CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Sınırları bilmek

Ercan Ağabey (Güven) çok sert bir yazı ile Volkan Demirel'e yüklendi. Belli ki çok duygusal anında yakalanmış klavyeye... Bir özür fırtınasının içinden neler çıkartıyoruz. Ama Volkan da dahil, çoğumuz sınırlarımızı bilmiyoruz. Bence Ercan ağabey de.
Şehit Yüzbaşımız üstünden, milli maç öncesinde sahayı terk etmesini eleştirdi Ercan abi. "Yüzbaşımızdan özür dile" dedi. Hassas düğmelerimize basarak.
Ama Volkan, Türkiye'deki bir milli maçta, tribündeki Türk seyirciler tarafından taciz edildi ve duygusal olarak kırıldı, sahadan ayrıldı. Sınırlarını bilemedi. Gücenebilir, kızabilir ama görevi bırakmaması gerekirdi.
Ama Ercan abi ve O'nun gibi düşünenler bilsin ki; o gün tribünde küfür eden yüzbaşımızın mücadele ettiği teröristlerden birisi olsaydı, Volkan Demirel'in rotası da soyunma odası olmaz, o lafların çıktığı ağızdaki dili koparmak olurdu.
Her şeyin ötesinde "oyun" olarak görmeye çalıştığımız futbolu, sahada olanlar için savunduğumuz eşit rekabet ve bu mücadeleden; "eğlence" çıkarma amacını ve bunun figürlerini, bir savaş fotoğrafının içinde soktuğumuzda, yine sınırları aşarız.
O zaman her gol yiyen kaleci veya kaçıran forvet vatan haini mi olacak?
Volkan Demirel'in özür dileyecek bir davranışı olmadığına inanıyorum. Ne kimseye küfür etti ne de ayıp bir hareket yaptı. Sadece hatalı davrandı. Bu konuda da pişmanlığını mahkeme salonunda dile getirdi.
Fatih Terim O'nu milli takıma almıyorsa, çağırdığına daha çok güvendiğindendir. Yarın, ihtiyacı olduğuna inanırsa, Volkan Demirel'e formasını da verecektir. Göreceğiz, hepimiz.

Fikret Orman iyi yönetti

Beşiktaş üç senedir beklediği stadına kavuşuyor. Çok zor dönemden geçtiler. Hem UEFA'nın gözü ve yasakları üstlerindeydiz hem en önemli gelir kaynaklarından mahrumdular hem de geçmişin faturalarını ödemek zorundaydılar.
Bu halde olmalarına rağmen, şampiyonlukta yarıştıkları F.Bahçe'nin üçte biri kadar transfere para harcamalarına karşın bugün parmakla gösterilen bir takım oldular. Fikret Orman ve ekibinin, minimum yanlışla süreci yönetmesinin de altını çizmek gerekir.
Vodafone Arena'daki ilk maçla birlikte, Beşiktaş dibe vurup, hızla yükselişe geçmenin ivmesini kazanacak. Her sezon Fenerbahçe ve Galatasaray'dan en az 50 milyon dolar eksi bütçe ile başlıyorlardı. Şimdi eşitleyecekler. Üstelik "onlar" gibi borçları olmadan. Yeni hamle şansını da ellerinde tutarak.
Beşiktaş sahalara geri dönüyor. Umarım "para" bugüne kadar koydukları "aklı" değiştirmez.

Bıçak sırtı

Kızışan şampiyonluk yarışında, şu anda ipler Beşiktaş'ın elinde. Çünkü kalan maçlarını kazandığı anda ipi göğüsleyecek. Kimsenin puan kaybetmesini beklemiyor.
Fenerbahçe ise bu takipte kayıpsız yürüyerek rakibini baskı altına almak zorunda. Eksik maçını da elinin altında tutarak pusuda kalacak.
Artık, "iyi-kötü oynadı" dönemleri bitti. "Kazanması gerekiyor, kazanmalı" mevsimine girdik. Çünkü ayağı ilk takılan, ilk puan kaybını yaşayan büyük ihtimalle şampiyonluğu da kaybedecek.
Beşiktaş elindeki avantajı kaybetmenin travmasını, geriden gelip bekleme sürecini kaldırabilir mi?
Ya da Fenerbahçe, puan farkı daha da açılırsa, yeniden motive olup, aynı hırsla ve güvenle maçlarını oynayabilir mi?
Bu nedenle her hafta, iki takım da bıçak sırtında çıkacaklar sahaya. Ta ki, biri kaybedip diğeri kazanana kadar. O hafta, ben kimin şampiyon olacağını anlayacağım.

Gökhan Gönül sınavı

Haftaya "doping" fırtınası ile girdik. Gökhan Gönül'ün, Beşiktaş maçında sonra verdiği idrar numunesinde "yasaklı maddeye" rastlandığı ortaya çıktı. Ve gururla izledim ki, futbol camiası bu sınavı hakkıyla geçti.
Sosyal medyayı bir kenara bırakın. Bu tip taraftarların aklı-fikri, ötekini çamurlamaktır zaten. Kendi maçında yaşanmasına rağmen Beşiktaş'ın tek bir yöneticisi veya yetkilisi, durumdan çıkar sağlamaya çalışmadı. Ortaya iki laf atıp, gerginlik yaratmadı.
Futbol Federasyonu olaya hemen müdahale etti. Beşiktaş'ın eski yöneticisi Mete Düren mikrofonların karşısına çıkıp, ekstra komplo teorilerinin önüne geçti.
Fenerbahçe tamamen tıbbı bir bildiri ile meraklılara söz söyleyecek alan bırakmadı.
Ana medya tüm seçenekleri ortaya koyup, akıl karışıklıklarını önleyecek yayın yaptı.
Böyle kalmayı başardığımızda, sınırlarımızı bildiğimizde ve doğru çizdiğimizde, sorunları -problem halinde gelmeden- çözmeyi başarıyoruz demek ki.

Bir kısa yol oluşturmalıyız

Aslında oyun düzeni ve sistemde bir değişiklik yapmadan, sadece 'daha dikkatli olalım' demişlerdi.
Orta saha oyuncularımızın hemen hepsinin karşısına 'bir istek' yazabilirdim. Yetenekleri o kadar önde ki, Fatih Hoca da forvetsiz olmaya bile razı şekilde çıkartıyor takımı sahaya.
Neredeyse pozisyonumuz yokken, Hakan Çalhanoğlu, kendisi için bir frikik ısmarladı. Nefis bir vuruşla da takımı soyunma odasına moralle gönderdi.
Arda Turan, müthiş hatayı değerlendirip, skoru 2-1'e getirdiğinde 'galibiz' diyordum ama 'yeterli miyiz'in cevabını veremedim.
Çocuklar sahada istekli ve arzulu olmalarına rağmen, Avusturya kalesine bir planla gidemiyorduk. Bir duran top ve acemi bir hatadan tabela yaptık. Ne Cenk bizi ileriye taşıyabildi, ne de penetreler ile ceza alanına yaklaşabildik.
İsveç maçındaki kurgumuzda da benzerlikler varsa, kazanan haklıdır diyenlerle bayağı tartışırız.
Bunu aşacak formüllerimiz var. Oğuzhan'ı biraz daha önde topla buluşturabiliriz. Veya santraforu ortaya yaklaştırıp, pas istasyonu olarak kullanırız. Ama hemen kaleye gitmek isteyen, üstelik de çok yüksek pas kalitesine sahip oyuncularla, akıl oyunu oluşturmamız gerekiyor. Dünkü kadro yapımız atmaktan çok, attırmak isteyen oyunculardan oluşuyordu. Sadece Cenk Tosun'la rakip ceza alanına etkili girmek ya da onu gole koşturmak rakibin kolay savunmasını sağladı. İkinci yarıda Volkan Şen hamlesi yapıldığında bir derece bu eksiği gidermek istedik. Evet; Arda, Hakan, Oğuzhan veya Ozan önemli ve yaratıcı ayaklarımız ama hem bu maçta hem de oynadıkları takımlarda bir 'bitirici'nin yanında parlıyorlar.
Kazanılan maç, takımı morallendirir, güvenini artırır. Biz de 13 maçtır her rakibin karşısına bu karakterle dikiliyoruz. Karşımıza çıkanlar da bunu bilerek ve her şeyden önemlisi 'çekinerek' oynuyorlar. Şimdi Fransa öncesinde 'bir kısa yol' oluşturmamız gerekiyor. Henüz iki maçtır takımın santrforu olan Cenk'i bu muhteşem orta sahanın solisti haline getirdiğimizde hepimiz 27-28 yaş ortalamasındaki hem genç hem tecrübeli kadro gururumuz olur.
Bunun için vaktimiz de var, çok şükür; kalitemiz de...

Cevap vermelidir!

Fatih Terim, Volkan Demirel'in kadroya çağrılmaması ile ilgili sorulara yanıt vermedi. Hatta bu soruya bile sinirlendi. "Burada konuşmam" gibi ucu açık laflar söyledi. Bu gibi çıkışlar, genelde verilecek cevap olmamasındandır. Eğer Volkan sorgulanıyorsa, ortada tartışılması gereken bir performans var demektir. Medya, Volkan için "Neden?" diye soruyorsa, Türkiye'nin Futbol Direktörü de bir cevap vermelidir. Çünkü o sorunun sahibi, gerçekte halktır. Yani; milli takımın da sahibi olanlar. Volkan Demirel'in milli takıma çağrılmaması konusunda, hep Fatih Hoca'nın yanında yer aldım. Çünkü bu seçimin "teknik" olduğuna inanmıyorum. Yoksa Türkiye'nin ve Avrupa'nın en iyilerinden biri ile neden el sıkışılmadan, böyle bir tavır uygulansın. Terim, Kazakistan maçındaki "terk ediş" ile ilgili güven ibresinde zafiyet gördüğü bir oyuncu ile yola devam etmek istemeyebilir. Çünkü Volkan orada sadece takımı değil, stadı da terk edip gitti. Az kalsın UEFA krizi çıkacaktı ortaya. Sonrasında Volkan Babacan ile oynadı maçlarını ve final grubuna kaldı. Bu noktada hem yeni kalecisine güvenini ortaya koymak isteyebilir, hem de yeni bir yapılanmada Volkan Demirel'i istemeyebilir. Herkes Fenerbahçe'de forma giydiği için Volkan'ı örnekliyor ama Emre Belözoğlu da yok artık milli takımda. İkisi de lider oyuncular. İkisi de Terim ile birlikte sorumluluk alıp, ellerini taşın altına koydular. Yeri geldi, hedef olmalarını sağlayan açıklamalar da yaptılar. Ama artık takım liderliği Arda Turan'da. Hem Volkan, hem de Emre'nin olduğu bir ortamda, Arda'nın sözleri ağırlığını yitirebilir. Arda da, bu iki ağabeyine komuta edemeyebilir. Fatih Terim, eğer gerekçesi ne ise bizim düşündüklerimizden de farklı ise bunu anlatabilirdi. Çünkü Volkan Demirel "özür dileyecek" bir şey yapmadı. İnsani bir tepki gösterdi. O anda kendi doğrusu buydu. Duygusal olarak koptu. En fazla "yanlış yaptı" denebilir.

İYİLER AMA PROFESYONEL OLAMADILAR
Volkan Demirel'in duygusal eşiğinin yüksek olmaması, O'nu bir çok maçta sıkıntıya soktu. 2008'deki Çek maçında Koller'in üstüne gidip, kırmızı kart görmesi gibi. Ya da Almanya kampında gazetecilere "Evinizden aldırırım" şeklindeki çıkışı. Bu noktada saha kızıştığında, ne olacağından kimse emin olamaz. Bir de Volkan Şen eklendi O'na. Braga maçındaki kırmızı kartı, "Duygularıma hakim olamadım" diye açıkladı. Hakemi itipkakması da cabası. Trabzonspor'da seyircinin tepkisini üzerine sahayı ağlayarak terk etmişti. Aradan üç sezon geçmesine rağmen sinirleri hala pamuk ipliğine bağlı. Bundan sonrasında, Volkan Şen'in de güven ibresi aşağıdadır. Takımı ne zaman eksik bırakacağını bilemezsiniz. İyi futbolcu oldular ama olgun ve profesyonel olamadılar.

TERRANEO'DAN GERİYE KALANLAR
Büyük havalarla takımın başına getirildi, hatta bir televizyon programına çıkartılıp, her şeyin mimarı ilan edildi Terraneo... Görevine son verilip, gönderilirken yaptığı açıklamada ise "Ekim ayından itibaren başkanla ilişkimiz kesildi" dedi. Dönemin haberlerinde Terenao'nun Samandıra'yı koruma altına aldığını, yöneticilerin istedikleri gibi girip, dolaşabilecekleri bir yer olmasını istemediğini okuduk. Hemen açıklama geldi zaten; "Benim orada odam var. Kim beni sokmayacakmış, maaşlı adamım mı" dendi. Zor transferleri, ikna gerektiren bölümleri başarıyla halledip, yeni kadroyu kurmasından sonra, Terraneo ile işi bitmişti aslında kulübün. Kendisine "direktör" deniyordu ama aslında menajerdi. Eğer ihtiyacı kalmamışsa, zaten devam edilmesi de çok mümkün değil. Bir de taraftarın övgüsünü almışsa, zaten hiç şansı yoktu. Teknik adamın işlerine karışılması gibi bir gelenek vardır Fenerbahçe'de. Aykut Kocaman ve Ersun Yanal bu bölümü minimum hasarla atlatmayı başarmışlardı. Aykut Hoca, "Yılların alışkanlığını bir anda silemezsiniz. Zamanla olacaktır" demişti. Ersun Yanal da en gövdeli şampiyonluğu kazanınca, "Hallederiz" deme hakkına sahip olmuştu. İkisini de gönderdiler. Yeni geleni de yönetmeleri gerekiyordu. Aslında tek planları bu. Kurumsallık, takım gelişimi, transfer düzeni falan değil. Terraneo gibi örtüler bulup, kendi taktik planlarını gizliyorlar.

Başın öne eğilmesin

Tüm hesaplar doğru yapılmış, takım olarak doğru motivasyon sağlanmıştı. İlk maçı oynamamışçasına sahadaydı Fenerbahçe. Önde basıyor, golü arıyor, rakibine "Evinde değilsin" diyordu. Bunu fark etti birisi. Elinde düdük vardı, diğerlerinde de bayrak. Kararlıydılar. Sahadakiler bir rakibe karşı oynuyorlardı, onlar ise rakipsizdi. "Emir" almışlar gibi yönettiler maçı... Ofsaytı atladılar, golü attırdılar.
Sevinç gösterisinde yerlerinde kalmak zorunda olmaları, zorlarına gitti.
Zor tuttular kendilerini öpüşmek, sarılmak için.
Yetmedi elbette.
Üç dakika uzatma verdiler, Alper son dakikasında cezayı kesti.
Hangi uzatmanın peki; bir taç atışına "olur mu?" diyen teknik direktörün (Pereira) tribüne atılışı için verilen.
İçine oturdu Hırvat Babek'in!.. 68'de penaltı kararını verirken, tereddüt geçirmedi. Mehmet Topal ellerini göğsünde birleştirerek karşıladı topu. Baraj kurarken, hakemlerin tarif ettiği gibiydi. Yani; vücudunu da büyütmedi, topla da oynamadı. "Utanmaz" penaltı noktasını gösterdi, ikinci sarıdan da kırmızıyı çıkardı.
10 kişi kaldılar yine de vazgeçmediler.
Kimler; sarı-laciverti giyenler.
Sanki; "Kimsiniz" der gibi oynamaya, işlerini yapmaya çalıştılar.
Sahada "vazgeçmeyen-isyan" eden Fenerbahçe ruhunu, karakterini koydular ortaya. "İyi-kötü oynadılar" demiyorum kimse için. Orada "Biz böyle yenilmeyiz" diyenlerdi onlar. Eksik veya fazla fark etmeden utanmaza ve O'nun yardakçılarına karşı.
UEFA'yı yöneten bir ahlaksız (Platini) futboldan men edilirken, onun kalıntılarının mirasçısı; bir Hırvat hakem emir-komutanın son zinciri olarak karşımızda. Hafızası kuvvetli olanlar, Benfica deplasmanındaki Fransız'ı da hatırlarlar. Hangi düdükleri çalıp, hangilerini çalmadığını. Fenerbahçe maçı kafa kafaya oynadı, ilk maçı hiç düşünmedi ve tur için istediği golü aradı; buldu. Utanmaz ve yardımcılarını hesap edemedi, edemezdi. Üç kırmızı kart görüp, yüzü kızarmayacak bir hakeme yenildi. İstanbul'a dönüyorlar; başlarını öne eğmeden...

Agresif ol Pereira!

Maçın G.Saray derbisi öncesine gelmesi dezavantaj. Akıllar bugün yerine Pazar gününde olursa rakip sayısı da artar!

Hiçbir maç oynanmadan kazanılmaz. Umarım Pereira kendi ülkesinde adının yer alacağı satırları düşünüp agresif olur.

Moskova'daki gibi "Top onlarda kalsın, biz de sahamızda" anlayışı bu maçta sökmez. Anahtar kelime; pas kalitesi!

Tüm sezonu yıldızlandıracak bir maça çıkacak Fenerbahçe... Sarı-lacivertliler için üç kulvarın en havalısı aslında. Ama Braga rövanşının, Galatasaray derbisi öncesine gelmesi gibi bir dezavantaj da var. Fenerbahçelinin aklı Braga'da değil, Pazar gününde. Bu hava; uçak yolculuğuna, kamp yapılan otelin lobisine hatta odalara da yansıyacaktır. Eğer futbolcuların aklı da bu gece yerine, Pazar gününe kayarsa; sahada birden fazla rakip olur.

TAKIMA BİR LİDER GEREKLİ
Vitor Pereira'nın bu ülkede derbiye verilen önem konusunda fazla tecrübesi yok. Takımı toparlayıp, çeyrek finalin önemini anlatacak olan ya takımın liderleri olacaktır, ya da başkan. Çünkü yöneticilerin attıkları tweetlere bakarsak, onlar da Avrupa'da ilerlemenin ne olduğunun farkında değil, domestik gerilimin etkisindeler. Hiçbir maç oynanmadan kazanılmaz, umarım Pereira kendi ülkesinde, kendi adının yer alacağı satırları düşünerek daha agresif olmayı başarır.

BRAGA BU KEZ RİSK ALACAK

Tek farklı mağlubiyet, normalde deplasman takımları için "avantajlı" skor olarak kabul edilir. Eğer Fenerbahçe, Braga'dan böyle gelmiş olsaydı; Kadıköy'de tur için rakibine göre önde olduğunu söylerdik. Ama Braga için aynı yorumu yapmayacağım. Çünkü defans kalitesi ve disiplini ile Fenerbahçe'yi tek farkta tutabildi. Şimdi ise gol atmak zorunda. Risk alacak ve kendisini 16'ya taşıyan, "Yenilmeyen takım" karakterinden uzaklaşacak.

ATMOSFER BASKI YARATMAZ
Bu bir fırsattır. Satranç ikinci kez başladı. İki teknik adam da takımlarının önemli oyuncularını rövanşı düşünerek ligde dinlendirdi. Şimdi, gol yememesi gereken taraf Braga. Fenerbahçe 0-0'da skor yaptığı anda maçı da bitirir, çeyrek finaldeki rakibini beklemeye başlar. Bunun farkında olan bir rakip, hem skorun peşinde koşacak, hem de dikkatli oynamak zorunda kalacak. Atmosferin de Fenerbahçe'yi zorlayacağını, baskı yaratacağını söyleyemeyiz.

'BENİ YENEMEZSİN' HİSSİ
Kadro kalitelerini yan yana bile getiremeyiz. Ama takım kalitesi ve birlikte oynama performansı olarak Braga'yı övelim. Baskı altında oynayacaklar, buna karşılık Fenerbahçe önemli, farklı ve tecrübeli oyuncularıyla karşılık verecek. Anahtar, pas kalitesinde olacaktır. Topu ayağında tutmayı başarır, rakibine "beni yenemezsin" hissini verirse, Fenerbahçe işini çok kolaylaştırır. Yani; Moskova'daki gibi "Top onlarda kalsın, biz de sahamızda" anlayışı bu maçta sökmez.

Elim sende!

Maçın kararını Mabiala verdi. Gördüğü iki kartın da rakibin arkası kaleye dönükken gelen faullerden olduğuna bakarsanız, böyle bir oyuncuyu "çok önemli" olarak işaretleyen Kayserispor'un neden küme düşme hattına yakın olduğunu da anlıyorsunuz.
Bu sezon iki maç oynadılar. İkisini de 1-0 kazandı Fenerbahçe. İkisinde de çok zorlandı. Kupada da rakibi 10 kişi kaldıktan sonra gole ulaşmıştı, dün gece Kadıköy'de oynanan üçüncü randevuda da aynısı oldu.
Neredeyse pozisyonsuz geçiyordu ilk yarı. Fenerbahçe baskı üretiyor ama pozisyona ulaşamıyordu. Beklerin öne istekli ve etkili gelemediğini gördük. Çünkü önlerini Volkan Şen ve Nani tıkıyorlardı. Servis yapılacak sadece santrfor (Fernandao) kalınca Kayseri'nin dikkatini fazla dağıtmasına da gerek kalmadı. Duran toplar veya şutlar dışında yine alternatifsizdi Fenerbahçe. Çünkü ceza sahasına fazla adam sokamıyordu.
Diego'nun rakip ceza alanına etkili pas üretememesi de ayrı bir not. Al sola-ver sağa şeklinde pas trafiğine çıktı. İkinci yarıda Pereira, Şener-Van Persie değişikliği ile üçlü defansaikili forvete döndü. Eksik kalan bir rakip karşısında doğru bir risk aldı. Yine de ön tarafa etkili pas üretmekte yine sıkıntı çektiler. Hasan Ali'nin müthiş asisti, Persie'nin zamanlaması ile Kayserispor'un rüyası da bitti.
Oyun tek kaleye döndü. Tempo isteği yoktu. Risk almak için de istekli değillerdi. Perşembe günkü kadrodan biri mecburi (Alper cezalıydı), beş rotasyon ile çıkmışlardı sahaya. Kazanacaklarını biliyorlar, Kadıköy'ün sinerjisini kendi lehlerine kullanıyorlardı.
Sonuçta Beşiktaş'ı erteleme maçına yine ikinci olarak gönderiyorlar. Baskıyı ve kazanma mecburiyetini, şampiyonluktaki rakiplerine transfer ettiler. Nefes nefese geçen ligde, "elim sende" oynanıyor.

Artık lehine

Buraya gelene kadar sadece bir kere yenilmiş iki takım vardı sahada. Yani; savunmayı iyi biliyor, rakibi durdurmayı başarıyorlardı. Aynı karakteri, değişmeden-değiştirmeden bu maçta da sahaya koydular. İki etap varsa, bu stratejileri eleştiremeyiz. Deplasman takımı bir golün pususuna yatar, ev sahibi de yememek üzere diken üstünde top oynar. Fenerbahçe bu yapısını korudu ve Bragalı oyuncuları çok az getirdi kalesine. Ama işin öbür tarafında "avantaj" diyeceği skor için de bir türlü pozisyonlar üretemiyordu. 10 şutundan birini gol yapmış bir takım olarak, yine bilinen sıkıntıları yaşadılar.
İlk yarıda denemedikleri yüksek tempoyu, ikinci 45'te Braga'nın da izin vermesi ile elde etmeye başladılar. Soyunma odalarında neler oldu bilemiyoruz ama Braga takımı da, "Hadi bir gol atalım" fikrinde gelmişti sahaya. Bu sızabilecek boş alanlar yarattı Fenerbahçe'ye. Hatta Van Persie'nin ofsayt bayrağına takılan bir de golü vardı. Pereira, "En büyük avantajımız benim... Braga'yı çok iyi biliyorum" dedi. Oyunun bize söylediği aslında Einstein sözüdür; "Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir."
Portekizli "kazanan takımı" bozmadı. Rakibe göre oynamak yerine, bu maçı dört gözle bekleyen Nani ve Fabiano'ya cevap üretti. Braga'yı iyi tanıdığı için bir sürpriz bekledik. Beklemeye de muhtemelen devam edeceğiz. Böyle bir oyunu enerjiyle beraber, tecrübenin de çözebileceğini değişiklikler gösterdi. Meireles'in baskısında, topu kapan Mehmet Topal çeyrek final için gereken biletin ilk taksidini ödedi. Dengesiz yakaladığı defansın arasından, müthiş bir vuruşla golü üretti. Bu sevincin birkaç dakika öncesinde ise Volkan Demirel direk dibinden benzer bir vuruşta, topa elini koyuyordu.
Şimdi rövanşın yeni bir hikayesi var artık. Pereira, Braga'yı "tanımamazlıktan" gelirse, bu takım kendi içinde istediği skoru üretecek disiplin ve kaliteye sahip. Portekiz takımının kendi sahasında daha farklı ve cesur olacağının da hesabını yaparsak, Fenerbahçe'nin hızlı hücum stratejilerine şiddetle ihtiyacı var demektir. Artık dengeler de ibre de Fenerbahçe'nin lehine...

Şen, Şener, Şen ola!

Kendi içinde taşıdığı heyecana rağmen iki takım açısından da sıkıcı ve eziyetli bir ilk yarı izlerken, Şener şartları zorlayarak tabelayı değiştirdi. Mesafeyi düşünmeden, inanarak ve görerek şutunu çekti. Sadece skordaki dengeyi bozmadı, Akhisar'ın da genetiğiyle oynadı o anda. Artık yeni bir hikaye vardı.
Zemin; oynamak isteyen her takım için problemli. Büyüklere karşı oynadığı maçlarda daha çok "bozmayı" düşünen Akhisar'ın 12. oyuncusuydu elbette. Bu nedenle geriye düşmek, negatif şartlardan da vazgeçmek anlamındaydı. Sadece planların değil, tarzın ve sistemin de değişmesi gerekiyordu.
Fenerbahçe Volkan Şen dışında tempoyu zorlamadı. Van Persie'yi maç içinde sadece kontrol etmekle görevli savunmalar görüyordu, ortalarda yoktu. Top getiren yok, pas veren yok, pasla kaleye gitmek isteyen yok, dolayısı ile Van Persie de yok ortalarda. Diego'nun topu sürekli ikinci bölgede istemesi de devam ediyor. Yaratıcı ve etkili bir oyuncuyu, kaleye yakın noktalarda topla buluşturmanız gerekiyorken, uzaklara taşıyıp, aynı görevi başkasının yapmasını istiyorsunuz. Resmen kaynak israfı. Buna karşın üç temel oyuncusu değişen defansta hiçbir sorun yaşamıyor Fenerbahçe. Hatta golü ve asisti de Şener üretiyor. Souza-Topal ikilisinin, Akhisar'ın tüm atak isteklerine darbeli müdahaleler yapmasıyla işleri de rahatladı. Tempoya izin vermeden, kendi iç güdüleriyle galibiyete odaklanan takım yapısı işini tıkır-tıkır yapıyordu dün gece. Üç günde bir maç etabında, üstelik zorlu rakipler karşısında, üst düzey mücadeleyle gidiyorlar yollarında. Elbette bu; iyi oyundan ziyade, iyi sonucun önemseneceği maçları getiriyor önümüze. Akhisar'ın da Galatasaray deplasmanından sonra bu maça geldiğini ve yıprandığını da belirtmek gerekir.
Bu maçın ve saha şartlarının özelinde Fenerbahçe'nin önceki deplasman performanslarından farklı olamadığını söylersek yanılmayız ama "niye böyle?" diye de soramayız. Hem eksikleri, hem de zemin nedeniyle. Kazanmak gerekiyordu, başardılar.

Kim şampiyon olur?

Derbi galibiyeti moral gücünü F.Bahçe'nin yanına getirdi ama eksik maçı nedeniyle Beşiktaş'ın umutlarını yeşertme şansı sürüyor. Eğer liderliği tekrar ele geçirirlerse, dengeyi de sağlarlar. Yine de kimin şampiyon olacağına deplasman performansları karar verecek. İki takım da seyircileri önünde kazanmayı başarıyorlar. O sinerjiyi iyi kullanıyorlar. Ama deplasmanlarda aynı oyun kalitesi veya temposuna ulaşamadılar. Beşiktaş bir dönem bunu yapmayı başardı ama onların da son haftalarda önemli oyuncularının form problemi var.
Kulübe burada devreye girecek. F.Bahçe kenardan gelen oyuncuları ile tabela değiştiriyor. Ama Şenol Hoca, Gomez'in suskunluğunda radikal davranamıyor doğal olarak. Beklemek zorunda kalıyor. F.Bahçe şampiyon olacaksa bugün Akhisar maçı olmak üzere, deplasmanlarından kazanarak dönmeli. Beşiktaş ise önemli oyuncularını formda tutmalı. Töre ortalarda olmayınca, Oğuzhan alan bulamayınca veya Gomez istediği topları alamayınca, takımın fişi çekiliyor. Teknik adamlar ve takım liderleri şimdi devreye girmeliler.

Kadıköy kabusu!

Fenerbahçe sahasında derbi kaybetmiyor. Son Beşiktaş galibiyeti ile rakibi ile arasına da 11 yıl koydu. Bu üstünlüğün ya da rakiplerinin kabusu olan "gelenek" nereden kaynak alıyor?
Takımın içinden bir profesyonel taraftarı işaret etmişti. "Fenerbahçe tribünleri derbi oynamayı çok iyi bilir. Rakibi nasıl baskı altına alacağını, hakemi seçeneksiz bırakacağını veya kendi takımına nasıl güç vereceğini bilir ve yapar. Bu yüzden kaybetmeyiz" dedi.
Beşiktaş maçı bir finaldi. Pereira'nın oyuncularını ailelerinden gelen mesajlarla motive etmesi, bunu planlaması çok önemliydi. Sahaya çıktıklarında da o tribünleri arkalarında gördüler ve mükemmel bir ilk 45 yaşadılar. Böylesine baskı hem takımın güvenini büyüttü hem de Beşiktaşlı oyuncuların "kazanma" inancını törpüledi. Devre bittiğinde zaten maçı kazanmışlardı.

Kupada keyif oyunu

Bir derbi galibiyeti sonrasında, kağıt üstünde tur atladığına inandığın bir maça motive olmak çok zordu. Pereira da bunun farkında olacak ki, maç öncesinde tatlı bir tehdit savurdu oyuncularına; "Bu maçı kazanamazsak, demek ki sahadakiler daha hazır değillermiş." Yani; yedek kaldığı için mırıldananlara, meydanı gösterdi Portekizli Hoca, "Hak ettiğine inanıyorsan, önce bir görelim bakalım" diyerek. Çok agresif, çok zorlayan bir Fenerbahçe yoktu ama pozisyon aramaktan vazgeçmeyen ve topun arkasına istekli koşan bir takım olmuşlardı. Maç kendi içinde gerilimden uzak olunca da, rutin içinde klasikleri seyretmeye başladık. Kadro kalitesinin, tecrübe ile birleşmesiyle, iki top kaybından, iki güzel golle ilk yarıda son sözü söylediler. Ziraat Türkiye Kupası'nın bu seneki hikayesini yazan Amedsporlu oyuncuların, daha birinci dakikadan itibaren kazanmayı akıllarından çıkardıklarını da belirtelim. Bu ortamı, naklen yayını, Kadıköy'de sahaya çıkmanın keyfini yaşamak istediler ve 90 dakikayı da buna ayırarak mücadele ettiler. Fernandao'nun kaçırdığı pozisyonları dert ederek, her dakikayı sinirle geçirmesi, maçın ayrıntısıydı. Yedek kulübesinin baskısından kurtulup, "Ben buradayım" demek, ilk on bir için yine alternatif olmak istedi. Sinir katsayısının yüksekliğine rağmen, maç içindeki arzusu bu düzeyde kalmadı. Son dakikalara kadar golün peşinde koşan, böyle bir defansa duran toptan skor yapan Amedsporlu oyunculara da bir tebrik gönderelim. Kaleci Levent ve golü de atan stoper Kamil'in üst düzey performansları olmasa skor olarak çok kötü bir gece de yaşayabilirlerdi.