Hakkı Yalçın

Hakkı Yalçın

Süt hala beyaz!

Özlediğim geçmişe dönebilme ihtimalim elbette yok ama futbolun asaletli yanını ve eski güzellikleri hatırlatmakta yarar var.
Pisliklerin temizlenmesi adına verilen mücadele anlamını kaybetmesin diye.
Kirli eller izlerini silemeden hesap versin diye! O ahlaksızları gördüğüm zaman; "siyah beyaz güzelliklerde keşke maziye kesilseydi biletler" diyorum da hangi yaralı kuş dönmüş geriye!

Sosyal terbiyenin en değerli olduğu yıllarda çocukların kahramanıydı futbolcular. Sosyal medya mezbahası kurulmamış daha, popüler olmak ve "malı götürmek için" gazetecilik mesleğini linç edenler köşeleri kapmamış. Çocuklar sakız paketlerinden çıkan futbolcu kartlarını takım ayırmaksızın biriktirirdi. Hiç bayramlığı olmamış bir çocuğu süslü mağaza vitrinini izlemekten bile alıkoyan sevginin sembolüydü o kartlar.

O zamanlar futbolcular kitap okurdu.
Kültürle ve aydınlıkla barışık yaşarken, rakip kulüplerdeki her futbolcuyla da arkadaşlık yaparlardı. Ne tükürmek ne rakibinin bileğine basmak!
Yoksul mahallelerin orta yerinde bile tiyatrolar olurdu. Yıldız Kenter'in oyununa bilet bulabilmek için saatlerce kuyruk bekleyenler vardı. İdil Biret gibi dünya çapında bir piyano sanatçımız vardı. Metin Oktay'ımız, Lefter'imiz, Baba Hakkı'mız vardı. Kulüplerin başındaki zarafet sembolü başkanların eli de temizdi yüreği de!

Sonraki yıllarda futbolda tribün nefretine komuta eden adamlar çıktı. Rakip olsalar da birlikte maç izleyen tribünleri böldüler, insanları birbirine düşürdüler. Para insanların en büyük ahlaksızlığı haline geldi.
Hakemler, futbolcular, yöneticiler, kara para kasaları medyadaki trolleri de arkalarına alıp ahlaksız bir düzen kurdular. Sahanın ortasında asaletin canı çıktı, sahneye hakem kılıklı "cansız bombalar" çıktı. Meslek onurunu satan bahis çeteleri, kara para kasaları zıvanadan çıktı.

Bizler medyada ipini sahibine teslim eden kuklaları gördük, onurlu insanların ekmeğiyle oynanırken onlara yağlı kazaklar örüldü. Ne şampiyonluklar gördük, oynadıkları kirli roller tespit edilen hakemler meslekten menedilip tarih önünde "suçlu" bulundu. Ne kabadayı teknik adamlar gördük o kirli hakemlerle gurur duydu.
Onlar gözden düşerken bile ayakta kalmak için her türlü organize işleri hala sürdürüyor. Sonuç olarak kötülüğün ve medyadaki yağcılığın palazlanması yüzünden bugünlere gelinmiş, asalet ertelenmiş belki de tarihten silinmiştir.

Bazıları kazanarak yaşar, bazıları kaybederek. Kazanmayı sadece para zannedenlerin neler kaybettiğini hesaplayacak bir makine yoktur.
Onların da böyle derdi yoktur ama ortada suçluların saadet zinciri vardır. Kara para çeteleri, bahis yarasaları futbolun içinde bu kadar güçlenmişken, ne yani "bu ülkede süt hala beyaz" diye şükredelim mi?
Yükselen değerin alçaklık olduğu bir ülkede, "bir insan evlatlarına şerefsiz lokmayı nasıl yedirir?" diye sorup duruyoruz da belki de onlarınki gerçek hayat bizler hayal ürünü yaşıyoruz.

Güzel bir insanı kaybettik.
Galatasaraylı Gökmen Özdenak. Köşe yazarlığı yaparken birlikte çalıştık, seyahatlere birlikte gittik. Harika bir yüreği vardı, saflığını yitirmemişti de insani duyguları zirvedeydi. Kimseyi incittiğini ve hiçbir saygısızlığını görmedim, onunla sohbet etmenin bile bir tadı vardı. Biliyorum ki bu güzel insan eski güzellikleri çeken faytonların içinden sevdiklerine el sallamıştır, giderken bile.

Cesaret ve umut!

Kaç yıllık günahlarını kusuyor futbol. Hakemi, futbolcusu ve yöneticisiyle bu koku çürümüş ve yozlaşmış zaman kokusu. Hadım edilmiş ahlak, kıyıya vurmuş insanlık atıkları. Paraya tapına tapına kudurma noktasına gelenler ve yitirilen güven.

Bu meselenin ortaya çıkarılmasını sağlayan TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, TFF Birinci Başkan Vekili Mecnun Otyakmaz ve yönetim kurulu adalet şantiyesidir. Bu ülkede spor adamlığını ve ahlaki değerlerin özne yapıldığını belgeleyen bu insanlara hepimiz bir teşekkür borçluyuz. Onların cesaretidir bu kapıların açılmasına yol açan! Yakılan meşale de tüm zamanların en anlamlı eylemidir. Pisliklere kim bulaştıysa kariyerine ve bulunduğu makama bakılmaksızın bedelini ödemelidir.

Para insanları avuçlarının içine aldıktan sonra yıkılmadık değer bırakmadılar. Düdüklerini sattılar, formalarını sattılar, çocuklarına bırakacakları isimlerini bile sattılar.
Ahlaksızlığın kendini göndere çektiği yerde, gözleri paradan başka bir şey görmeyenler orta yerde! Bu ülkede her türlü ahlaksızlıkta kariyer yapanlara bırakın cezayı, plaket verilmediği kaldı. Ne büyük utançtır ki yaptıkları yanlarına kaldı! Bakmayın havalarına, onlar haram kazançla yaşadıklarını zanneden ve ayıp nedir bilmeyen kayıp insanlardır!

Ama serveti onuruyla ölçülen insanlar da geçti futbolun içinden.
Ramazan Günaydın, Milasspor'da futbol oynamış, hayatın alt katında hiçbir lükse öykünmemiş bir insandı.
Bundan 12 yıl kadar önce 59 yaşında öldü. 1995 yılında Spor Loto'dan 65 bin 500 lira kazanmıştı, o parayı hiçbir karşılık beklemeden hayır işlerine harcadı, muhtaçları eliyle buldu yardım etti.
Aynı ceketi 10 yıl giydi gocunmadı.
Hayatın onurlu bir işçisi olarak bu dünyaya veda ederken şerefli bir isim bıraktı. Kendisini hiç tanımadım ama böyle bir adamı yıllar sonra hatırlatmak benim için şereftir.

Hafızamız yerinde duruyor. 1970 yılında İtalya ve Fransa'da milli felaket haline gelen bir virüs bizim ülkemizi de etkisi altına almıştı. Radyo anonslarıyla kan aranıyordu ve stoklar tükenmişti. Bataklıklardan toplanan sülüklerin satışları el altından iyi fiyata gidiyordu. Kişi başına 7 sülük. Kanını sülüklere emdirenler sözde damarlarını temizletiyor ve virüsten korunduklarını düşünüyorlardı. Bu cehaletin bedeli; vücuttan açığa çıkan kanın, kanla bulaşan hastalıkları beraberinde getirmesiyle ödenmişti.
"Futbol bu yazının neresinde?" derseniz insanların kanına işleyen sevdasında! "Sülükler nerede?" derseniz! Onlar her yerde!

Yeni yıl bizler için henüz yazılmamış bir mektup ama her şey yüzünden okunuyor insanların. Yaşlı bir okuyucum mail atmış bana; "bir futbol zevkim vardı onu da elimden aldılar. Bu pisliklere kim karıştıysa cehennemin dibine kadar yolları var. Onların yüzünden sadece gözlerim değil içimdeki çocuk bile yaşlandı."
O yüzden gelecek yılın sağlık, barış ve huzur içinde olmasını diliyoruz.
Vicdanı ve insanlığı bulacağımız aydınlık bir dünya ve temiz futbol düzenini umut ediyoruz. Umut her zaman yolunu bulur. Çünkü her gelen yıl yeni umuttur. Yıkılan hayallerimizin altında kalmak yerine ayağa kalkmak gerekiyorsa kalkmalıyız. Çünkü hayat bir renk cümbüşü olduğu kadar cesarettir! Bizler de İbrahim Hacıosmanoğlu ve Mecnun Otyakmaz kadar cesur olmalıyız.

Karton!

Ligin ilk yarısı bitti ama bir şeyler de bitti. Futboldan başka her şeyin konuşulduğu bir dünyanın içindeyiz. Magazinle futbol kardeş kardeş yaşarken, kimileri teşhir salonlarında itibarsızlık konulu dizi filmin içinde, kimileri reklam filminde! Böyle bir zaman diliminde ligin ilk yarısında futbolun oyunda kalma süresi kimi ilgilendirir? Kara para kasaları sosyal medyayı istediği gibi yönlendirirken, rakiplerinin bileğine basmayı "erkeklik" sayan zalim futbolcular bataklığı timsahlarını beslerken, hakemi, yorumcusu ve futbolcusu yasadışı paranın "tutkalı" olmuşken, elde kalanlarla idare edeceğiz öyle mi? Öyle! Çocuklarımız adına ne büyük tehlikedir ki; "bu ülkede kaliteli insan sayısının artmasından endişe ediliyor!"

Ligin ikinci yarısında Fenerbahçe ve Galatasaray arasında bir mücadele olacak. Ama ortalık toz duman haldeyken futbol özne olacak mı? Sosyal medya ve futbolun ağaları ortalığı gererken, insanlar birbirine mi girecek? Çünkü başı sıkıştığında her yolu mubah sayanlar için barınaktır futbol. İçine her türlü kiri barındıran ve kestikçe uzayan bir tırnaktır futbol. O yüzden dileklerimiz bellidir. Yeter ki rekabetin koşullarına gölge düşürülmesin, puan cetvelinin altında da üstünde de sportmenlik ve adalet duygusu öne çıksın.

Hep başrol artistlerinden, milyonlarca dolarlık kadrolara sahip olup sızlanan ağalardan bahsedecek değiliz. Benim için ligin ilk yarısında en özel teknik adam Kocaelispor Teknik Direktörü Selçuk İnan'dı. Takım sezona kötü başladı ama Kocaelispor Yönetimi teknik direktörünün arkasında durdu. İyi futbol oynarken kaybeden takım kendini onardı, ardından da kaliteli işler yaptı. Helal olsun.

Kısa metrajlı bir film sahnesi. Gözleri görmeyen bir adam sokakta dileniyor. Önündeki kartona "körüm ve açım" yazılmış. Yoldan geçen insanlar adamın önündeki kutuya tek tük bozuk para atıyor. Sonra bir işkadını adamın önünde duruyor, adamın ayakkabılarını yoklayarak işaret veriyor ve kartonu ters çevirip çantasından çıkardığı kalemle bir şeyler yazıp gidiyor. Adamın önünden geçen insanlarda aniden bir değişim yaşanıyor ve kutu parayla doluyor. İşkadını akşamüzeri yeniden geliyor, gözleri görmeyen adam kartona yazan kadını fark ediyor ve soruyor; "ne yaptınız da böyle oldu?" Birden karton levhanın üzerinde yazılanları okuyoruz. "Güzel bir gün ama ben bunu göremiyorum." İşte sizlere anlatımın gücü!

Anlatabilmek sanattır, sözcüklerdir insanı büyüten. Bir cümlenin etkisi bazen bir kitaba bir filme bedeldir. Konuşmadan da harika bir ifade gücü olabilir ama yürekleri kin ve nefretle dolanlar çoğalırken, kalbi kasıklarında atanlar, çamur adam şenliklerinde pusuya yatanlar itibar görürken iyiliğin ve güzelliğin hükmü kalmadı. Son güzel insanlar çocuklar için dünyayı ayağa kaldırırken hiçbir zaman ayağa düşmediler. Soylu inatlarıyla ayağı kırık atlarını denize sürerken bile.

Peki, ben bu yazıyı niye yazıyorum? Dilimden anlayan okuyucularımla aynı yolda birkaç dakikalık vicdani bir yolculuk yapmak için. Onlar da kartona bir cümle yazsın diye. "Vicdanım varsa görebilirim!" Bir kulüp başkanı hapse girdi, aynı kulübün başkanı gözaltında. Ama vicdanın rengi yoksa; adı o biçim dolandırıcılığa karışan teknik direktör neden 30 saniye bile sorgulanmadı?

Terzi!

Fenerbahçe'de güzel gidiyor her şey. Futbol istenen kıvamına geliyor. Gollerdeki estetik galibiyete ayrı bir özellik katıyorsa, ligin ikinci yarısında atılacak gol sayısının azalmasından endişe duyulmasın. Futbolun tanımına uyanlar her şeyi yoluna koyanlardır!

Talisca saha içindeki "tenha hallerinden" kurtuldu, kalabalık içinden bile yaratıcı role soyunan birine dönüştü. Daha önce aşina olduğumuz fotoğrafları çerçeveye yerleştirmek ona yakışıyorsa, galibiyetin tapusu da ayaklarına yakışıyor demektir. Asensio işi bitirmek için nereden başlayacağını bilen adam. Sezgileri de güçlü bedeni de. Sanki "bende olanları daha görmediniz" der gibi bir hali var.

Ama takımda bazı futbolcuların gücü, bazılarının güçsüzlüğünü örtbas edemiyor. Kerem Aktürkoğlu'nun kendine güvensizliği ve bitik hali her biçimde dışa vuruyor. Bir futbolcunun adı sadece transfer bedeliyle anılıyorsa, orada "kaybeden birileri" olduğu kadar "haybeden biri" de var demektir. Bunun tercümesi; aldıklarının karşılığını çalışarak geri ödemektir. Yoksa pozisyonlarda topuklamak yakında bütün tepkileri üzerine çeker! Kerem, lige verilen aranın kendini onarmak için fırsat olduğunu düşünmek zorunda.

Fenerbahçe Kulübü'nün Başkanlık makamına gelince. Adı berbat olayla anılan Sadettin Saran'ın acilen Fenerbahçe başkanlığından istifa etmesi gerekiyor. "Soruşturma bitene kadar ben kulübün dışındayım" notuyla birlikte. Fenerbahçe'yi sevmek de koltuğun asaleti de bir başkana başka yol bırakmaz. Ünlü terziler kendi takım elbisesini dikerken kumaş ne kadar parlak olsa da ceketini bol bırakmaz.

Galatasaray, futbolla ilişkisi olmayan Kasımpaşa karşısında rahat kazanırken, kendindeki başkalığı da dışa vurdu. Osimhen'in yokluğunun her biçimde hissedilmesine karşılık, Barış Alper ve Yunus Akgün'ün hücuma verdiği katkılarla, Icardi'nin "akıl oyunu" dikkat çekiciydi. Icardi sadece golcü değil, satranç oyuncusu. Barış Alper'in kendi alanından alıp rakip kaleye taşıdığı ve Yunus Akgün'e attırdığı ilk golde, bir hamleyle alanı boşaltmasının zekayla da ilişkisi var atılan golle de. Gözleri dolu Icardi'nin beyni ve yüreği de dolu. Bunu da en iyi biçimde Galatasaray taraftarı görüyor. Onlar için Icardi'nin gol atması da bir sevda masalının yansıması oluyor. Böyle bir adamın sahadaki zarafetine de iyi bakmak gerekiyor. O yüzden bu romantik Aslan'a ceket iliklemek de boynumuzun borcu oluyor.

Kaç maçtır "kuş bakışı" makamında seyreden Beşiktaşlı futbolcular, Rizespor karşısında "bir Kartalın kanadında seyretmek" konulu dersin öğrencileri gibiydi. Orkun Kökçü nihayet kendini ortaya koydu. Sezon başından beri takımın "en gereksiz adamı gibi" duran Rachica'nın attığı gol klastı ama bendeki tercümesi; "Rachica ağzıyla kuş tuttu." Dileriz gördüklerimiz takvim yapraklarının yılın son günlerinde tesadüfen çiçeklenmesi değildir!

Ligin ilk yarısı tamamlandı. Ahlaki değerlerin ipe çekildiği bir düzenimiz varken, bahisçi hakemler, futbolcular ve yorumcular ilk yarıya damga vurdu. Bu ülkede kaç gündür ağzına lokma koymayanlar da var, domuz gibi yedikleri sofralarda gözleri doymayanlar da. Ben gönül kumbarasında sevgi biriktiren, içi karardığında güneşe bakan, karanlık bir adam gördüğünde kibriti çakan, mesele onur olduğunda pire için yorgan yakan insanları sevdim. Ahlaksızlık pastasına parmak atanları değil!

Kelebek etkisi!

Fenerbahçe'nin geçen sezondan farklı bir duruşu varsa, bunda futboldan önce yönetim sukünetinin "kelebek etkisi" var. Gerginlik ipine un sermeyen Başkan Sadettin Saran'ın takıma verdiği huzurun sahaya yansımasını izliyoruz. Zarafetin kendine göre bir getirisi vardır. Bir takım kendi içindeki sorunları hallettikten sonra, rakiplerle uğraşarak kendini yıpratmak yerine sahanın içine bakar. Ve yanlışlarını da kendi içinde onarır. H H H
Bu takım bazı şampiyonlukları kaybetmenin koşullarını kendi içinde üretti. Ve ne kaybettiyse futbolculara sorumluluk yüklemeyi reddetmekle kaybetti. Sorumluluğu başından savan cümlelerin arkasına saklanan yöneticilerin yerine o futbolculara ben haykırdım. "Bu kulüpten istediğiniz her şeyi aldınız da kulübünüzün sizden istediği bir şeyi neden vermiyorsunuz?"
Geçen hafta nostaljik bir filmin galasındaydım. Fenerbahçeli bir okuyucum benimle fotoğraf çektirdikten sonra "sizi okumaktan hiç vazgeçmedim" dedi. Eşinin kendisine doğum gününde şiir kitabımı armağan ettiğini söylerken gurur duydum. Biraz günün şartlarından ve ülkedeki futbol düzeninden söz ettikten sonra, sezon sonuna mahsuben kulağına bir şey fısıldadım. Düşüncemi gözleriyle alkışladı. Duyulmasa da megafon kullanmayız, bizler gramofon meraklısıyız!
Fenerbahçe, Avrupa'da gruptan çıkar. Ligde ilk yarının sonuna kadar da puan kaybetmez diye düşünüyorum. Çünkü rakibin hatalarına yönelik tavır almaktansa, kendi yaratıcılığına güvenen bir sistemin takımı olma yolunda. Ligin ikinci yarısındaki fikstür de çok şeyleri belirleyecektir. Sanırım herkes bilincindedir; "hayallerin tahtında oturmakla gerçeklerin inşaatına başlamak arasında harcanacak sezon kalmadı!" H H H
Fenerbahçe'nin takım bütünlüğüne kavuşmasında disiplinin elbette önemi büyük. İrfan Can Kahveci'nin hala cezalı durumda olmasının belki kendisindeki yanlışların onarılması adına etkisi vardır ama vefasızlık adına yan etkileri de var. Ayrıca yetenekli birinin kazanılması adına yapılması gereken bir şeyler de olmalı. Skriniar gibi birinin kaptan yapıldığı takımda hatalara böyle ağır bedeller ödetmek kime ne kazandırır? Onu da hesaplasınlar! Sadettin Saran'ın teknik konulara girmemesinin başkanlığına özellik kattığını kabul etsem de bazen özel sorunlarda bir başkanın ufak bir dokunuşuna da ihtiyaç vardır ve asla yadırganmaz! Elindeki güçlü bir silahı başka takıma kiralamak gibi bir düşünce yönetimde mevcut değilse eğer!
Sezon başından beri durduğu yerde yaprak döken Talisca'daki değişimin, "bir adam gerektiğinde çok şeydir" gerçeğiyle yakın ilgisi var. Bu seriyi sürdürmek Talisca'nın boynunun borcu. Asensio'da arkası yarın konulu özel görüntülerin anonsları var. "Aranan santrfor" hala ortada yok gibi görünse de "buradayım" diye parmak kaldıran Duran siluetten gerçeğe dönüşecektir diye düşünüyorum.
Fred'in hakem muhabbetlerinin önünün kesilmesi gerektiğini not düşerken, savunmadaki hantallığı da işaret edelim. Bir takımın rakiplerine bu kadar çok pozisyon vermeye hakkı yok. Sözlerimin nereye gittiğini merak eden varsa pozisyonları yakından izlesinler! Bazen gol yemeden kazanılan maçlarda bile savunmadaki teşhir sergisi net fotoğraflarla süslüdür. Yediğinden fazlasını atacak güç Fenerbahçe'de mevcut olsa da futbol bazen olmayacak sonuçların öyküsüdür! Ve şu anda takımdaki en önemli sorun budur!

Özgüven!

Fenerbahçe, Konya karşısında istediğini rahatça yaptı ve farklı kazandı. İki ayrı devre iki ayrı Fenerbahçe. Futbolda neticenin geçer akçesi gol olsa da maçın ilk yarısında kaçan gollerdeki manzara, atılan gollerden çok daha aksiyon ve heyecan yüklüydü. İlk yarıda tarihi bir fark olabilirdi. Bu kadar kolay kazanan takımda öne çıkan en anlamlı gerçek; özgüven. Takımın itici gücünü ve galibiyetin otoritesini geliştiren de bu duygu. Ama ikinci yarıda birçok şeyin tersine dönmesi de şaşırtıcı bir görüntü. Fenerbahçe son dakikalarda dördüncü golünü atsa da ikinci yarıda kendi kale önü lunapark gibiydi.
Gecenin en özel adamı maçın ilk yarısındaki Talisca'ydı. Pozisyonların etrafında dolaşmaktansa içine dalmayı seven bir Talisca vardı sahada. Attığı ikinci gol posterlikti. Gollerin dışında kaç zamandır lig maçlarında ilk kez bu kadar diri bir Talisca izledik. Futbolda buna kendini yeniden keşfetmek deniyor. Seyir zevkine öncülük eden Asensio büyülü bileklerin gösterisindeydi. Kaleci Ederson'a da parantez açmalıyım. Kalecilik dersi verdi. Topu oyuna sokuşuyla, yer tutuşuyla ve maçın ilk yarısında ceza sahası dışındaki kafa vuruşuyla.
Galatasaray, Antalya'da maçın başında işi bitirdi. Sane'deki sihir pozisyonların tasarımındaki en önemli etkendi. Bu adam aklının da ışığını kullanıyor ayaklarının da. Yetenek ve emek bir araya gelince "sanat" oluyor. Seyrine de doyum olmuyor. Osimhen Antalya'da kendi içinde bir yolculuktaydı, ilk yarıda 3 net pozisyonu harcadı. Büyük ressamların hata payları attığı golle affolur ama Osimhen'de geçen sezondan farklı bir duruş var. Ucuz faullerde hakeme yönelik oynarken, heybetine yenik düşen halleri ondaki doğallığa sekte vuruyor.
Okan Buruk'un ikinci yarıda yaptığı değişikliklerin, Galatasaray'ı "aküsü boşalmış" hale dönüştürmesinin sebebi olduğunu söylersek, ikinci yarıdaki Galatasaray'ın kale öne manzaralarını delil olarak gösterebiliriz. Bu takımda bazılarında inatla ısrar etmenin alemi yok, olmayınca olmuyor. Icardi'nin golünü "benim de çorbada tuzum bulunsun" diye yorumlamamak gerek. Böyle vuruşlar ustalara hastır, onun mazisine de saha içindeki zarafetine de ödüldür.
Beşiktaş, büyük maçlarda küçük düşündüğü için kazanamıyor. "Hüzün ikramiyesiyle" yetiniyor!" İki farklı öne geçtiği Trabzonspor karşısında bir kişi eksik kalmanın mazereti olamaz. Sadece savunmayı düşünen korkak düşüncelerle kan bağı olabilir. O yüzden Beşiktaş'ın bu sezon büyük hedefler peşinde bırakın koşmayı yürümesi bile mümkün değil. Trabzonspor'a gelince, eldeki kadroya bakıldığı zaman Onuachu'nun yokluğunun ne kadar anlamlı bir ihtiyaç olduğu gözüktü. Ne olursa olsun 2 farklı yenilgiye Trabzonspor'un gösterdiği reaksiyonun alkışlanacak bir yanı vardı. H H H
Recep Uçar, bu sezon Konyaspor'la ilişkisi kesilen ve şimdi Rizespor'da görev yapan bir teknik adam. Kalitesiyle duruşuyla da zarif bir adam. Teknik adam öğüten değirmene dönüşen futbolun geri dönüşümü beklendiği gibi olmuyorsa, Recep Uçar gibi güzel insanların gittiği yerde ışık saçması en güzel cevap oluyor. Futbolun çirkef kabadayılara, etiketli yabancılara, özel bir zaafı olabilir ama bizler kendi halindeki yürekli insanların yanında olduğumuzu da belirtmek zorundayız! Daha önce İlhan Palut ve bu hafta Burak Yılmaz'ın istifa ederek kulüplerinden ayrılma tarzını da "delikanlı duruş" olarak tanımlayalım. Delikanlı duruş bu ülkede çok bulunan bir şey değilken!

Aynı ayna!

Fenerbahçe'yi Başakşehir karşısında izlerken futbolcuların verdiği mesaj netti. "Aradığınız futbola ulaşılamıyor!" Birkaç dakikalık hızlı başlangıç, ardından orta alanı rakibe bırakıp, mücadele etmeden boş bir gezinti. Sanki bütün futbolcular sözbirliği etmiş; "bugün bizden görüp göreceğiniz futbol bu kadar!" Zararına bir gösteri!

Talisca'nın sahada yürüyecek hali yok, paylaşımcı da değil. İrfan Can Kahveci hala kadro dışı. Kompleksli Tedesco, İrfan'a mı veriyor cezayı, Fenerbahçe'ye mi? Kerem Aktürkoğlu'nun bütün boyaları akıyor. Şaşkın ördek gibi bakıyor pozisyonlara. Maçın sonucunu kaçırdığı pozisyonla belirleyen EnNesyri'nin bu takımda hala yerinin olması ödenecek bedellerin de anonsudur! Bir gerçek var ki İsmail Yüksek sakat ve cezalı olmadıkça sahaya çıkan takımda kesinlikle yeri olmalı.

Skriniar şu anda futbolun içindeki en sevimsiz adam. Hakemsiz ülkede her türlü bitirimliğe müsait. Ve bunu "fiziksel hak" sayıyor. Attığı golden sonra taraftara kur yapacağına, bu kadar kolay gol yiyen savunmanın açıklarını kapatsın. Mert Hakan Yandaş'ın bile koluna takılan kaptanlık bandı, bir zamanlar tribüne oynamaktan başka anlamlar yüklerdi o bandı koluna geçirenlere ama geçti o günler ve değerler!

Her şeye rağmen, "Fenerbahçe böyle gitmez" diye düşünüyorum. O yüzden geçen sezonlara mahsuben "aynı aynayı" tutup, aynanın kenarına da not bıraktım. "Domenico Tedesco en kısa zamanda teknik adam kılığına girsin! Yoksa yakayı ele vermesi an meselesi!"

Galatasaray, Samsun karşısında aldığı 3 puan için kesinlikle Osimhen'e teşekkür etmeli. Alın teri meydanında küheylan, üç heceli elmas. Takımı ipten almanın sihri onda mevcuttu, geceye ne verdiyse hakkını da aldı. İlk golü ustalıktı, ikinci golü estetik goller sergisine bir fotoğraf daha. Rakip alana bindirme yaptığı pozisyonun dönüşünde kendi kalesini savunan bir adam görmek; forma tutkusunu ve sadakati görmektir. Şortunu baldırından yukarı çekerek sükse yapanların bunu görmesi pek mümkün değildir.

Galatasaray'da sakatların oyuna olumsuz etkisi elbette var ama takıma ağırlık yapan İlkay Gündoğan'ın veteran takımında oynuyormuş havası da inkar edilemez. Mazideki etiketin arkasına sığınmakla bu kadar kolay top kayıpları yapmak arasındaki çelişki, ruhun yaşlanmasıdır! Maçtan sonra dillere düşen bir penaltı pozisyonu var. Kesinlikle penaltı. Ve böyle bir pozisyon Galatasaray lehine olsa, o penaltıyı vermeyecek hakemi linç ederlerdi ama Ndiaye'nin Sanchez'e yaptığı hareketin karşılığı da kırmızı karttı. Bunu da konuşmak gerek.

Trabzonspor harika gidiyor. Sezon başında bu takımın bu kadar güçlü bir tepki vermesi beklenmiyordu ama görüyoruz ki takım oldular. Futbolun yasası bu; koş, mücadele et gerisini futbol halleder. Alınan sonuçlar da bu mücadelenin ödülü. Muçi, Trabzonspor'da harika goller atarken, kendisini Beşiktaş'tan gönderenlere de mesaj atıyor. "Bana tercih ettiğiniz ıskartalara gözünüz gibi bakın!"

Maçlarda gördüklerimiz futbol değil, sportmenlik ve adalet hiç değil. Sadece haksızlığın daniskası! Biz de diyoruz ki; bu şartlar altında bir hakem hala mutluysa, kesinlikle ya tedavi edilmeli ya da yolcu edilmelidir. Gördüğünü çalmaktan aciz olanlar hakkında duyduğumuz şüpheleri beynimizden nasıl silecekler onu düşünsünler.

Ahlak!

Futbol alarak rayına girdiği farz edilen Fenerbahçe'nin Galatasaray karşısındaki futboluna bakınca, teknik adam korkaklığının her halini de görebiliriz, sahadaki mücadele ruhunun sıfırlanmasını da.
Brown ile kavga eden İrfan Can Kahveci'ye ceza vermekle kendine başkalık kazandırdığını zanneden Tedesco, acımasızlık sembolü Skriniar'a verdiği ödülün, Kerem Aktürkoğlu'na, Nene'ye gösterdiği ayrıcalığın hesabını verir mi? Vermez! 90 dakika kazanmak için hiçbir çaba göstermeyen takımın haline bakmaz da maçın uzatma dakikalarını yetersiz bulduğu için hakeme tepki göstermenin fiyakasına soyunur. Çünkü bu ülkede en geçerli yoldur; tribüne oynamak ve her zaman itibarı büyüktür!

Ahlakın geçerliliğini yitirdiği topraklarda yaşıyoruz artık. Bahis oyuncularının, kara para çetelerinin egemen olduğu düzende, derbiden önce bahis sitelerinde "kırmızı kart bahislere kapanmıştır" gerçeğinin bir açıklaması varsa; "sadece kasa kazanır." Rizespor maçında Fenerbahçe yenik durumdayken, Fenerbahçe'nin galibiyetine bahislerin aniden kapatılması da aynı şey. Derdimiz bahiste ahlak aramak değil, insanların bu sitelerin elinde oyuncak olduklarını haykırmak! Bu meseleden çıkan sonuç;

Yalanların itibar gördüğü, iftiranın altın devrini yaşadığı bir ülkede kendi ahlakını yaratan futbol, önüne çıkanı ardına kattı. Besleme gazeteciliğe ve trollere dolar hesabı açtı. Her tarafa laf yetiştirenler milyonlarca dolarlık suça bulaşan kabadayı teknik direktör için ağzını bile açmadı. Vicdanı ziftle kaplanmış olanlara iftira patentli sosyal medyaları yetiyor.

İnsanlık için yapılan tanımlamalar paranın karşısında kendinden geçerken, serveti onuruyla ölçülen insanlar geçiyor gözlerimizin önünden.
Mazinin tertemiz sokaklarında, o insanlar bizlere harika bir çocukluk bağışladılar. Ahlakın ve dürüstlüğün bayrağını dalgalandırdılar. O yüzden maziyi hatırlatma tabletleri üretmek için kafa yoran bir eczacı tanıyorum.
"Baba Hakkı, Metin Oktay, Lefter" diyor da başka şey demiyor. Kime diyor?

Bu hikayeyi her zaman anlatmam gerekiyor. "Altyapıda birlikte oynayan iki eski arkadaşın yolları ayrıldı. Biri büyük takımlarda oynadı parayı buldu. Diğeri küçük takımlarda kendi halinde hayatını sürdürdü onurundan zerre kadar ödün vermedi ama mutlu oldu. Parayı bulan züppenin kendisine sürekli aşağılayıcı mesajlar göndermesi onurlu adamın canını sıkıyordu. Sonunda bu mesajlara cevap verme ihtiyacı duydu.
"Sen Mercedesle gelin aldın, ben omuzlarımda taşıdığım kadınla evlendim. Kendine metres tutmuşsun, karını dövüyormuşsun da para için sesini çıkarmıyormuş! Benim karım her sabah pencere kenarındaki çiçekleri suluyor, sokak hayvanlarına bakıyor, ben de gözüm gibi bakıyorum ona. Kiradayız, iki oda bir mutfak geçinip gidiyoruz, çocuklarımız ve kitaplarımızla."
Futbolcular sahada rakibinin futbol hayatını bitirmek için bileklere basmayı, sürekli olarak yere tükürmeyi bıraktığında ve insanlık ihlalinde alçalmayı büyüklük saymadığında.


Teknik adamlar gözyaşı şişelerine ambalaj yapmaktan vazgeçtiğinde.
Yöneticiler sosyal medyadaki trollerini beslemeyi terk ettiğinde. Taraftar olarak çirkinliklere arka çıkmak yerine insanlıkta öne çıkmak gerektiği fark edildiğinde, ihtimaldir ki her şey yeniden inşa edilebilir. "Bunu isteyen parmak kaldırsın" desem, zorbalar, kara para kasaları, troller ve bilumum ahlaksızlar ayağa kalkar! "Ne istiyorsun lan sen bizim düzenimizden!"

Kalite sıfır!

Futbol namına zerre kadar kalite yoktu, gerçek anlamda mücadele ve teknik adamlık adına oyunu okumak da yoktu. Derbide sadece "korkaklar kazanamaz" gerçeğinin sonuca yansıması vardı. İki teknik adam da beraberlik protokolünü gönüllerinde yapmışlardı. Hiçbirinin sonuca bakıp üzüldüğünü de zannetmiyorum. Galatasaray'ın beraberliğe mazereti vardı ama bu şartlarda kazanamayan Fenerbahçe'nin konuşacak hiçbir şeyi olamaz. Çünkü maçtan önce lider olmaya aday gösterilen Fenerbahçe'nin ne teoride ne pratikte bu maçı kazanmak için sahada oluşturduğu bir güç yoktu. İkinci yarıda yapay bir baskı ve son dakikada atılan gol. Hiç kimse sorumluluk almadı.

Maçtan önce tribünlerdeki muhteşem tabloda rahmetli Lefter'in harika bir görüntüsü vardı. O güzel insanları bir daha bu topraklarda göremeyiz. Çünkü insan kalitesine yatırım yapılmayan bir ülkeyiz. Gerçek bir beyefendi olan Lefter'in kaptanlık bandı şimdi Skriniar gibi zarafetten ve insanlıktan uzak birinin kolunda. Skriniar maç boyu sahadaki en zalim ve kışkırtıcı adamdı. Sara'nın bileğine bastığı vahşi pozisyona kırmızı kart gösterilmeyen, maçın sonlarında ceza çizgisi önünde Sara'ya kartlık faul yapan ama maçı kartsız tamamlayan bu kaptan da adam şimdiki zamanın sembolüydü. Sane'nin attığı golde akan boyaları da caba! Böyle bir adama kaptanlık bandı takanlar "eserleriyle" ne kadar gurur duyuyorlar acaba?

Galatasaray, sezon başından beri futbolla barışık değil ama her şeye rağmen kazanabileceği bir maçı Okan Buruk yüzünden 2 puanlık kayıpla kapattı. Maçın sonlarında oyundan almak yerine, Fenerbahçe'nin doldur boşalt sistemine karşı Osimhen'i birkaç dakikalığına stoper pozisyona sokmak bile maçı kurtarabilirdi. Yenilen golde dikkatleri çeken gencecik Arda da harcanmamış olurdu. Sahaya kazanmak için çıkmayan Galatasaray bu beraberlikle hala lider olmayı avantaj sayabilir ama ligin ikinci yarısındaki zorlu deplasmanlar hesaba katıldığında bir puanlık farkın "hiçbir şey" olduğu da ortada!

Beşiktaş'ın "damlaya damlaya göl olur" hesabı topladığı puanlar, üst katlardaki farkı azaltıyor görünse de "büyük denizlere açılma düşüncesi" hala askıda. Böyle bir futbolla da bu pek mümkün görünmüyor. O yüzden siyah beyaz filmlerin mutlu sonlarına duyulan özlemin Kara Kartal'ın umutlarıyla aynı olduğuna inancım yok! Arada bir takım oyununun şekillenmesine gelince; "bir zahmet olsun o kadar!"

Trabzonspor diğer büyükler gibi milyonlarca dolarlık kadro zenginliğine sahip değil ama yürekli oynayan futbolculara sahip. Yenik duruma düşseler de maçı çevirecek kadar inançlı oynuyorlar, bunun tanımlaması galibiyet sadakati. Onuachu'nun attığı gollerdeki estetik bir yana, verdiği mücadeleye de iyi bakın. Kendi alanına gelip top çıkaran kaç santrfor var? Fatih Tekke'nin takıma katkıları inkar edilemez. Kendisiyle barışık olan teknik adamların başarısı kaçınılmazdır zaten.

Sosyal medyada ve televizyonlarda hakem eskilerinin kışkırtıcı yorumlarına bakıyorum da istedikleri tek şey hakemlikte göremedikleri itibarı yorumculukta bulabilmek. Oysa birçokları hakemlikte adaletin canına okumak ve kabadayı teknik adamların karşısında iki büklüm olmaktan sanık. Saygınlığın özne olmadığı bir sistemde ucuz yorumculuk pahalıya mal olur. "Böyle adamların ağzının içine düşenlerin biraz da harcanan çocuklarının derdine düşmesi rica olunur" diyeceğim ama duyarlı insanlar gittikçe azalıyor.

Helal olsun!

Futbol elin kolun bağlı olduğu zannedilirken, sahanın içindeki denklemi çözdüğün zaman rakiplerin dizlerinin bağının çözülmesiyle sonuçlanır. Fenerbahçe'nin iki farklı yenilgiden kolayca kurtulup maçı 5 gollü bir farka çevirmesinin hangi dile çevrilirse çevrilsin tanımı aynıdır; "helal olsun!" Rizespor karşısında bunu başaran bir takım için kullandığımız bu ifade; "Fenerbahçe'nin nereye isterse oraya gideceğinin" tanımı olsun. Maçın ilk yarısındaki Fenerbahçe'nin futboldan uzak olmasının, Rizespor'daki enerji fazlalığıyla yakınlığı olduğunu düşünsek de büyük düşünmenin Fenerbahçe'ye ait olduğunu söylemek de boynumuzun borcu olsun. Hele sonucu değiştirme gücü fazlasıyla mevcut olan futbolcularla! Böyle bir geri dönüşü Beşiktaş maçında da izlemiştik çünkü.

Rizespor maçının ilk yarısında yolunda gitmeyen gerçeklerin varlığı yenilen iki golle dışa vursa da ikinci yarıdaki 5 gollü muhteşem dönüşüne de ironik bir yaklaşımda bulunalım. "İlk yarıda yoldan çıkanlar ikinci yarıda sihirli lambadan çıktılar." Her şeyi göze almanın bedelidir bu. Formanın içine ruhunu sokmak, her şeyden önemlisi de galibiyete olan sadakat duygusu! Takımın içindeki sorunları bile kendi aralarında halleden Fenerbahçeli futbolcuların cümlesinin maçtan sonra kendilerine sormaları gereken bir soru olmalı. "Bu maçı böylesine farklı kazanmak için ne yaptık?" Cevap; "her şeyi!" O yüzden bu galibiyetin önemi büyük, çünkü önümüzdeki hafta liderliğin el değiştirme mevsimi gelmiş olabilir.

Galatasaray, Gençlerbirliği karşısında ilk yarıda sahaya yenilmek için çıkmış bir takımdı. Sakatlıklar da ardı ardına gelince, ilk yarının sonundaki afişte "intihar nedeniyle kapalıyız" yazması muhtemeldi. Altına da Okan Buruk'un imzasının atılması kaçınılmazdı. Maçın kaderini Barış Alper Yılmaz'ın mücadele ruhu değiştirdi. Ardından da iki ustanın golleri. İsim vermeye gerek yok bazı futbolcuların bu takımda yedek olarak bile yeri yokken, Galatasaray dua etsin ki karşısında Gençlerbirliği gibi sıradan bir takım vardı. Yoksa 3 puan kuş gibi uçup giderdi. Galatasaray Osimhen'siz sıradan bir takıma dönüşüyorsa, demek ki takım olma konusunda sıkıntılar yaşamayı sürdürecek. Takımdaki sakat futbolcuların çoğalmasının yedek kulübesindeki sıradan adamlarla nasıl telafi edileceğinin hesabı da derbi maçına kalsın!

Beşiktaş, vasat futbolcu bolluğunda kayıp puan çukurundan çıkamıyor. Kendi sahasında maç kazanmak Beşiktaş'ın yasasıdır ama bazıların ne derdi ne tasası. Sevinçleri de hüzünleri de sahiplenirken sonuçlara katlanmanın gururunu yaşayan Beşiktaş taraftarı zihinsel kazanma yeteneğini fiziksel olarak sahaya yansıtana yüreğini açar ama sahada mücadele ruhunu görmeyince de isyan bayrağını açar. Buna futbolcular kadar Sergen Yalçın ve başkan da dahildir!

Asıl meselemize gelelim. Bahis konusundaki kir oranı her geçen gün biraz daha yükselirken, meselenin sadece hakemler değil, yöneticiler, teknik adamlar ve futbolcular olduğu ortadayken, bütün ipliklerin pazara çıkarılması gerektiğini hatırlatalım. Bu aşağılık örgütlenmeye karşı durmak futbolun namusudur!

1967 yılında Hayat Dergisi'nde bir evlilik ilanı. "21 yaşında 1.70 boyunda yeşil gözlü kumral bir gencim. Deniz astsubayı olarak görev yapmaktayım. Yaşıma ve boyuma uygun bir aile kızıyla evlenmek istiyorum. Zenginlik fakirlik mevzubahis değildir." Mesele mazi olduğunda şeref ve haysiyet konulu söylemler çoktur. Şimdi para için ruhunu satanların mevzusu yasa dışı bahis, kara para ve şerefsiz kazançsa, nereden nereye geldiğimizi söylemenin de anlamı yoktur.