CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Pereira'nın takımı!

Dört gollü yenilgi sonrasındaki Fenerbahçe oyununa şaşırmadık. Hatta Kadlec'i ön liberoda gördüğümüzde, takım için geliştirdiğimiz eleştirilerin takımla değil, teknik adamla ve O'nu göreve getirenlerle ilgili olduğunu bir kez daha anladık. Tabelacılar çok memnundur şimdi. Takım 3-1 kazandı diye mutlu-mesut birbirlerine anlatıyorlardır. Neyi konuşuyorlardır diye ben de merak ederim elbette. Kaçan goller olmadığı kesin elbette, çünkü yok. Alper'in fantastik golüdür muhtemelen. Umarım biri, diğerine, 'böyle bir oyuncuyu niye 60'dan sonra oyuna aldılar' diye de sorar.
Topal ve Souza'nın cezalı olduğu bir maçta, bir çok alternatifi olmasına rağmen Kadlec'i ön liberoya çekerek, Pereira göğsünde yürek taşımadığını ıspatladı herkese. Meireles elinde, Topuz orada ve hatta beğenmeyip oynatmadığı Alper de var ama arkadaş 9 sakatı olan rakibe karşı yine de tedbirli. Üstelik Kadıköy'de, kendi seyircisi önünde. Ama arkadaş 'gol yemeyeyim de, nasıl olsa atarım' diye düşünüyor. Zaten o kadar teknik direktör olduğu için, takımı da bu kadar oynuyor. Vah Persie'nin, santrforluk dersini izledik esasında. İlk golde topu aktarması, tüm defansı oyundan düşürmesi mükemmeldi. Gol öncesinde Adem ile Hasan Ali arasındaki mücadele de fauldü. Bülent Yıldırım yanlış değerlendirme yaptı. Gole kadar üç pozisyon geçti, o da ayrı.... Kasımpaşa 10 kişi kaldıktan sonra maçı bıraktı, oyundan vazgeçti. 11 kişi oynarken farklı mıydı? Aslında Rıza Çalımbay'ın hesapları da 'yenilmeyeyim' üstüne kurulmuştu. Bu kadar pasif ve vazgeçmiş bir takımı eksiklerle açıklamaz sanırım. Ama Fenerbahçe taraftarının bile ilgisini esirgediği bir maça, "deplasman" diyerek takımını hazırlamadığı ortada. Dört gollü bir yenilginin ardından, ilk altıdaki rakibine karşı kazanmak bu maçın tek olumlu notu. Umarım Alper bir iz bırakmıştır çapı belli arkadaşa. Çünkü değişimi sistemle değil, ancak oyuncuyla yapabilir.

Çare'sizsiniz!

Fenerbahçe'nin sezon başından bu yana yaşadığı ofansif çaresizlik malum. İkisi gol kralı, altı üst düzey ön taraf oyuncusuna rağmen, pozisyon ve gol sıkıntısı çekiyorlar.
Takımın başına geçtiğinde demeçleriyle esip gürleyen teknik adam, rol modeli Mourinho'nun kurtuluş taktiğine geri dönerek sahaya "otobüs" çekmeyi çare gördü. "Nasıl olsa atarım" taktiğinin üstüne, "Aman kaleme kimse gelmesin" dolduruşunu ekledi.
25 maçlık yenilgisizlik "başarı" gibi her maç sonrasında sunulurken, yönetim trolleri "Önemli olan kazanmak" diye gündemi doldururken, stada gelmediler, maç seyretmeye. Yazarken- konuşurken pek iddialılar ama takımı para verip, seyretmek seçenekleri değil arkadaşların. Sadece sahiplerine zeval gelmesin, dertleri bu...
Bu sorunların fotoğrafına ise iki isim koydular; Fernandao ve Van Persie... İki santrfordan hangisi oynasın kampanyaları ile bir cambaza bak süreci yaşatılıyor. Halbuki oynattığı santrfora top taşıyamayan oyun sistemidir tartışılması gereken. Geçen sene "gol kaçırdıkları" için namlunun ucundaydı Fenerbahçe'nin santrforları. Şimdikiler ise pozisyona giremedikleri için dillere düştüler.
Kadıköy deplasmanına gelmiş, küçük takım gibi savunma oynatmak kolaylığıyla, tribünlere el sallayıp- gülümsüyor Pereira. Kazanmanın getirdiği haklılık ile bunu yapıyor. Ama uzun yolun virajlarında savrulunca, artacak tribün mırıldanmaları, "Pozisyon vermedik" açıklamalarına farklı sözler yazacaklardır. Bizden uyarması.
Portekizli hoca ilk iş olarak Fenerbahçe'nin gerçek hücumcularının, bekler olduğunu anlayamadı. Hatırlattılar arkadaşa, Gökhan Gönül de geri döndü, orta sayısı artmaya başladı. Ama bu kez de rakip ceza alanında bu toplara vuracak oyuncu yoktu. "Sistem" ve "plan" kelimeleri de burada devreye giriyor zaten. Pereira açık oyuncularından, Nani veya Markovic'den top taşımasını istiyor. Ondan önceki teknik adamlar ise bu bölgedeki Sow-Kuyt gibi oyunculardan, taşınan toplara vurmalarını isterdi. Bir de santrforu eklediğinizde ceza alanında üç oyuncunuz var demektir. Bir de orta saha yaklaştırırsanız eder size dört. Rakip hakkında verdiği tek taktik, "Buraya kadar geldiklerine göre güçlü takım olmalılar" olan Pereira'dan aylardır bu çözüm bekleniyor. Yapamıyor. Yapamayacak da büyük ihtimalle.

Şartlar içinde en iyisi bu

Ortam, maçı iki takım için de "zor şartlara" zorladı. Amed seyircisiz oynamak zorundaydı. Bu sezon kupanın hikayesini yazan, gruptan yenilgisiz çıkıp Bursaspor'u deplasmanda eleyip, çeyrek finale adını yazdıran bir ikinci lig ekibi vardı önümüzde.
Bu maç için uçaktan inip; stada giden, belki de bir çay içmeye bile vakit bulamadan tekrar İstanbul'un yolunu tutan bir Fenerbahçe kafilesi de cabası.
Saha zemininde top sekerek yoluna devam ediyordu. Maç konsantrasyonu iki takım adına da çok düşüktü. Neredeyse kaleyi tutan her şutun gol olmasının sebebi de buydu belki de...
Beş günde yedi gol yiyen Fenerbahçe için farklı parantezler açılabilir. Ama bu maçın kendi özelinde olumlu veya olumsuz yapılacak eleştiriler sağlıklı olmaz. Sadece "Sahaya çıkma" göreviyle bulunuyor gibiydi Fenerbahçe takımı. Oyunu germeden, rakibe saygı duyarak ve forma sorumluluğunda oynadılar.
Pereira'nın 46'daki müdahalesiyle, mental olarak maçı bitirmiş havası yaşaması, oyuncularına yansıdı. Santrforsuz devam kararında, Diego-Meireles karşılaştırması yapma fırsatını yakalamamız, bu maçın "iri taşı" olabilir. Dört ay sonra forma giyen Portekizli'nin biri gol, gollük iki direkt pası ve biri kalecide kalan iki gol girişimini izledik. Akıllı olmanın, yetenek kadar öne çıkması gerektiğini anlattı bize Meireles.
Fenerbahçe'nin 20 maçtır patinajla oynamasının nedenlerinden birini de gördüğümüzü sanıyorum. Maç sonu röportajlarında Ramazan'a "Hocanız size Amed'i anlattı mı?" diye soruldu. Cevap; bir sessizlik sonrasında, "Evet hocamız bizi uyardı; Buraya kadar geldiklerine göre çok iyi bir takıma karşı oynayacağımızı söyledi" oldu.
Bu müthiş analiz sonrasında da takım sahaya çıkıp, ne yapacağını sadece rakibin çok iyi olduğunu bilerek oynadı. Halbuki sadece Bursaspor maçını seyretseler, özellikle sol kanadı çok etkili kullandıklarını, en azından Şener'e yakın oynaması gereken bir orta saha görevlendirilmesi gerektiğini bilirlerdi. Rakip ciddiydi ama taktikler mevlam kayıra kısmına yazdırılmıştı.

Pozisyon yok pozisyon var!

Çok değil, iki hafta önce Fenerbahçe'nin 21 yaş altı oyuncularından oluşan kadrosu 0-0 ile çıktı Antalya'dan... Bir gol pozisyonları vardı, maçın başında.
Puan mücadelesinde, hem de Pereira'nın yönettiği oyuncular da bir pozisyona girdiler. Yine maçın başında. Bu kez pas da rakipten gelmişti. Ama tabelanın rakip bölümünde "4" yazıyordu maç bittiğinde.
90 dakika yorumlarına "rakibe pozisyon vermedik" diye başlayan teknik adam, tek farklı tabelayı, "Girdiğimiz pozisyonları değerlendirseydik, skor değişik olabilirdi" diye bitiriyordu.
Antalyaspor'un yardımcı hocası da benzer şeyler söyleyecektir. 70 milyon Euro'luk transfere, skor yapma adına alınan ekstra yıldızlara sahip rakibi karşısında pozisyon vermediğini, kaçırdıkları pozisyonlardan da dem vurarak, daha da farklı kazanabileceklerini söyleyecektir. Portekiz usulü böyle oluyordur demek ki.
Ligde 13 maçtır yenilmeyen, tek farklı kazanıp; bununla övünen bir teknik adam, O'nu destekleyen başkan, yöneticiler ve iliştirilmiş sosyal dinamikler, "Kazansın yeter" diyen "sınırlı" taraftarlar olduğu sürece de oyunda değişen olmayacaktır. Bu yenilgi bir şeylerin değişmesi veya farklılaşması gerektiği anlamında çok ciddi bir mesajdır. Bu değişimi yapacak kişi Pereira değil. O'nun çapı, "Tabelaya bak" diyenler kadar. Fenerbahçe kaliteli kadro yapısına rağmen, pozisyon bulma problemini hala çözememişse, teknik adam taktik kurguya akıl koymamışsa, futbolcu performansına göre sonuçlar oluşmuşsa, demek ki "kenar" ezbere takılmış. İkinci yarıya Van Persie değişikliği ile başlamak bile tribüne oynamak, sorumluluktan kaçmak. Biraz akıllar gerilere gitse, takımın oyunundaki değişikliği Alper'in farklılaştırdığını, O'nun aldığı fauller, yaptığı asistler veya rakibi eksiltmesiyle oluşan pozisyonlarla olduğunu hatırlarlardı.
Allah'tan takım kazanırken farklı yorumlar yapmadım. Hep bu zaaflardan şikayetçi oldum ve yukarıda bahsettiklerimden de tepki gördüm. Daha iyiyi aramayan tabelacılardan olmayanlar, bu tarafa gelsinler.

Her şey yolunda!

Farklı cümleler kullanarak sizlere eskiyi anlatmaya çalışacağız. Zaten sezon başından beri "dem" vurduğumuz, "yetersiz" gördüğümüz tüm detayların, "eksiksiz" olarak sahada yer aldığını belirterek başlayalım.
Ama Pereira'nın istediğini yaptı takım; neredeyse hiç pozisyon vermedi rakibe. Üstün oynamanın, atak oyuna- istekli futbolun; pozisyona dönüşmediği "aynı" maçlardan bir tanesiydi aslında.
İlk yarıda üç pozisyon sayabiliyoruz. Biri rakibin ikramı. 15 dakikaya bir tane düşüyor.
Pereira, "Girdiğimiz pozisyonları değerlendirsek, iki-üç gol atabilirdik" der muhtemelen. Tam istediği gibi yani her şey.
Devre arası kulüp açıklama yapıyor, 11 bin kombine, 700 biletli seyirci gelmiş maça. Buna karşın iki bine yakın güvenlik görevlisi varmış. Yani; "Para kazanmadığımız maça yaptığımız masrafa bakın" diyorlar. Halbuki, "Niye daha fazla taraftarımız bu maça gelmedi?" diye sormalılardı kendilerine. Hafta sonu olmasına rağmen, diğer 17 bin kombine sahibi niye tercih etmemiş stada gelmeyi. Veya bir milyon üyeye ulaşmaya çalışırken, bin biletli seyirci bile niye gelmemiş. 90 dakika boyunca üç pozisyon seyretmek için kimse gelmez maça diyebilirlerdi kendilerine. Veya "Önemli olan kazanmak" iddiasında, sadece 700 taraftar mı varmış Fenerbahçe'de. Pozisyon vermeyen takımı niye izlemeye gelmiyor bu tabelacılar. Biz eleştirdikçe, bombardımana tutuyorlar da... "Kupa önemli değil" diyenleri de duyar gibiyim. Bunu Aziz Başkan da söylüyor ama her kongrede önüne bir sürü kupayı dizip, gururla da oturuyor. Neymiş; kazanınca önemli, kazanmayınca gereksiz...
Kitlenen oyunu açan Kayseri'nin acemisi oldu. Deniz, hakemi aldatamadı, kendini attırdı, Kadlec'in zincirleri çözüldü ve golün asistini yaptı. Takım olarak skoru isteyen ama gol çizgisini geçmek için "birilerinin bir şeyler yapmasını" beklediler.

Makine gibi çalışıyor!..

Artık oyun ezberleri içinde makine gibi kendini tekrarlayan bir Fenerbahçe var. Oyunu direkt oynamaya çalışıyorlar. Mümkün olduğunda topu kanatlara taşıyorlar. Rakip ceza alanına ortalarla gelmeyi tercih ediyorlar. Topu kaybettiklerinde de, kendi sahalarına geçmeden baskıyı başlatıp, rakibi sahasında tutsak bırakıyorlar.
Önemli eksiklerine rağmen, oyun kurgusunda her oyuncu mevkisinden bekleneni yapmaya çalışıyor. Dün de Rizespor'a birinci dakikadan itibaren bunu hissettirip, son dakikaya kadar bir kontratak dışında pozisyonsuz bırakmayı da başardılar. Büyük veya iyi takım özelliğinde maçı oynamadan önce, kaybetme duygusunu yaşatmak vardır. Bunu başarıyor Fenerbahçeli oyuncular.
Yüzde yüze yakın disiplin ve konsantrasyonlu oyunla bina ettikleri bu duyguya, daha etkili atak planları veya pozisyon sayısı eklemeleri gerekiyor. Kazanmalarına rağmen bunu başardıkları maç sayısı çok az. Hele bir de, bu çeşitliliği gerçekleştirecek oyuncular da sahada yoksa, Fenerbahçe adına oyun sadece "mücadele" şeklini alıyor.
Maçın başlangıcında, geçen sezon Bursaspor'u coşturan dörtlü beraberdiler. Goller ya da penaltılar da onların ürünüydü zaten. Birinci penaltı pozisyonu "ağır karar"... Omuzların çarpışmasına değil de sanki Sercan'ın Volkan Şen'e arkadan darbesine faul çalındı gibi geldi bana. Yine de topun sahibinin olmadığı bir andan bahsediyoruz.
Diego ve Gökhan Gönül sakat, Nani hasta, Caner kulübede. Pereira ön tarafta tüm fark yaratan oyuncularından yoksun gibiydi. Buna rağmen "takım eksik" duygusunu yaşatmadı takım seyredenlere. Fenerbahçe'yi zirvede tutup, şampiyonluk yarışında da öne çıkaran bu özelliği zaten. Yıldız oyuncularının farklılığını kullanmak yerine, onları sadece koşturup, rakibe set çekmeyi düşünen bir teknik adam olarak Pereira işini iyi yapıyor. Rakip oyuncu ile ağız dalaşına girmesi, tartışılan bir penaltı çalan hakeme, basit bir faul yorumu nedeniyle isyan bayrağı açması da ufkunun sınırlarından.

Tek taktik ve atılan tek gol

Yeni bir takım olarak çıktılar sahaya ama birlikte olmak yerine kendi gösterilerinin peşine düştüler. Skor değişmediyse veya pozisyon sayısı sınırlı kaldıysa, oynama fırsatını bulamayanların "Ben varım" diyen sayısının çokluğundandır.
Fenerbahçe'nin klasiği; ikinci bölgede baskı. Süper Lig'de oynayan takım da aynısını yapıyor, Tuzla karşısına çıkan "şans" bulamayanlar da. Bu aslında iyi bir şey... Taktik istikrarı, maç sayısı eksik olanlara da, bir gün forma verildiğinde ne yapacağını belletiyor.
Yine de, "Neden kulübedeyim" demesine rağmen farkını ortaya koyan yoktu. Gençleri bir kenara koyalım, çok sorumluluk almalarına rağmen bir türlü, son karar yanlışına düşen Alper ve Volkan Şen'in altını çizelim. Ozan Tufan'ın aslında kendi şovunu yapmasını bekleyenlerden olarak, yine hayal kırıklığı hanemize bir çizik attığımızı da belirtelim.
Tribünlerin bile "vazgeçtiği" bir maça sahadakilerin daha önemseyerek bakması ihtimali de zayıf elbette. Yine de oyunun ofansif yönündeki problemlerin, defansif olarak minimum hissedildiğini söyleyebiliriz. Ama santraforsuz bir oyunda, sanki ceza alanında topa vuracakmış biri varmış gibi, sürekli kanatlara top taşımanın da mantığı yoktu. Rakibi değerlendirip, kendi takımının karakterini de hesaplayarak, "Bu maçı daha paslı oynayalım" demesi gerekirdi belki birisinin.
O birisi; ekstra oyuncularının skoru üstlenmesiyle maçları kazanırken, "ikinci bölgede basalım" taktiğini yeterli görüyor. Bu nedenle dünkü maça da müdahale ederken farklı oyuncularını tercih edip, çözüm arıyor. Arayan, bulur elbette. Fenerbahçe camiası bugün Fenerium tribünü olarak anılan koltukları Mustafa Koç'a borçlu. O'nun başkanı olduğu 1907 Derneği üyeleri, olmayan koltuklara beş yıllık ücreti peşin ödeyerek kulübe destek oldu. Allah ailesine sabır versin. Mekanı Cennet olsun.

Tartışılması gereken!

Rakibi kalesine getirmeden ama kendisi de etkili biçimde gidemeden oynadı Fenerbahçe maçı. Eskişehirspor'un istekli defans yaptığının ama iki hücum bekinin gayretleri dışında Fenerbahçe'nin ceza alanına top sokamadığını belirtelim.
Gol penaltıdan geldi... Tartışıldı pozisyon. Süper Lig'de 32 maç sonrasında bir hakem "penaltı kararı" verdi, bunun hakkında da denmedik bırakılmadı. Aslında tartışılması gereken, elle kesilen pozisyonda neden düdük çalınmadığı. Emre'nin müdahalesi var, Nani yerde, "Vay efendim böyle penaltı olur muymuş." Hak verelim de bunları söyleyenlere, adamın eli açık, topu kesiyor, tartışmaya bile açık değil pozisyon. Maç oynanıyor ama penaltıya "yok" diyenlerden "gık" sesi gelmiyor. Benim fikrim mi? İki pozisyonda da penaltı çalınmalıydı.
Gereksiz yoruyor bu kararlar bizi. Oyunu geliştirmek ya da oyun hakkında yapıcı yorum getirmek yerine, hakemlerin bu gariplikleri ile çene yarıştırıyoruz. Sonrasında, ilk yarıyı F.Bahçe'nin penaltı dışında tek isabetli şutunun, pozisyonunun olmaması güme gidiyor. Ligin dibine demir atmış bir takımın, kendi sahasında gol atmak adına hiç kafa yormaması konuşulmuyor.
Diego'nun yokluğunda Ozan Tufan'ın çevresiyle "yabancı" kalması, öne pas üretememesine "neden?" diye sormuyor kimse...
Bir penaltı, iki defans ikramı ile üç gol attı Fenerbahçe. Oyun değil oyuncu kalitesi ile tabelayı değiştiriyorlar. Sert bir hazırlık dönemi geçirmediler. Bu nedenle maçın kalite ibresinin düşüklüğüne "yorgunluk" da diyemeyiz.
Ve bir alarm düğmesi daha var. Son Sivas maçında Diego, kupada Ba, dün de Gökhan Gönül sakatlandı. Biri Pereira'yı durdurmalı !

Devşirmenin dayanılmaz hafifliği

Dibe vurmuş durumdaki futbolumuzun yeniden ayağa kalkması için hamleler gerekiyor. Santrforumuz yok, stoperimiz yok, bekler alternatifsiz durumda ama bir anda ilk sorunumuz mali problemler oldu. Ne kadar sahayı tartışalım desek de oyunu saha dışından yönetmeye çalışanlar her şeyi berbat etmişler. "Toplam borç 3.5 milyar lira" diyor Yıldırım Demirören. Yani; 1 milyar dolar. Kısaca, ölmüşüz; ağlayanımız yok.
Bu rakamların ne kadarı Demirören döneminde bilmiyoruz. Bundan şikayet eden bir federasyon başkanı olarak, kendi görev süresince hiçbir hamle yapmadığını, prensip uygulamadığını, yaptırım için didinmediğini biliyoruz ama...
Fatih Terim sahanın içinde olması gerekirken, kalıtsal problemlerin tartışması içine girdi. Teknik adam kıyımı sorulduğunda bile "iyi kontrat yapmak gerekir" yanıtını veriyor. Kendisi işine son verildiğini kulüp televizyonundan öğrendiği halde, böyle bir kararın sadece maddi cezası olması gerektiğine inanıyor.
"Neden?" sorusunun cevabının "liyakat" ile ilgili olmadığını gördüğümüz sürece, ne futbolu yönetmek adına bu bakış açısı ne de mevcut durumu izah ederek sorumluluktan kurtulmaya çalışmak yeterli olacak.
Hiçbir şey üretmeden, sadece daha çok tüketip, daha çok para harcayıp, daha çok kişiyi zengin edip, bu işten sıyrılamayız. Konuyu devşirmeye getireceğim elbette...
TFF Başkanı Yıldırım Demirören, 3 yılını doldurdu görevinde. Tek övündüğü nokta bütçeyi 200 milyon lira artırması. Dövizdeki artışın bundaki rolünün öneminin altını biz çizelim.
Hangi sorun ile görev başladı: Mali Disiplin... UEFA Kongresi'nde kürsüden konuştu. Şu anda kulüpler batmış durumda, hiçbiri üç sene öncesinden iyi değil.
Şimdi de "Devşirme oyuncuya karşı değilim" diyor. Federasyon başkanı gibi değil, kulüp başkanı gibi hala bakış açısı. "Bir turnuva var, kazanalım" diye düşünüyor. 2002'de Dünya üçüncüsü olduğumuzdan beri böyle düşünülüyor.
O yüzden hep kısa vadeli, hazır çözümlere kurtarıcı gözüyle bakılıyor, ikna güçleri yükseliyor.
Ne kulüplerin önüne ne de teknik adamlara bir oyun karakteri taraf edilmiş durumda. Santrforumuz yok, çünkü takımlar defans yapmanın peşinde. Buna rağmen Donk gibi bir oyuncumuz da yok. Çünkü olmaya çalışana, yerini boşalttığı için teknik adam kızıyor.
Devşirme oyuncu, bir anlık mutluluktan başka bir şey değil. Aurelio ile oynayan Fatih Terim'in bunca sene sonra bu oyuncunun yerine bir Türk yetiştirememesi gibi.
Prensipler konuşulmadığı için keyifle beklediğimiz Fransa 2016, korkarım ki; Türk Futbolu'nun Neron'u olacak. Ortalık yanıyor, ama sorumlular bir kova su taşımak yerine, şarkılarını söylüyorlar.

DEMİRÖREN NE DEMİŞTİ?
Devşirmesiz oynayan tek milli takım neredeyse Türkiye. Fernandao ve Donk hep gelmek istiyorlar. Kuralları karşılayınca başımızın üstünde yerleri var. Devşirmeye karşı değilim. Kısa vadede katkı sağlar zaten. Uzun vadede altyapıya önem vereceğiz.