CANLI
SKOR
Turgay Demir

Turgay Demir

Deli cesareti yedi puan!

Karşında geçen yılın Konferans Ligi şampiyonu Crystal Palace var ve sen ağır rotasyonlu bir kadroyla sahaya çıkıyorsun. Savunmadaki dört oyuncu ilk kez birlikte oynuyor… Kim ne derse desin, bu, deli cesareti isteyen bir karar! İtaliano da bu anlamda tam bir deli zaten! Rakip, geçen hafta kendi sahasında beş gol yemiş olabilir ama oynadığı ligin doğası gereği çata çat futbolda iyiler. İtmek, çekmek, sert ikili mücadelelerde ayakta kalmak onların işi… İşin iyi tarafı Kartal yürekliler de oyunun her bölümünde kıran kırana oynadılar. Pes etmediler… Sakatlanan Miretti'nin yerine oyuna giren Salih, birçok arkadaşının yapamadığını yaptı. Savunma arkasına koşu yapan N'Didi'yi gördü ve attığı harika pası asiste dönüştürdü. Beşiktaş aslında beklemediği bir anda öne geçti. Çünkü o dakikaya kadar pozisyonları bulan taraf konuk Crystal Palace'tı. İkinci yarıda konuk takım üst üste iki gol bulunca İtaliano ilk neşteri vurdu ve yeni Atom Karınca Olaitan'ı sahaya sürdü.
Bu bölümde topu rakibe bırakmayan, müthiş bir baskı kuran Kartal, Olaitan'ın iki rakibinden sıyrıldıktan sonra yaptığı nefis vuruşla eşitliği sağladı. Ardından İtaliano, önde topu tutamayan OH ile sağ kanatta ileri gitmek yerine daha çok geriye, yani etkisiz bölgeye oynayan İlhan'ı kenara alıp Vlahovic'i oyuna sürdü. Bu hamleler Beşiktaş'ın oyun üstünlüğünü korumasını sağladı. Öyle ki Ümit, son dakikalarda kırmızı kartla oyun dışında kalmasına rağmen Kartal, cebine koyduğu bir puanı kaptırmadı. UEFA Avrupa Ligi'nde üç maçta yedi puan… Neresinden bakarsanız bakın, şahane! Üstelik önünde nispeten daha kolay maçlar da varken… Bundan iyisi Şam'da kayısı!

Kaldır başını ve yürü güneşe...

Bu maçın kırılma anı, Salah'ın golünden önce rakip ceza sahası çizgisi üzerinde yaşandı. Vlahovic, ayağındaki topu bomboş durumdaki Trossard'a aktarabilse muhtemelen tabela eşitlenecekti.
Vlahovic o topu kaptırınca Trabzonspor, kontratakla farkı ikiye çıkarıp maçı kopardı.
İlk yarıda iyi oynayan, altı şut atan, bir vuruşu direkten dönen Beşiktaş, Onana'yı geçemedi.
Buna karşılık Trabzonspor, yakaladığı ilk pozisyonda Ozan'la golü buldu.
Futbol böyle bir oyun ve yazılı olmayan kuralları var: Atamayana atarlar!

Beşiktaş, maçın her iki yarısında da harcadığı enerjinin karşılığını tabelaya yazdıramadı. Özellikle ön bölgede düzensiz bir ordu gibiydi Kartal!
Orkun'un ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu bir kez daha gördük. O yoksa ordu komutansız kalıyor vesselam.
Miretti'nin kalitesi tartışılmaz ama o, bir Orkun değil. Miretti o kadar geriye yaslandı ki, Trossard, Vlahovic, Cerny ve Olaitan arasında sağlıklı bir pas trafiği kurulamadı.
İkinci yarıda yine yüklenen bir Beşiktaş, bekleyen bir Trabzonspor vardı sahada.

Bordo-Mavili takım, geçiş oyunuyla sonuca gitmeyi hedefliyordu. Thomas Reis, bu oyun anlayışını Samsunspor döneminde de çok iyi uygulatıyordu zaten.
Öte yandan dün ilk kez Italiano'nun müdahale etmekte geç kaldığını gördüm. Cerny ve Miretti ikinci yarıya başlamamalıydı.
Belki o zaman değişiklikler daha etkili olur, Olaitan-Vlahovic ikilisi için yeni fırsatlar doğabilirdi.
Her neyse… Bu bir yol kazasıdır ve telafisi vardır. Kazanan Trabzonspor'u tebrik ederken Beşiktaşlı oyunculara da söyleyeceğim şudur:
Yiğit düştüğü yerden kalkar..!
Kaldır başını, yürü güneşe..!

Oh Oh suyundan da!

Beşiktaş Avrupa'ya asılıyor. Hem de ne asılmak… Vlahovic yok, Cerny yok, Orkun da sakatlanıp çıkınca bildik düzen bozulabilirdi ama hiç de öyle olmadı. Lig, Avrupa ayırmadan her maçta rotasyon yaparak elindeki tüm oyuncuları formda tutan Italiano, bunun semeresini Hoffenheim deplasmanında gördü. Vlahovic'in yerine oynayan OH, ilk dakikadan itibaren Alman savunmasının arasına Altay tankı gibi daldı. Topu kovaladı, rakibi kovaladı; önüne atılana koştu, arkasına atılana koştu. Durmak bilmedi vesselam! Böyle bir emek karşılıksız kalsa yazık olurdu. Çok şükür, kalmadı. OH da iki nefis gol atarak zorlu deplasmanda maçı kotaran adam oldu. İlk yarıda daha çok topla oynayan bizdik ama rakibin kontratakları da oldukça etkiliydi. Savunmadan çıkarken Agbadou ve Ouattara'nın pas hataları zaman zaman başımızı ağrıtmaya yetti.



Sakatlanan Orkun'un yerine giren Miretti iyi iş çıkardı. Orta sahaya enerji kattı. Ardından Salih de oyuna girince bu bölgede daha diri kaldı. Yediğimiz ilk gol, tanıdık bir isim olan Asllani'den geldi. Bu golde Agbadou ve Murillo'nun kendi sol taraflarına yönelmeleriyle Kosovalı oyuncunun önü açıldı; o da bu fırsatı gole çevirdi. Güzel olan şu ki maçı kazanmak için büyük emek harcayan Beşiktaş, öne geçtikten sonra skor yeniden eşitlendiğinde de bozulmadı. Aynı heyecanla mücadelesine devam etti.


Olaitan, İlhan ve inatla OH'u beslediler. Koreli Kartal da şahane bir performans sergileyip iki gol atarak geceyi aydınlatan yıldız gibi parladı. Hiç kolay değil, bir Alman takımını kendi evinde yenmek gerçekten kolay değil. Helal olsun Beşiktaş… Öyleyse şarkımızı söyleyeyim; OH OH suyundan da… Ve tribünleri dolduran gurbetçi Kartallar, emeğinize, yüreğinize sağlık. İyi ki varsınız.

Mario Vlahovic!

Gomez sonrasında hasret kalmıştık, sırtı dönük oynayabilen bir santrfora… Çok şükür, artık Vlahovic var! Sırtı dönükken ayağından top alamazsın, yüzü dönükken ise kaleyi bulması işten bile değil. Bir de penaltı atışı var ki… Ceylan gibi süzüldükten sonra topu köşeye bırakıyor. Özlemişiz, çok özlemişiz böyle bir pivot santrforu… Beşiktaş iyi takım ama hâlâ bütün parçalar birleşmiş değil. Zaman zaman oyundan kopmalar yaşanıyor. İşte o bölümlerde rakiplere pozisyon veriliyor, hatta kalede gol görülüyor. Kocaelispor karşısında da benzer şeyler yaşandı. Beşiktaş sazı eline aldığında kolayca pozisyon üretti, gollerini attı. Ancak bazı bölümlerde yaptığı basit hatalarla rakibinin umutlarını da canlı tuttu.

Çok daha iyi olmalı Kartal! Maçların son bölümlerini rakibinin umutlarını tüketmiş, sonucu tartışmaya kapatmış bir takım olarak oynamalı. Dün ikinci yarıda İlhan Fakılı'nın direkten dönen topu ve Trossard'ın iki vuruşu dışında ciddi bir pozisyon yaşanmadı. Bunlardan biri gol olsa maç çok daha rahat geçerdi. Ancak fark tek gole inince Kocaelispor da doğal olarak pes etmedi. Zaman zaman gerilim de yükseldi. Çünkü hakemlerimizin ne yapacağı, hangi kararı vereceği hiç belli değil! Beşiktaş taç atışını bir metre önden kullandı diye Kartal'ın rakibini eksik yakalayacağı atağı kesen hakem, aynı maçta faul atışını yaklaşık on metre ileriden kullanan kaleci Serhat'ın bu ihlalini görmezden geldi. Keşke bu kadarla kalsa ama kalmadı… Alanyaspor maçında Trossard'a yumruk atılmıştı, dün de Vlahovic'e tokat atıldı! Top dünyanın öbür ucunda oynanırken bir futbolcu rakibinin yüzüne tokat atıyorsa bunun karşılığı kırmızı karttır. PES! Vallahi de billahi de PES!

4 dakikalık mutluluk

Çölde kutup ayısına denk gelen bahtsız Bedevi, Bizim Çocuklar'ın yanında piyango talihlisi gibi kalır… Futbolumuz çok ciddi bir kaostan geçerken Millî Takım da adeta bir korku tüneline girmiş gibi. Sahadaki oyun zaman zaman umut verse tabelada hep hüsran yazıyor maalesef. Dün gece Bologna'da topla daha çok oynadık, daha fazla atak yaptık, daha çok pozisyon bulduk ama yine kaybettik. İtalya ilk geldiği pozisyonda golü buldu. Bu golün altından kalkmamız 61 dakika sürdü, mutluluğumuz ise sadece dört dakika… Oyuna bakarsak Yunus ve Aral kanatlarda uçurtma gibi gittiler. Ferdi, Salih, hatta Abdülkerim öne çıkıp gol aradılar. Defalarca rakip ceza sahasına kadar geldik ama boşuna..

Futbolda rakip kaleye gitmek elbette önemli fakat oraya neden gittiğinizi de göstermeniz gerekiyor. Gol atamıyorsanız, bütün o istatistikler anlamsız kalıyor. Çünkü futboldaki tek gerçek istatistik tabelaya yazılandır, diğerleri değil. Montella artık gitmeli… Bu takımı bilmem kaç maçtır santrforsuz oynatması ve sürekli devşirme santrfor arayışlarına girmesi, onun en büyük hatalarından biri. Bu seviyede, üstelik deplasmanda oynanabilecek iyi oyunlardan birini oynadığımız halde üç gol yiyip sadece bir gol atabiliyorsak ben en başta hocaya bakarım. Çünkü mesele sadece futbolcuların ne yaptığı değil, hocanın elindeki malzemeyi nasıl kullandığıdır. İtalyan, değişikliklerde çok geç kaldı. İrfan Can'ı gereksiz yere uzun süre sahada tuttu. Maçın gidişatına müdahale etmesi gereken anlarda kenarda bekledi. Tamam, rakipler güçlü ama biz de Lihtenştayn değiliz… A Milli Takım'ın, Montella'dan daha iyisine ihtiyacı olduğu aşikar. Bu arkadaş bizi anlamıyor… Bize bizden biri lazım vesselam.

Yalnız Adam

Futbol, 11 kişiyle oynanan bir oyun. Bu yüzden bu yazıda en az 5-6 milli futbolcumuzun daha isminden bahsetmek isterdim... Montella'nın İlhan Fakılı'yı, Yunus'u neden oynatmadığını, Barış Alper ile Kerem'i neden oynattığını ve bu takımın neden hep santrforsuz başladığını sorgulamak isterdim. Acaba oyuncuların kafası hâlâ vaat edilen villalarda mı diye de sorabilirim aslında!.. Ama artık hiç gerek yok. Fransa, İtalya derken Belçika karşısında da yokuz!.. Sahaya çıkmasak hükmen 3-0 yenilirdik zaten... Çıktık, yine skor aynı...

Öyle kötüyüz ki, bizim savunma, futbolun son demlerini yaşayan Lukaku'yu bile durduramadı... O nedenle her şeyi bir yana bırakıp size sadece bir futbolcudan bahsedeceğim. Arda Güler'den... Çünkü dün gece sahada en çok onun yalnızlığı takıldı gözüme. Arda'nın etrafında futbol oynayan değil, Arda'nın futbol oynamasını bekleyen bir takım var sanki. Pas veriyor, devamını alamıyor; rakibin arasına giriyor, destek bulamıyor. Bir süre sonra yeteneğiyle değil, çaresizliğiyle mücadele eder hale geliyor.

Arda'nın ihtiyacı mucize değil. Yanında hareket eden, pasını geri verecek, boşluğa koşacak ve onunla birlikte oynayacak birkaç takım arkadaşı... Bazen Arda topu aldığında karşısında üç rakip oyuncu var ama kendi takımından ona yaklaşan tek bir kişi bile yok. Bir futbolcu için bundan daha somut bir yalnızlık olabilir mi? Pas verecek oyuncu arıyor, bulamıyor. Duvar pası yapacak arkadaşını arıyor, yok. Topu kaybettiğinde etrafında onu rahatlatacak bir takım arkadaşı yerine rakipler beliriyor. Ne büyük yalnızlık bu... Arda'nın önünde rakip savunma, arkasında ise kendi takımının sessizliği var. Keşke on tane daha Arda'mız olsaydı... Ne iyi olurdu!..

Evine dön!

Dünya Kupası vizesi bile alamayan, son olarak Belçika'ya 2-0 yenilirken sahada hiçbir varlık gösteremeyen İtalya bizi dörtledi...
Hem de kendi evimizde!
Maçın teknik analizine girmek ızdırap...
Çünkü bizim sorunumuz sadece bu maçla ilgili değil.
Asıl sorun Vincenzo Montella...
Vincenzo, Latince Vincentius isminden geliyormuş. "Galip gelmek, üstün gelmek" anlamına dayanıyor.
Adıyla bu kadar tezat oluşturan bir başka teknik adam var mıdır, bilmem...
Son 30 yılın en iyi jenerasyonu elinde ama o, Kerem, Barış, Merih, Abdülkerim başta bazı isimlere öylesine takılmış durumda ki; ne rakibin kim olduğuna bakıyor, ne de performanslara...
Kötü bir aşçı gibi bizim İtalyan...
Önüne birinci sınıf malzemeler geliyor:
Elinde özel bir et var, taze sebzeler var, baharat desen bol.
Üstelik mutfağın bütün imkânları önüne serilmiş.
Bu malzemelerle ortaya çok özel, gurme bir yemek çıkarabilirsiniz.


Ama aşçı ne yapıyor?
Eti doğru pişirmiyor, sebzelerin bir bölümünü hiç kullanmıyor.
En güzel malzemeleri aynı tencereye doldurup birbirlerinin tadını bastırıyor.
Her seferinde tatsız, tutsuz bir şey koyuyor masaya vesselam!...
Takımın net bir santrforu yok ama Enes Ünal'ı görmezden geliyor...
Ferdi gibi bir yetenek varken sıradan bir sol bek Eren'i tercih ediyor.
Ayağına hâkim, savunma arkasına akıl koyabilen Emirhan'ı yok sayıyor...
İlhan Fakılı zaten onun nazarında hiç yok!
Mustafa Eskihellaç gibi bir değeri ise sadece laf ola beri gele kadroya dahil ediyor...
Berke diye bir kalecimizin olduğundan haberdar olduğundan bile emin değilim...
Sonra mı? Sonrası hüsran tabii ki...
Evine dön arkadaş...
Atla vatandaşlarının uçağına ve evine git!

Mücadele ettik ama!

Deschamps döneminde yıldızlarıyla parlayan Fransa Milli Takımı, 14 yılın ardından Zinedine Zidane'la farklı bir kimliğe bürüneceğini daha ilk maçında gösterdi. Tüm oyuncular birbirlerine daha yakın oynuyor. Kanat oyuncuları sadece çizgide beklemiyor. Orta saha ile hücum arasındaki mesafe azalıyor. En önemlisi, Mbappé veya Dembélé'nin bir şeyler yaratmasını beklemek yerine, takımın kendisi pozisyon üretmeye çalışıyor. Böyle bir rakip karşısında ilk yarım saatte kesinlikle başa baş oynadık. İlk yarının son bölümünde ise Fransa aldı sazı eline ve üzerimizde büyük bir baskı kurdu. Cherki, Koné, Rabiot, Olise, Dembélé ve Mbappé... Her biri kendi yeteneklerini Zidane'ın oyun kurgusu içinde sergilemeye çalışırken takım oyununa da katkı verdi.


İkinci yarının başlarında oyuna yine iyi başladık. İsmail Yüksek'in altı pastan yaptığı kafa vuruşunda top ağlara gitmiş olsa, maçın başka bir hikâyesi olabilirdi. Olmadı. O pozisyonun ardından savunmamızdaki riskli paslaşmaların sonrasında Mbappé golü attı... Arda Güler'in üstün gayretiyle ön tarafta tutunmaya çalışıyorduk. Barış Alper, Oğuz Aydın ve Can Uzun biraz daha etkili olabilseler, amacımıza ulaşabilirdik. Karşımızda dünya şampiyonu bir takım vardı. Böyle bir rakipten puan almak için en azından bir gol atmak gerekir. O golü bulamadık. Bulsak, belki de bu zor maçtan puanla ayrılabilirdik. Ama şunu da söyleyelim: Bu takım, dünyanın en güçlü ekiplerinden birine karşı son düdüğe kadar mücadele etti. Eksiklerimize, rakibin kalitesine rağmen vazgeçmedi. Ve Kocaeli'de tribünleri tıklım tıklım dolduran taraftarımız... Muhteşemdiniz! Her birinizin yüreğine sağlık.

Hak edilmiş yenilgi

Beşiktaş, Amedspor deplasmanında bir puan bile almış olsa ligin lideri olacaktı. Dolayısıyla Siyah-Beyazlı renklere gönül verenlerin buna ne kadar üzülseler haklarıdır.
Öte yandan hak edilmiş bir mağlubiyete hiçbir Beşiktaşlı çok fazla üzülmez... Yiğidin hakkını yiğide verelim; Amedspor üç puanı hak etti.
Eski Beşiktaşlı Umut, eski Sivaslı Dia Saba, Lyon, Gent, Hoffenheim, Verona derken Avrupa'da bir türlü beklenen düzeye gelemeyen Orban, üçüncü ligden alınan Khalil derken Kosovalı Besnik Hasi, elindeki malzemelerle en iyisini yapmayı bilmiş, başarmış. Tebrikler.
lk yarıda ev sahibi takım, Beşiktaş'ı adeta şaşkına çevirdi. Olaitan-Salih-Orkun üçgenini bozdukları gibi, Djalo-Agbadou arasındaki uyumsuzluğu da çok iyi değerlendirdiler.
Orban'ın 30 metreden attığı gol harikaydı. Ardından benzer mesafeden bir başka şık gol geldi. Ancak bu gollerin öncesinde Beşiktaş savunmasının ciddi hataları vardı.
Önde top tutamayan, kanatlarda Poku ve Fakılı ile bir türlü adım atamayan ve Vlahovic'i aç, susuz bırakan Kartal, gollerin şokuyla soyunma odasına gitti.
İkinci yarının başında Emirhan, Miretti ve Cerny'i sahaya sürdü Italiano…
Görüntü biraz olsun düzeldi. Amedsporlu oyuncular da yorulunca Vlahovic'in golü geldi.
Ardından beraberlik aranırken Beşiktaş arkada çok fazla pozisyon verdi ve kontratakla üçüncü gol geldi. Dördüncü, hatta beşinci golün yenilmesi bile işten değildi.
Battı balık yan gider misali üçlü savunmaya dönen Italiano, "Ya herro, ya merro" dedi ve OH'u da sahaya attı.
Penaltıyla maç 3-2'ye geldi. Daha ötesini yapmaya ise zaman yetmedi.
Kartalların canları sağ olsun. Yol kazaları olacaktır.

Rüzgâr gibi geçti!

Ne diyordu o efsane filmde; bir şey gelir, ortalığı kasıp kavurur ve geriye sadece hatırası kalır!.. Beşiktaş tam olarak öyle yaptı. Ortalığı kasıp kavurdu ve Marsilya için bu geceden geriye kalan sadece acı bir hatıra oldu. Tek kelimeyle fırtına gibi başladı Beşiktaş. İlhan Fakılı'nın soldan vurduğu kroşeyle rakibini sarstı. Tribünler yeri göğü inletirken sahadaki Marsilyalı oyuncuların şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu. O bölümde ikinci golü bulsak maç daha ilk yarıda kopmuş olurdu. Biz biraz durduk, orta sahada Olaitan, Salih ve Orkun'un arasındaki mesafe açıldı, Vlahovic yalnız kaldı. Savunmanın iki kanat beki ve sağ öndeki Cerny de bazı hatalar yaptılar. Abdallah ile Marsilya golü bulunca maç zora girmesine rağmen ilk yarının son dakikasında Orkun'la öne geçme fırsatını kaçıran yine bizdik.

***

Marsilya dengesiz bir takım. Öne çok çabuk çıkıyorlar ama geri dönüşleri aynı şekilde değil. Beşiktaş bunu değerlendirmeliydi ve ikinci yarıda da olan buydu. Önce Cerny sağdan girip uzak köşeye bıraktı, ardından Murillo kafayla eski takımına selam çaktı… Bitti mi, bitmedi!.. Olaitan orta sahada neredeyse bütün Fransa'yla savaşırcasına düştü, kalktı, bırakmadı, pes etmedi. O gayretin karşılığında ceza sahasına bırakılan topu Poku ağlara gönderdi… Muhteşem bir zafer. Ligde hakemlere rağmen tam gaz giden Beşiktaş, Avrupa Ligi'ne de şahane bir başlangıç yaptı. Herkes işini iyi yaptı ama gecenin parlayan yıldızı bana göre Olaitan'dı… Alkışlar önce sana çocuk!.. Bir alkış da tribünleri tıklım tıklım doldurup bir an bile susmayan muhteşem Beşiktaş taraftarına… Yok böyle bir tribün, inanın bana dünyada yok. Çok seviyorlar… Vallahi bak…