayamayan yıldızları var.. Dün kaybettik ama umudumuzu kaybetmedik… Şimdi sırada İtalya karşılaşması var. Aynı inanç ve istekle sahaya çıkıp 3 puanı almalıyız.

Grup zor fırsat büyük!

Türkiye, Uluslar A Ligi'nde zor bir gruba düştü. Rakipler Fransa, İtalya ve Belçika… Avrupa futbolunun önemli üç ülkesiyle aynı grupta mücadele edeceğiz. İlk bakışta insanın gözünü korkutan bir tablo!. Ama ben bu kuraya biraz daha farklı bakıyorum. Çünkü bazen gelişmek için en güçlü rakiplerle karşılaşmanız gerekir. Montella yönetimindeki Milli Takım artık iki-üç yıl öncesinin takımı değil. Arda Güler, Kerem Aktürkoğlu, Barış Alper Yılmaz, Orkun Kökçü,Can Uzun, Aral Şimşir ve diğer oyuncularımız uluslararası arenada önemli deneyimler kazandı. Bu jenerasyonun, kendisini daha üst seviyede test etmesinin zamanı geldi. Üstelik elimizde çok önemli bir koz var: Ev sahibi avantajı. Fransa ve İtalya'yı üst üste kendi sahamızda ağırlayacağız. Kocaeli ve Bursa'da tribünlerin yaratacağı atmosfer, Milli Takım'ın enerjisini doğrudan sahaya yansıtmasını sağlayabilir. Büyük takımların deplasmanda zaman zaman zorlandığını biliyoruz.

HER REKABETİN İÇİNDE OLMALIYIZ
Dolayısıyla bu maçlar bizim için sadece zorlu sınavlar değil, aynı zamanda ciddi fırsatlar. Türkiye'nin rakiplerine karşı kullanabileceği önemli silahları var. Tempo, hız, gençlik ve bireysel yetenek… Burada en önemli nokta ise zihinsel yaklaşım. Milli Takım sahaya "Bu takımlara karşı ne yapabiliriz?" endişesiyle çıkmamalı. "Biz de bu seviyenin takımıyız" öz güveniyle mücadele etmeli. Çünkü artık Avrupa'nın güçlü takımlarına karşı sadece direnmek değil, oyun kurmak, rakip olmak ve puan almak istiyoruz. Belçika deplasmanı da kolay olmayacak. Fakat bu gruptaki hiçbir maç için şimdiden teslim olmak gerekmiyor. Türkiye'nin hedefi her karşılaşmada rekabetin içinde kalmak olmalı. Kısacası zor bir grup, evet… Ama korkulacak bir grup değil. Tam tersine, Türk futbolunun kendisini ölçmesi ve bir üst seviyeye çıkması için büyük bir fırsat. Şimdi söz sahada. İlk sınav Fransa karşısında. Güzel bir başlangıç, sadece üç puan anlamına gelmez; bu jenerasyonun Avrupa'daki iddiasının da güçlü bir mesajı olur. Zor rakiplerden korkmayalım. Çünkü bazen büyük takımlara karşı oynadığınız maçlar, sizin ne kadar büyük bir takım olabileceğinizi gösterir.

Liderlik fırsatını kaçırmamalıydı!

Marsilya zaferinin hemen ardından Beşiktaş, zorlu bir deplasmana çıktı. Mental olarak fazlasıyla yorgundu.. Amed, taraftarıyla bütünleşmiş, evinde adeta bir kale haline gelmiş bir takımdı. Nitekim maça fişek gibi başladılar. Önde kurdukları baskı, Beşiktaş'ın oyun kurmasını engelledi. Özellikle Salih Özcan'ın orta sahadaki top kayıpları ve savunmanın uzaktan şutlara karşı yetersiz kalması, arka arkaya iki golü getirdi. Beşiktaş topa daha fazla sahip olsa da üretemedi. Diyarbakır'daki yüksek tempo, fauller, sürekli baskı ve hızlı çıkışlar siyah-beyazlıları zorladı. İkinci yarıda biraz toparlanıp gol buldular ama savunma hataları ve geçiş oyunu zayıflığı devam etti. Kaleci Nübel, geldiğinden beri en kötü maçını oynadı. Hele üçüncü goldeki hatası inanılmazdı. Amed'in uzun mesafeden attığı goller, Beşiktaş'ı psikolojik olarak çökertti zaten. Şampiyonluk iddiası olan bir Beşiktaş için ligdeki ikinci yenilgi, tatsız bir durum!. Kazansaydı lider olacaktı ve ara tatile moral depolayarak girecekti. Bu sonuç bir dram değil ama net bir mesaj: Deplasman direnci, bireysel hataların önlenmesi ve zorlu sahalardaki disiplin hâlâ eksik. İtaliano'nun takımı formda görünüyordu ama bu maç "Herkes her maçı aynı ciddiyetle oynamalı" gerçeğini yüzlerine vurdu. Hafta F.Bahçe'ye yaradı. Bir kaos yaşayan sarı lacivertli takım önce G.Saray'ın kaybettiğini gördü. Sonra Eyüp'e 8 gol attı. Üstüne Beşiktaş yenildi. Şimdi F.Bahçe'de bayram var! Futbol böyle bir şey işte! Bu arada şunu da yazmalıyım yine Beşiktaş aleyhine hatalar yapıldı. Özellikle Vlahovic'e yapılan (35) penaltıydı. Maçın da kırılma noktasıydı!

Avrupa, Avrupa Beşiktaş’ın sesini duy!

Tüpraş Stadyumu'nda UEFA Avrupa Ligi'nin ilk gecesi, Beşiktaş'ın yeni yüzünü gösterdiği bir gece oldu. Vincenzo Italiano'nun takımı, Marsilya'yı 4-1 yenerek lig aşamasına üç puanla başladı. Skor tabelası soğuk bir rakam gibi duruyor belki ama sahada yaşananlar, siyah-beyazlı taraftar için bambaşka bir hikâyeydi. İlk yarı, İstanbul'un klasik Avrupa gecelerinden biri gibi başladı. Beşiktaş baskılı oynadı, topa hakim oldu. 15. dakikada Junior Olaitan'ın aklıyla, genç İlhan Fakılı'nın soğukkanlılığıyla gelen gol, stadyumu ayağa kaldırdı. O gol sadece bir sayı değildi; bir mesajdı. "Biz buradayız, hazırız" diyordu. Ama Marsilya da boş durmadı. Abdallah'ın hızlı bir kontratakla attığı golle skor eşitlendi. İlk yarı 1-1 sona erdi. O anda birçok kişi "Klasik Beşiktaş Avrupa maçı" diye düşünmüş olabilir. Bir öne geç, sonra dengelen, sonra dağıl… Ama bu sefer öyle olmadı. İkinci yarıda Vincenzo Italiano'nun adamları sahaya farklı çıktı. Daha kararlı, daha keskin, daha aç. 56. dakikada Cerny'nin ayağının içiyle çizdiği gol, maçın kırılma anıydı. Üç dakika sonra eski Marsilyalı Murillo, kafa vuruşuyla eski takımını yere serdi. Bitmedi Poku son sözü söyledi.. Beşiktaş taraftarı için müthiş bir gece oldu.. Beşiktaş'ın bu zaferi "Ben artık buradayım" demek gibiydi. Bu maç, Beşiktaş'ın yazın yaptığı takviyelerin ve Italiano'nun getirdiği düzenin ilk gerçek sınavıydı. Köşe yazısı yazmak biraz da duyguları karıştırmaktır. Bu gece Beşiktaş taraftarı, uzun zamandır özlediği o "Avrupa'da biz de varız" hissini tattı. Tebrikler Beşiktaş… Türkiye'ye de böyle güzel bir galibiyet yaşattığın için..

Krize değil zihinsel devrime ihtiyacı var!

F.Bahçe kendi kendine bir kriz yarattı, sonra da o krizin içinde kayboldu. 48 saat boyunca İsmail Kartal'ın istifası ve geri dönüşü konuşuldu. Yönetim, futbolcular, teknik kadro ve taraftar bu süreçten fazlasıyla etkilendi. Oysa bütün enerjinin Gaziantep maçına verilmesi gerekiyordu. Oysa yaşananlardan sonra, yeniden ayağa kalkmak için önemli bir fırsattı. Olmadı. İki puan daha gitti. Fenerbahçe'nin kaybı 8 puana çıktı. Şimdi taraftar nasıl şampiyonluk hayali kursun? Gaziantep karşısında top Fenerbahçe'deydi ama oyun Fenerbahçe'nin değildi. Topa sahip olmak vardı, fakat baskı ve üretkenlik yoktu. Orta saha topu dolaştırdı, ancak kanatlar ve forvet hattı ceza sahasına yeterince giremedi. Şut sayısı arttı ama isabetli şut yine çok azdı. Kısacası Fenerbahçe, bal yapamadı. Lukaku ağır ve etkisiz, Vedat ise gereğinden fazla asabiydi. Forvet hattında hareket, koşu ve son vuruş kalitesi yoktu. Gaziantep savunması kompakt ve disiplinli oynadı; Fenerbahçe ise buna karşı çözüm üretemedi. İlk yarıdaki yavaşlık ikinci yarıda da devam etti. Büyük takım refleksiyle, bireysel kaliteyle bir gol bekleniyordu ama oyun planı işlemiyordu. Zihinlerde yükselen "Talisca!" sesleri de aslında çok şey anlatıyordur!. Taraftar yaratıcılık, heyecan ve oyunun kaderini değiştirecek bir futbolcu arıyordu. Sahi, niye gönderdiniz bu adamı? Fenerbahçe'nin problemi artık yalnızca puan kaybı değil. Takımın öz güveni, yönetimin istikrarı ve taraftarın inancı da eriyor. 8 puan kaybedildi. Elbette lig bitmedi, şampiyonluk matematiksel olarak hâlâ mümkün. Ama futbol, sadece matematik değildir. İnanç ister, güven ister, doğru oyun ister. Bugün Fenerbahçe'nin ihtiyacı yeni bir kriz değil, akıl ve istikrar. Çünkü Fenerbahçe sadece puan kaybetmiyor… Eriyor! Zihinsel olarak bir devrim ve umut lazım..

Mesele artık Fenerbahçe’yi nereye taşıyacağı

Fenerbahçe'de bir gecede ne değişti? İsmail Kartal istifa etti, ardından Aziz Yıldırım devreye girdi. Bir görüşme yapıldı, duygusal anlar yaşandı ve Kartal yeniden takımın başına geçti. Bitti mi? Hayır. Asıl hikâye şimdi başlıyor. Çünkü mesele artık Kartal'ın istifa edip etmemesi değil. Mesele, Kartal'ın bundan sonra Fenerbahçe'yi nereye taşıyacağı! Aziz Yıldırım'ın Kartal'a verdiği mesaj son derece netti: "Ben onun üstüyüm, devam edeceksin dedim, bitti. Biz bir aileyiz." Bu cümle yalnızca bir teknik direktörü görevde tutmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Fenerbahçe'nin yeni bir kriz yaşamaması için ortaya konulan güçlü bir irade anlamına geliyor. Yıldırım, Kartal'ın arkasında durdu. Şimdi sıra Kartal'da. Çünkü bundan sonra kimse "Acaba istifa edecek mi?" diye bakmayacak. Herkes aynı sorunun cevabını arayacak: Kartal, bu takımın başında ne yapacak?

ARTIK MAZERET ÜRETEMEZ
Bir teknik direktörün arkasında başkan varsa, yönetim varsa, oyuncular varsa ve camia "Hocanın arkasındayız" diyorsa artık mazeret üretme lüksü de azalır. Kartal'ın önünde önemli bir fırsat var. Yaşananları geride bırakacak, kafasını sahaya çevirecek, soyunma odasını yeniden kazanacak ve takımına "Bitti. Şimdi futbol oynama zamanı" mesajını verecek. Çünkü Fenerbahçe'nin artık yeni bir tartışmaya değil, yeni bir başlangıca ihtiyacı var. Kartal'ın istifa kararına giden süreçte yaşananlar, futbolun sınırlarını aşmış olabilir. Bir teknik direktöre yabancı madde atılması kabul edilemez. Eleştiri başka şeydir, şiddet başka. Ancak Fenerbahçe gibi büyük bir camiada teknik direktörlük koltuğunda oturuyorsanız, baskının da bu işin bir parçası olduğunu bilirsiniz. Kartal şimdi önemli bir sınav verecek. Yaşananları kafasında büyütüp takımın üzerine mi taşıyacak, yoksa bütün bunları geride bırakıp, "Beni saha konuşsun" mu diyecek?

GAZİANTEP ÇOK ÖNEMLİ
Ben ikinci yolu tercih etmesini bekliyorum. Şimdi gözler Gaziantep deplasmanında. Kağıt üzerinde bir lig maçı ama psikolojik olarak çok daha fazlası. Çünkü bu karşılaşma, Kartal'ın dönüşünün ilk sınavı olacak. Takım kazanırsa kriz büyük ölçüde unutulur, iyi futbol oynarsa Kartal'ın üzerindeki baskı azalır. Fakat işler ters giderse bu kez herkes aynı soruyu yeniden sorar: "Kartal gerçekten devam etmek istiyor mu?" İşte bu nedenle Gaziantep maçı skor tabelasından çok daha önemli. Fenerbahçe'nin yıllardır yaptığı en büyük hatalardan biri, teknik direktöre yeterince zaman tanımadan sürekli yeni arayışlara girmek. Bir hoca geliyor, birkaç kötü sonuçtan sonra tartışılıyor, ardından gönderilmesi isteniyor ve yeni bir teknik adam aranmaya başlanıyor. Sonra aynı hikâye yeniden yaşanıyor. Böyle futbol düzeni olmaz. Bir teknik direktöre güveniyorsanız kötü günde de arkasında duracaksınız.

DEVAM ETMESİ DOĞRU
Kartal'ın yapması gereken çok basit: Konuşmayı azaltmak, bahanelere sığınmamak, tartışmaları geride bırakmak ve takımını sahaya sürmek. Çünkü Fenerbahçe'de teknik direktörün gerçek gücü basın toplantısında değil, sahada ortaya çıkar. Ben Kartal'ın devam etmesini doğru buluyorum. Çünkü böyle kritik bir dönemde teknik direktör değişikliği Fenerbahçe'ye yeni bir sayfa açmaktan çok yeni bir belirsizlik getirebilirdi.. Şimdi sıra uçmakta. Fenerbahçe taraftarının görmek istediği şey de tam olarak bu: İstifa tartışan bir teknik direktör değil, takımıyla birlikte mücadele eden, ayağa kalkan ve hedefe yürüyen bir Kartal. Çünkü Fenerbahçe'de koltukta oturmak kolaydır. Asıl mesele, o koltuğun hakkını vermektir.

Beşiktaş’ta değişen sadece oyun değil!

Beşiktaş'ın bugün geldiği noktayı yalnızca sahadaki skorlarla anlatmak eksik kalır. Çünkü ortada bir sonuçtan çok daha fazlası var. Siyah-beyazlı takımda değişen yalnızca oyun değil; çalışma anlayışı, takım içindeki iletişim ve kazanma arzusu da değişmiş durumda. İtaliano, göreve geldiği ilk günden bu yana işi sıkı tutuyor. Çalışmaların başından sonuna kadar merkezde kendisi var. Antrenmanlarda ciddiyet, disiplin ve yüksek konsantrasyon istiyor. Yerinde durmuyor, futbolcularla birlikte çalışmanın içine giriyor. Hatta futbolcuların kendi aralarında, "Hoca bu kadar koşarken biz nasıl duralım?" diye konuştukları belirtiliyor. İtaliano'yu farklı kılan sadece saha kenarındaki enerjisi değil. Asıl farkı, antrenman sonrasında futbolcularıyla kurduğu iletişimde görmek mümkün. Kadrosundaki her oyuncuyla iletişim kuruyor. Onun gözünde yalnızca ilk 11'de forma giyen futbolcular yok. Yedek kalan oyuncunun da takımın bir parçası olduğunu hissetmesini sağlıyor. Kızması gerektiğinde kızıyor, takdir etmesi gerektiğinde takdir ediyor. Ama en önemlisi, oyuncularına kendilerini değerli hissettiriyor. İşte bütün bunlar sahaya yansıyor. Çünkü futbolda bazen taktik kadar, hatta bazı anlarda taktikten daha fazla takım olabilmek önemlidir. Beşiktaş'ın dün sahaya yansıttığı coşkunun, isteğin ve arzunun altında da bu takım olgusu yatıyor. Maça geldiğimizde ise ortaya çıkan tablo çok netti. Beşiktaş güçlü bir oyun ortaya koydu. Neredeyse tek kale oynadı. Pozisyonlar buldu, rakamları altüst etti. Sayılmayan golleri dahi oldu. Oyunun büyük bölümünde rakibine üstünlüğünü kabul ettirdi. Beşiktaş taraftarı da takımın ortaya koyduğu bu mücadeleye karşılığını verdi. Sahadaki enerji tribünlere, tribünlerdeki coşku da yeniden sahaya yansıdı. Sonuçta Beşiktaş sadece 3 puan kazanmadı; birlikte oynayan, birlikte mücadele eden ve birbirine inanan bir takım görüntüsü verdi. Futbol uzun bir maraton. Bir maçla ne şampiyon olunur ne de hedeflerden vazgeçilir. Ancak bazı maçlar vardır ki takımın hangi yöne gittiğini gösterir.