CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Hesap-kitap

Rakibine 60 dakika kaleye şut bile çektirmedi Fenerbahçe... Skor üstünlüğünü sağladıktan sonra topu biraz bıraktı, ya da bırakır gibi yaptı. Derbinin kazanmak isteyen tarafını ilk saniyeden itibaren seyredenlerin hepsi biliyor, görüyordu.
Bu yüzden "yine mi?" diyordu belki de içlerinden Galatasaraylı oyuncular... Pas hataları üst üste geliyor, sürekli olarak dikine oynayan taraf Fenerbahçe oluyordu. Oyunun yönünü hızlı adamların koşu kulvarına taşıyıp, uzun paslarla oyunu ters kanada yönlendirerek, defansı dengesiz kalmaya zorluyorlardı.
Galatasaray'ın pas silahını, uzun top oynamaya zorlayarak azalttılar. Hem taktik hem de performans olarak hep üstündüler, bunu da hissettirdiler.
İkinci maçın Sneijder ile Fenerbahçe orta sahaları arasında olduğunu da belirtmeliyiz. Topal ve Josef'in sarı kartları Hollandalı'yla sert temastandı. Topu ayağına her aldığında darbeli bir mücadele geliyordu önümüze. Bu taktikte rakibin önemli adamını durdurmak mı vardı, yoksa geçen seneyi "ağlama" diye kapatıp, meslakdaşlarını küçümsemenin izdüşümü mü?
Gövde gösterisini skor eşitliğine getiren neredeyse hatasız olan savunma kurgusunun, belki de sahanın en kısasından, kafa golü yemesiydi. Rakibi frikiklerden uzak tutup, yan toplara razı faullerle temposuz kılma anlayışı, hesaplanamayacak küçük ayrıntıya skor yaptırdı.Ve 60 dakika sonrasındaki yorgunluk hali yine sahnedeydi. Skoru korumak olarak da açıklanabilecek ruh halinin, nefesimiz kalmadı bölümünde Galatasaray kendine gelmeyi başardı.
Kalite farkını böylesine hissettirmelerine rağmen, gol sayısını artıramamalarının birinci nedeni Muslera'nın müthiş performansıydı. Caner ve Gökhan'ı öne çıkardığı anlardaki atak çeşitliliği, ikinci yarıda bu iki bekin de geride kalmasıyla bitti aslında. Diego'nun golünden önce Van Persie'yi yardımcı "aktif" olarak yorumlamadı. Hakem hocaları tersini söylüyor. Ben yardımcı ile hem fikirim.
Beraberlik, bu yarışta Galatasaray'ın hayat öpücüğü aslında. Ligde 4 maçtır kazanıyorlardı. Yenilmeden, Kadıköy'den dönüyorlar. Hesap-kitap devam edecek.

Anla artık!

Uzun zamandır bu kadar kötü oynayan bir Fenerbahçe izlemedim. Maç bittiğinde takım 1-0 galipti ama tek gol pozisyonu bile yoktu. Van Persie'nin müthiş frikik golü sadece üç puanın kararını verdi.
Pereira maç öncesinde "şampiyon takım gibi oynayacağız" gibi beylik laflar ediyor. Ancak buna takımını inandırmadığı gibi, kendisi de böyle bir oyunun nasıl oynanacağını bilemiyor.
Böyle bir deplasmana sakatlıktan dönen iki oyuncu (Josef-Markovic) ve ilk on bir dışından üç oyuncu (Hasan Ali, Ba ve Van Persie) ile çıktı. Takımın yarısının ne oynayacağı "meçhul" yani.
Fernandao'yu da oynatıp, çift forvetle çıktı. Bugüne kadar neden oynamadı, ne oldu da buna karar verdi, kendisi de bilemiyordur. Şartların işaret ettiği takımı tahtaya yazıyor ve sonra da kurulmuş gibi müthiş futboldan bahsediyor.
Orta saha özellikle iki oyuncu (Topal-Josef) ile maça hükmedeceğini zannedecek kadar hayaller içinde. Baskılı oyunun, topa sahip olmanın birinci şartının orta sahayı ele geçirmek olduğunu hala anlayamamış. "Fernandao darılmasın, Van Persie bozulmasın" diye on bir kuruyor. Problem yok. O zaman bu ön tarafa uygun donatırsın arkayı. Yok;"Nani de oynasın, Markovic'i de göreyim" triplerine girersen, kahveden yönetilen bir takım haline gelir Fenerbahçe. Çok forvet ile çok hücum edileceğini sananlarla çay içersin ancak. Maç konuşması yapmak bile abes kalır.
"Onlar mı yaptı? Ben para verdim, takım şampiyon oldu" diyen Aziz Başkan, bir daha seyretsin oyuncularını. Teknik adamın ne kadar önemli olduğunu, koordinasyonu, hedefi ve düzeni sağlamaktaki rolünü bir daha anlasın. Para verip aldığı Van Persie kurtardı takımı; doğrudur. Ama para verip, bilet alanlara bu yetmez. Üstelik onların parasını verip, Pereria'yı da getirdin, diğerlerini de.
Tek diyeceğim; anla artık!

Bırakmıyorlar ki bıraksın!

İyi biten her şey iyidir

Önce "yenilmemenin" hesabını yaparken, son yarım saatte kesinlikle "kazanmanın" hırsını ve isteğini taşıyarak oynadık maçı.
Her sonucun kendi hikayesini yazması bir kenara, başka maçların farklı sonuçları da önemliydi stratejiler için. Önceliği üçüncü olmaya vermek kadar da normali yoktu elbette.

Çek maçının "akıllı" takımından tek değişiklik yaptı Fatih hoca; Cenk Tosun yerine Volkan Şen'i ilk on bire aldı. Forvetsiz oynarken, tüm orta sahalardan forvet olmalarını istedi, "Sıfır" değil "çok" forvet olduk sahada. Ama takım tabelayı sıfırda tutarken, pozisyonun karşısına da aynı rakamı yazdı. Üretemiyorduk; doğru... Ancak üçüncüydük.

Çekler, Hollanda'yı deplasmanda üçleyip, Kazaklar da golü bulunca; maçın iki takım adına da hikayesi değişti. İzlanda grup birinciliğini kaybediyordu, kazanması lazımdı. Biz direkt gitme fırsatını yakalamıştık, galip gelmeliydik.
Onlar yüklenmek için kıpırdadı, Fatih hoca kulübedeki iki santraforunu (Cenk-Umut) sahaya attı. Risk almıyorlardı aslında, kaybetseler de değişmeyecek akıbetlerini ters çevirmek için uğraşıyorlardı.

"Neden oynamadı" diye bize üç gündür analiz yaptırtan Gökhan Töre'nin oyuna girdikten beş dakika sonra kırmızı görmesi ayrı bir facia. İlk maçta da Ömer Toprak atılmıştı. Bir türlü 11'e 11 oynayamıyorduk İzlanda'ya karşı.

Arda takımı etrafında toplayıp gayrete getirmenin peşindeyken 89'da Selçuk, bir "Pirlo vuruşuyla" frikiği gole çevirdi. Dünya ters dönmüş, istediğimiz her şey bir anda oluvermişti. Olmazı olduran sonuçlarla bir maçta yedi puan kazanıyorduk. Kazakistan'ınkini de katarsak; 10...
En iyi üçüncü olarak elemeleri bitirdik. Rakiplerimize baktığımızda elimize yüzümüze bulaştırdığımız bir süreçte, play -off illetinden kurtulup, gidiyoruz Fransa'daki gövde gösterisine... O zaman Fransızlar gibi konuşalım: "İyi biten her şey iyidir..."

Başka düşünmek!

Sahaya çıkan takımı, oynadığımız oyunun kalitesini veya maç planımızı tartışabiliriz... Hepimizin fikri vardır, görüşü de doğrudur ayrıca. Çünkü futbol bu nedenle çok güzel bir oyun. Sebepler ve nedenler arka arkaya söylendiğinde, kimse ötekine "haksızsın" diyemiyor.
Aynı; Gökhan Töre'de olduğu gibi. Tabela "galipsin" dediği için Fatih Terim hep haklı olacak. Ama benim gibi düşünenler, yanlıştan doğru çıkmayacağını savunacak. Bir sonraki İzlanda maçını düşündüğümüzde de kadrodaki seçimlere baktığımızda da Gökhan Töre'nin oynayamayacağı bir pozisyon bulamıyoruz. En formda, en etkili oyuncusunu oturttu Fatih Hoca.
Devre bittiğinde ne bizim ne de onların pozisyonu vardı. Ortada bir oyun vardı ama kontrol eden yoktu. Biz; kalitesi yüksek oyuncu sayımızı yüksek tuttuk. Hücumda yaratıcı olmak istedik muhtemelen. Ama bunun bize getirisi yoktu. Daha iyi pas yapsınlar, daha kaliteli düşünsünler diye sahaya sürdüklerimizi, rakip oyuncuların peşinden koşturduk. Beklentilerimiz farklı, görevleri daha farklıydı.
Örnek mi? Selçuk tek ön libero oynadı. Bizim aklımızdaki en iyi tek ön libero Mehmet Topal'dı halbuki. En iyiyi oynatmadan, üçüncü bölgenin en iyisinden (Selçuk) bu görevi yapmasını bekledik. Yaptı da.
Puan hesaplarının, performansın önüne geçmesi kadar doğal bir şey yok. Sonuçta takım olarak önce "bir puan" diyerek koşuyorduk. Çek Cumhuriyeti'nin silahları belliydi ve susturduk. Kenarlardan da gelemediler, duran toplarda da etkili olamadılar.
Penaltı pozisyonu, bizim maç pusumuzun meyvesiydi. Bir İngiliz hakem dışında da kimse vermezdi bu kararı. Karşılaşmayı orada bitirdik diyebiliriz aslında. Kalbimizi, aklımızla birleştirdiğimiz bir oyunda, tüm eleştiri haklarımız saklı kalmak üzere, ne istediysek yapıyorduk. Bu cümleyi çok sık yazmak ve söylemek isterim, o ayrı...
Üçüncülük için mücadele ediyoruz ve orada kaldığımız için çok seviniyoruz. Hani birileri "gücümüzden" bahseder diye hatırlatayım. Salı günü Konya'da bir puan bize yetecek. Alırız elbette.

Aklın çapı!

Tabela üstünden konuşmadan maçın hikayesini anlamak gerekir. 7. maça çıkan Fenerbahçe'nin nasıl bir oyun oynayacağını bilmiyoruz. Pereira'nın nasıl bir kadro çıkartacağını da bilmiyoruz. Geçen haftadan, üç gün öncesinden bugüne ne kalacak, onu da bilmiyoruz. Çünkü "takım olmak" adına bize sunulan, hissettirilen bir plan göremedik. "Çıkın oynayın"ın ötesine sarkan, ekstra oyuncularının getirdiği farklılık. Golleri de getiren bu zaten.
İlk yarıdaki oyun neredeyse tek kale. Akhisar'ı Fenerbahçe ceza alanında göremedik. Ama topa sahip olma oranları neredeyse eşit. Biri "net" ofsayttan iki golü var Fenerbahçe'nin. Üçüncü pozisyonu yok. Belki şut denemelerinden bir-iki tane sayabiliriz.
Böylesine üstün olacaksın, bu kadar verimsiz oynayacaksın. O zaman "plan nerede ?", "oyun aklı nedir?" diye sormaya devam edeceğiz. Çünkü Fenerbahçe kadrosu, böylesine kaliteli ve tecrübeli oyuncuların yapması gerekenin, göstermesini beklediğimizin yarısına bile erişememiş durumda. Bu yüzden "çapını" herkesin farklı belirleyeceği performans sürekli aranıyor.
Beşiktaş derbindeki oyuna lafımız yoktu. Hakem kararlarını konuştuk, çünkü olacak gibi değildi. Bu maçın dengesini değiştirmek, "Sahada Fenerbahçe vardı" dedirtmemek için bahane de yok artık. Bu kez yardımcının asisti ile geldi ilk gol. Bu karar da olacak gibi değildi.
Milli maç arasında bu özeleştiriler mutlaka yapılmalı. Fenerbahçe'nin saha performansı; "Van Persie oynasın, Gökhan Gönül yedek kalır mı" gibi detay tartışmaların çok ötesinde sorunlar yaşıyor.
Böyle giderse olmaz, aklın "çapını" büyütmezlerse hiç olmaz.

Tabelanın alt yazısı!

Maç hakkında çok şeyi tartışacağız. Tartışılmayacak tek şey, başından sonuna kadar üstünlüğün Fenerbahçe'de olması, daha akıllı ve isteyerek oynamasıydı. Sadece oyun istatistiğindeki rakamlarla değil, mental olarak da Beşiktaş'ın çok önündeydiler.
Ama, ilk yarı bittiğinde iki takım adına da kaleyi tutan şut sayısı iki, gol sayısı ise üçtü…
Tabelada "kendi kalesine" diye yazan isimler kadar, Halis Özkahya ve yardımcısının da payı vardı. İlk Beşiktaş golünde Ersan'ın ofsayt pozisyonda aktife gelmesini değerlendiremediler. Sonrasında ilki hakem Halis Özkahya'nın faul bile vermediği pozisyonda olmak üzere, Ersan Gülüm'ün maçı en az dört sarı kart yerine, bir tane görerek tamamlamasıydı. Hani Beşiktaş Kulübü Başkanı Fikret Orman derbiden önce dedi ya, "Skoru oyuncuların belirlemesini istiyorum"… Öyle olamadı!
Vitor Pereira'nın Robin Van Persie'yi kulübede tutmasında, kendince bir mantık elbette vardır. Sahada olmalı, kenarda ısınırken yaptığı kaprisleri, formasını terletirken gerçekleştirmeliydi. Takımının sezonun en aklı başında, en verimli maçını oynadığı bir 90 dakikada, Beşiktaş'a karşı oynadığı üç maçı da golsüz geçmiş Fernandao'yu tercih etmesinde doğru mantık yok.

UMARIM DERS ÇIKARIR
"Beşiktaşlıyım" diyenler 90 dakikayı yürekleri ağızlarında izlediler. Daha formda olanın değil, daha kaliteli olanın hükümdarlığı vardı Atatürk Olimpiyat Stadı'nda. Tabelanın galibi işaret etmesi, sonuca saklananların avunma battaniyesidir. Altına saklanırlar, yetersizlikleri gizlerler. Çünkü 10 kişi oynasalar, tabela başka şeyler konuşabilirdi.
Tıpkı, geçtiğimiz haftalarda "lideriz ya" diyerek, her şey yolundaymış gibi davranan Fenerbahçe'nin teknik patronu Vitor Pereira gibi!. Bu kadar deneme yanılmadan sonra bu oyunun verdiği güveni iyi kullanmalı Portekizli teknik adam. Kulübede elini uzattığı oyuncularının yüzüne bile bakmamasını iyi değerlendirmeli.