CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Mourinho Samandıra’ya gelecek mi?

Acun Ilıcalı'nın istifası çok gerçekçi!. Jose Mourinho ile hedefe ulaşılacağına inanmıyordu. Hocayla Samandıra'da bir sezonu tamamladı. Planlamasına, taktik yaklaşımına veya stratejilerine tanıklık yaptı. Kapasite ile üretim arasındaki farkı görerek, bundan hocayı sorumlu tuttu ve göreve devam etmesinin yeterli olamayacağını anladı. Oğuz Çetin, yönetim ile hoca arasındaki ilişkinin "istemek" üzerine kurulması gerektiğini söyledi.



Yöneticiler, teknik adamdan nasıl bir futbol beklediklerini, hedeflerini, memnuniyetsizliklerini belirtip, daha fazlasını isteyecekler. Teknik adam da, aynı paralelde futbolcularından daha fazlasını talep edecek. Böylece gelişim ve ilerleme süreci başlayacak. Var olan ile yetinirseniz, yerinizde sayarsınız. Başkan Ali Koç, Mourinho'nun ikinci senesinde bu gelişimi yapabileceklerine inandı. Öncelikle 'Özel biri'nin analiz kabiliyeti, takım planlaması "devam kararında" etkili oldu. Şimdi ince bir çizgide yürüyecekler. Mourinho bakalım sadece vücudu ile değil, kafasıyla da Samandıra'ya gelecek mi?



KYLE WALKER KİLİT İSİM!
City'den Milan'a gitmesinin nedeni de aynıydı, eğer Fenerbahçe alırsa da plan değişmeyecek. Mourinho, sahadaki teknik direktörü aradı ve Walker bu iş için biçilmiş bir oyuncu. 35 yaşında, takıma ve oyuna liderlik yapacak karakter getiriyorsunuz. Taktik disiplini üst seviyede. Çok şey yaşamış, kazanmış ve kaybetmiş. Sahada işler kötü gittiğinde etrafını toparlayacak, takıma güven verecek bir lider ve kenardan gelen uyarıları da uygulatacak saygınlığa sahip.



ŞÖHRET TUTKUSU GENÇLERİ YAKMASIN
Galatasaray'ın Sane imzası ile sezona girmesi, Fenerbahçe taraftarlarının beklentilerini yükseltti. Gündeme gelen hiçbir ismi beğenmiyorlar. Haberlere; "Bizimkilerin vizyonu bu kadar" diye bakanlar çoğunlukta. Klasik tribün kibri ve şımarıklığı aslında. Şampiyonluğun ünlü oyuncularla geleceğini sanıyorlar. Göreve gelmesi için çağrı yapılan Aziz Yıldırım gibi. Oyuna değil futbolcuya inanan bakış açısı… Aziz Başkan'ın dediğini yapsalar bugün 30 milyona sattığın Ferdi yoktu, "nasıl göndereceğiz" diye düşünülen Marcelo vardı. Mourinho fikri de ondan çıktı. Rekor kıran hocayı, "kulübün çocuğu devri bitmiştir" dediği için gönderdiler. Bakın, Omar Fayed, Bartu, Karagümrük'te iyi bir sezon geçiren Doh, kiralıktan dönecekler, Senegal'in altın çocuğu D'iouf ve Nice'in 23 yaşındaki forveti Guessand… Kyle Walker'ın yaşını problem yapanlar, bu oyuncuların gençliklerini de sorun haline getiriyorlar. Ortaları yok. Bu isimleri yan yana gördüğünüzde aslında "dengenin" kurulmaya çalıştığını anlamıyorlar. Genç, tecrübeli ve lider karakterli oyuncuların bir araya gelmesi, muhtemel çalkantılar için tedbir almak ve süreci devam ettirmek demek. Hem dinamik hem de ne yaptığını bilenlerden oluşan kadro. Bugünün bize hayal ettirdiği bu…

Bırakınız; oynasınlar!

İlk yarının bitişi ile birlikte "Bizim Çocuklar" için de maç bitti. Futbol dengesinde topla oynama dışında her şey bizim lehimizdeydi. En ilgi çekici rakam ise 30'a 15 ikili mücadele üstünlüğümüz oldu. Maçın başında yenik duruma düşmemize rağmen dengeyi ve golleri bulmamız 25 dakikada gerçekleşti. Mücadele üstünlüğümüze, teknik kalitemizi ekleyip, Amerika takımını çok güzel bir şekilde kazanamayacağına inandırdık.
Ama, elbette enteresan bir kelime. İkinci 45 ile birlikte Amerikalılar ilk yarıda yapamadıklarını yapmaya, bizimkiler ise davetkâr olmaya başladı. Rakip sahaya geçemiyoruz desek yanlış olmaz. Duran top organizasyonu, defans arkasına etkilidikine koşular ve arka direkte Zeki'nin kafasının üstüne atılan ortalar. Hepsi rakipte…
Sahadakiler de kenardakiler de seyirci kısmındalar. Beraberliği yakalamaları işten değil. Atamadıklarını, Berke'nin kurtardıklarını "Eyvah" diyerek izledik. Aynı pozisyonları bizimkiler kaçırsa kan damlardı kalemimizden.
Bir hazırlık maçı havası, sonuç önemli değil… Beşlik cümleler bunlar. Amerikalılar için aynı durum yok mu? Montella böyle bir maçta yeni bir şey denesin de bizde görelim. "Tam maçı" diyelim, "Hoca yeni bir şey arıyor"… O da yok elbette. "Tatil modu" Ay-Yıldızlı forma ile devrede. Sadece ekstra oyuncularımız, Kenan, Arda, Orkun gibiler taşıyor takımı. Ve Hakan Çalhanoğlu'nun olmadığı bir takım. Onsuz çok eksiğiz, adeta acemiyiz. Montella gibi bir "Bırakınız oynasınlar" hocasıyla nasıl eksiğini gideririz, bilmiyorum.

Tüm cıvatalar gevşemişken!

Gevşeyen cıvataların artık somundan kurtulma aşamasına geldiği bir ortam. Bir gün önce takımın iki efsanesi veda ediyor arkadaşlarına. "Sahaya çıkmayalım, protesto edilebiliriz" diyorlar. Ertesi gün Kadıköy'e geleceklerin ruh halini tahmin edin artık.
Hoca deseniz, dünya umurunda değil. "Gurur ve profesyonellik" olarak açıklıyor maçın anlamını. Ne yürüyüş yapanlar, ne "istifa" diye bağıranlar ne de "Bir umut" diyerek tribünlere gelenler var hesabında.
Ve kulüp tarihindeki, böyle krizli dönemlerin değişmeyen akıbeti de gerçekleşiyor; dördüncü dakika, ilk atak- ilk şut ve gol… Rakip önde. Bir sonrasında meteor çarpması var. Olabilecek en kötü senaryolar yaşanıyor.
Yine de takım bu baskıya karşılık verdi. 20'den sonra oyunu yığdılar rakip kaleye. İrfan Can Kahveci üstlendi liderliği, sorumluluk aldı, diğerlerini de peşine taktı. Tribündeki taraftar onları ıslıklarken, "onları" sevindirecek o "golü" bulmak için uğraştılar. İşler sarpa sardıkça, Mourinho da geri dörtlüyü "ikili" yaptı, kenarları ortaya aldı, en son kararda Cenk Tosun'u sol öne koydu. Sonuç; birçok Fenerbahçeli'nin burun kıvırdığı bu futbolcular, ne kadar "karakterli" olduklarını gösterdiler. Kendi seyircileri karşılarındayken bile vazgeçmediler, sorumluluk aldılar. Hem tribünlerin, hem de kendilerinin en büyük şanssızlığı "Özel biri"yle sezonu geçirmeleriydi.

Sıfırın altı!

Maç öncesinde kaleci Ertuğrul'u neden oynattığını açıkladı Mourinho; "Son üç maç, üç kalecinin. Ertuğrul'un da sezon içinde bir maç oynamasını istedim" dedi. Haklıdır… Peki; Yusuf Akçiçek'in ya da Cenk Tosun'un ya da Levent'in böyle bir hakkı yok mu? Enteresan... Fred cezalı; tamam… Talisca, Dzeko, Tadic ve En-Nesyri aynı anda sahada, Amrabat tek başına merkezde. Yani rakibi önemsemek yok kadro yapısında. Klasik "uzun oynarız, bir tanesi vurur" taktiği. Bu küçümseme oyuncuların da vücut dilinde hissediliyor. Oğuz ve Kostic sürüklüyor atakları. Kalabalığa atıyorlar topu, İkili bir ver-kaç aramıyorlar, buna hazırlanan takım arkadaşı da görmüyorlar.
Mert Müldür'ün kırmızısı doğru yorum değil. Kademesinde Djiku var. Ama VAR ortada yok. Kırmızının iki pozisyon öncesinde Skriniar, yarısına gelen Abdulkadir'den kafa topunu alamıyor ama. Aynı Skriniar 1-1 sonrasında duran topta net bir penaltı da yapıyor. Karar "devam"… Skriniar durmuyor, auta giden oyuncuya çelmeyi basıyor; penaltı... Defansın arkasına adamı kaçırıp, geç müdahale, çarpan top filelerde skor 4-1…
Bunları neden yazdım; ikinci gol öncesindeki genç Ertuğrul'un büyük hatasını konuşacaktır herkes… Toz kondurulamayan da yok ortada aslında. Mersin'de tribünlerde Fenerbahçeliler çoğunlukta. Bir gün önce Avrupa şampiyonu olan basketbol takımının sevincini devam ettirmek için oradalar. Kendi takımından haberi olmayan, takıma inanmayan, oyuncu üstüne kısır planlar yapıp faturayı sürekli oyunculara çıkaran Mourinho'ya daha ne kadar güvenebileceğimizi test ettik aslında.

Müşteri profili

Kendi kaosu içinde, kendi seyircisine karşı oynadı Fenerbahçe takımı. Taraftar olanlar maça gelmemişti zaten. Sezonun hayal kırıklığı içinde, Kadıköy'de beklediklerini vermeyen takıma karşı tavırlarını net koydular. Bu performansın sahipleri için daha küçük düşürücü bir durum zaten olamazdı.
Ama gelenler "seyirci" tarafı. Tribüne gelmenin tek nedeni vardı; tuttuğun takımı destekleyip, kazandığını görmek, sevince ortak olmak. Ama gol atan futbolcusunu ıslıklayıp, protesto edenler vardı. Nasıl ki gelmeyenler mesajlarını net ortaya koyduysa, gelip de golü kutlamayanlar kendilerini "küçük düşürmeyi" başardılar.
Elbette hesap soracaklar. Daha iyisini isteyecekler. Tepkilerini de ortaya koyacaklar. Ama sahada ter dökeni, maç devam ederken hedefe koymak, "müşteri" profiline yakışandır. Öyle de yaptılar.
Bu sıkışmışlık içinde, öz eleştiri yapması gerekenler de olmalı. Szymanski kendine sormalı mesela. Ya da Jose… "Futbolcularımı suçlamam, hiç suçlamadım" dedi maç öncesinde. Yani; "Sorun bende değil, onlarda" dedi aslında. Bir de çıkanı sarılıp, teskin edip oturtuyor. Tablonun-öfkenin nedeni kendisinin yapamadıkları değilmiş gibi.
Fenerbahçe camiası artık kendine gelmeli, hesaplaşmayı sürece bırakmalı. Kongreye gidiyor Ali Koç Yönetimi. Tek nedeni bugün "istifa" diye bağıranların dediğini yapması, Mourinho'yu getirmesi. Fenerbahçe'nin çocuğunu beğenmeyenlerin aklına uyması.
Artık kaçınılmaz bir süreç var. Herkes öfkesini cebine koymalı, sandığı beklemeli, takımı rahat bırakmalı.

Özel fiyasko!

Hem oyun hem de oyuncu "yetersizliğini" üretip, en büyük bütçenin oluşturulduğu sezonu derbi kazanmadan, hatta kaybede kaybede bitiren müthiş bir performans sahibi var orada.
Her konuşmasında ekibini savunup, "sorumlu benim" dedikten sonra, yenilginin ardından koşa koşa soyunma odasına giden de orada. Anlayamadığı veya anlatamadığı bir süreç içinde, her rakibine "kazanabilirim" umudu veren görevlendirmelerin sahibi olduğu gibi, ne ofansif ne de defansif "özel fikri" olamayan da orada. Maçtan maça sekiz rotasyon yapabilecek kadar derin ve kaliteli kadronun, böylesine bilinçsiz, plansız oynamasını da anlatamaz. Efektini cebine ve CV'sine koyup, koca bir sezonu taraftara zehir eden bir "jöleli" gerçeği de var karşımızda.
Kadıköy'ü dolduran veya televizyon başında olup isyan edenler de elbette haklı. Hep eleştirirdik taraftarın bu tavrını. "Hele bir maç bitsin, öyle yapın" dedik. Ama sahadaki takım öylesine sinik ve teslimiyetçi ki, Beşiktaş'ın golünden sonra "Takım kazanır" ruhunu vermiyorlar. Milyonlarca taraftarı bu fikre sokan süreç var çünkü. Sahibi de 10 milyon Euro alıyor, bu rezaleti oluşturmak için. Galatasaray'a altın tepsi içinde verdi şampiyonluğunu, üstelik kendi taraftarına "özel eziyet" çektirerek.
Solskjaer'in saha içinde dokunuşlarını görüyoruz. Amir'e top geldiğinde, Rashica'yı Mert Müldür'ün arkasından kaçırmaya çalıştığını da gördük. Çalışmış hoca, bir şey düşünmüş. Oradakinin tek özelliği ise kendisine "özel" demesi.
Yapsın o zaman doğru ve "özel" olanı… Yazsın son mektubu…

Edin Dzeko liderliğin ne olduğunu gösterdi

Kendine özel 'garipliklerin' hüküm sürdüğü, 'ikiyüzlü' bir maç izledik aslında. Edin Dzeko'nun yorgun pasını yakalayıp, golü attı Gaziantep. Sonrasında da adam adama eşleşmeler ile Fenerbahçe takımının tüm rüzgârını aldı. Öyle ki ilk şut ve korner 22. dakikada geldi. Devre bittiğinde 14 faulü vardı Antep'in. Şarkıda "Her şeyin bedeli var" diyordu rahmetli Müslüm Gürses. Bu tempo ve sertlik ikinci yarıdaki En- Nesyri hamlesiyle birlikte Fenerbahçe'yi öne, Gaziantep'i de kendi sahasına itti. Ve tartışılan isim "Sazı çalmaya" başladı; Edin Dzeko. 55'te En-Nesyri'ye attırdığı gol santimle ofsayta takıldı. Sonrasında galibiyet golünü attı. Maçın fişini çeken atakta Oğuz Aydın'ın önüne öyle bir top bıraktı ki; "Hadi istediğine attır golü" mesajını da verdi peşine. İyi oyuncu ile "Büyük futbolcu" arasındaki fark Dzeko... Abide sezonunda, liderlik neymiş onu da gösterdi. Sekiz rotasyon var Mourinho'nun kadrosunda ama sahaya çıkan isimlerden hiçbiri için "Neden?" diyemiyorsunuz. Henüz temposunu bulamayan, bir de sarı kartı olan İsmail Yüksek değişikliği doğru karardı. Sıkıntı; üçlü-dörtlü değişimleri de değil. Her sistemin planı başkadır. İşte orada duruyoruz; "Plan yok"… Penaltı VAR isyanıydı aslında. Dzeko'nun ayağına basılmasına, topa vuracakken itilmesine hakem Direnç Tonusluoğlu gibi seyirci kaldılar. Hizaya "Ofsayt" çıkardılar. Nesyri'nin kafasına vurulmasına da "Devam" deselerdi, ekran çatlaması yaşanırdı. Ustaların rahat nefes almasını sağlayacak orta saha performansına ihtiyacı var Fenerbahçe'nin. Şu; Fred, Szymanski, İsmail üçlüsünü bir beraber görsek, "özel biri"ni de tekrar futbolun içine çeksek.

Mektubu Koç’un önüne koymalı!

Ne maç derler ya… Kendi içindeki hikâyesi bambaşka olan bir karşılaşma seyrettik. Cezalıları- sakatları ve düşme hattındaki kritik durumuyla Kadıköy'e gelen Kayserispor'un müthiş direncini ve inadını geçemedi Fenerbahçe. Bu 90 dakika tüm sezonun hikâyesi haline geldi. Yarışı önce bitirdiler, sonra "Devam" dediler. Uzatma dakikalarında da teslim oldular. Aslında tüm sezonun özeti gibi oldu. Öne geçilip kaybedilen puanlar silsilesi var ve bu maçların hepsinin ortak noktası topu rakibe verip, geri çekilmek. Her maçın hesabını verebilir Mourinho ama bu karşılaşmada "İstifa mektubunu" imzalamalı.
Fenerbahçe kalesine toplam gelen top sayısı 4 ya da 5. Eğer bundan rakip üç gol çıkartıyorsa senin de defans kurgun "Sarsak" demektir. Çünkü daha önce de yaşadın bunları. Hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekledin. Eline her türlü, her oyunu oynayan, yetenek olarak çok önde oyunculardan oluşan bir kadro olmasına rağmen, bunun hakkını vermek yerine performans getirisinin peşine düştü.
Bu şampiyonluk yarışında her maç finaldi. Dolayısıyla yok rakip önce oynamış, puan farkını açmış, oyuna baskı gelmiş gibi şikâyetler de geçersiz. Rakibin önde, yakalayacaksan; kazanacaksın. Düne kadar hesaplar Galatasaray'ın puan kaybedeceği maçlar üzerine yapılıyordu. Bu kayıptan sonra ne taraftarını ne de oyuncu grubunu şampiyon olacağına inandırabilirsin. Müthiş bir kadroyu anlamsız analizlerle ve geçersiz bir oyun anlayışı ile heba eden özel biri var. Eğer lakabı gibiyse o mektubu Ali Koç'un önüne koyar.

Şampiyon takımı futbol belirler

Sokağa çıktığımda tanıyanların ilk sorusu "kim şampiyon olacak?" şeklinde. Geçen iki sezonda yaşanan mücadelede, yine aynı durumda G.Saray'ın ipi göğüsleyeceğinden kimsenin şüphesi yoktu. Bu kez dengeyi görüyorlar ve yarış kendi merak havuzunda oynanacak maçları bekliyor. Peki; ne de değişti? Öncelikle hakem kararlarına standart geldi. Penaltı olmayan pozisyona penaltı çalıp, "baskı altındaydım" diyen, bir takımın puan kaybetmesine bile izin vermeyen ortam yok artık. Hakemler daha cesaretli maç yönetiyor, sarı kartlarını kullanıyor, kabul edilebilecek hata sınırında maç yönetiyor. VAR hakemlerinin yabancı olmasıyla, aldatma çabaları azaldı veya boşa çıkmaya başladı. Son olarak Mertens olayın kahramanıydı. O günden beri düşüşte ve Okan hoca da tercih etmiyor. Fikstür dezavantajı devreye girdi. Galatasaray'ın "zorlu" rakiplerle deplasmanda oynayacağı maçlar tartışılıyordu. Rize'de son anda kazandılar, Beşiktaş'a kaybettiler. Samsun'da antrenman maçı yaptılar, Trabzon ve Göztepe sınavları var. Yani; kimin şampiyon olacağı kararı bu kez "futbol" ile verilecek.

MOURİNHO BİLMECE ÇÖZDÜRÜYOR
Bu sezon yanıtını aradığımız bir soru var; Mourinho'nun stratejisi nedir, hangi sistemi veya prensipleri istiyor, oyunculardan talebi ne? Bilmiyoruz... "Özel biri" futbol ile ilgili tek açıklamayı Trabzonspor maçı öncesinde yaptı ve rakibin kanat akınlarına dikkat çekerek "dörtlü" savunmayı tercih ettiklerini söyledi.
Neden üçlüye döndü, sonra dörtlüye neden devam ediyor? 10 gün önce Kostic ile Oğuz Aydın bu takımın en önemli oyuncularıyken, neden iki haftadır kulübedeler. Hiçbirini bilmiyoruz. Kendisi de söylemiyor. Hepimiz bu gelişmeleri, kendi 'çapımıza' göre değerlendirmeye çalışıyoruz. "Bir bildiği var" demek durumunda kalıyoruz. Çünkü bu "saçmalık" serisinde sesimizi yükseltmek istediğimizde, koskoca bir kariyer duvarı önümüze çıkıyor.
Fenerbahçe, Mourinho ile kazanıyor ama ülkenin futbol ile ilgili tüm birimleri, kendisinden hiçbir şey öğrenemedi. Herkes bilmece çözmeye çalışıyor. Fal bakmaya devam edelim. Yazdıklarım bilgi değildir, fikirdir. Maximin'in kadrodan uzaklaşması, sorunlarını aşamaması ve takıma dönüş sürecinin uzamasında ne oldu; Mourinho üçlüyü döndü. Portekizli hocanın olmazsa olmazı, rakip kaleye dikine giden kanat oyuncusu. Topu rakibe bıraktığı için takımdaki alternatifler kaleden uzak kalınca, Kostic-Oğuz Aydın formülüne döndü.
Sıkıntılar yaşansa da formül işledi. İki maçta ise ezildi. İstanbul'daki Rangers ve Galatasaray kupa karşılaşmaları… "Savunan" sistemin bu iki maçta delik-deşik olması sonrasında Trabzonspor ve Sivasspor galibiyetleri geldi. İki maçta yedi gol atıldı, iki yendi. Dörtlü sistem çalıştı ve yıldızı Maximin oldu. Mourinho, sistem değil oyuncu performansı üstünden sonuca giden hoca olduğunu gösterdi bize. Talisca-Dzeko ve Tadic'i birlikte oynatmasının tek açıklaması da bu. Yani; altısı koşacak, dördü problem çözecek bir grup… Peki, en çok gol atanın, en beğenilenlerin kulübe maceraları neden? Sistem değişse de, bu oyuncuların yeri var. Kısa yoldan bakalım, Mourinho bu üçlüye Galatasaray yenilgisinin faturasını kesti. Neyi yapmadılar, nerde eksikler bilmiyoruz elbette. Ama mantık bulamadığımızda, seçimlerin temelinde duygusallık yatar.


DZEKO VE TADİC'İN SON YILI
Sezon içindeki müthiş performanslarına rağmen Tadic ve Dzeko'yu başta Fenerbahçe taraftarı tartışıyor. Geçen seneden daha iyiler halbuki. Ama sistem artık onları "görünür" olmaktan çıkardı.
Fenerbahçe önde basmıyor. Topu rakibe bırakıyor. Dolayısıyla sahadaki mesafeler uzuyor. Bu oyuncuları sürekli 50-60 metre geri koşturup, tekrar hızlı şekilde öne gitmesini istediğinizde yapamazlar. Baskının olduğu anları bekliyorlar ve bulduklarında da iş çıkarıyorlar.
Tartışmaların temel nedeni bu kopuk oyun. Gelecek sezonda ikisi de takımda olmayacaklar. Tempolu iki net forvet için çoktan isimler seçildi, transfer görüşmeleri başladı. Bu yüzden bu iki "abideye" tüm tribünlerin sevgilerini göstermeleri, onların mutlu ve hırslı devam etmelerini sağlaması lazım.


ARDA BUNU HAZMETMEZ!
Real Madrid'in harika çocuğu, Ancelotti ile "oynayan oyuncu" haline gelmedi. Madrid'in bu sezondaki kötü gidişinde medyanın ve İspanyol taraftarların oynaması için baskısı devam etti.
Arda öyle kulübede beklemeyi hazmedecek bir karakter değil. Kendisinin ne olduğunun ve neler yapabileceğinin farkında. Bir maç serisine ihtiyacı olduğunu da biliyor ve Ancelotti onu yeterli görmüyor. Bu kombinasyon Arda'nın geleceğinden Real'i silmemesi Ancelotti'nin yerine kimin geleceğine bağlı. Kısaca Arda'mız yazı Madrid'te geçirir, Eylül'de kalıp kalmayacağına karar verir.