CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Jose Mourinho’dan ‘special ikram’

Kadro kalitelerindeki farkları aza indiren üç Süper Lig takımı var; Samsun, Göztepe ve Eyüp… Çünkü planları var ve takım olarak buna sadık kalıyorlar. Büyüklerden aldıkları puanları da bu özelliklerine borçlular. Fenerbahçe'nin kibirli ve pahalı ayakları, bu organizasyon karşısında suskun kaldı. Mourinho'nun ilk yarıdaki tek planı Tadic- Kostic ikilisiyle soldan ceza alanına girmekti. Pasla beceremediler, sürekli yüksek oynadılar, En-Nesryi'nin özelliğini kullanmak istediler. Tek ayakla koşmak gibiydi. Eyüp'ün baskısında çok top kaybı yaptılar, rak-i be de hızlı atak fırsatı verdiler. Devre biterken golü bulmalarına, direkten dönen ve kaleci Berke'de kalan gollük pozisyonlarına rağmen hem kazanma hem de kaybetme sınırında oynadılar. Bir puan mı kazandılar, iki puan mı kaybettiler; tartışılır. Gerçek şu ki; şampiyon olmak isteyen takımın mesajını vermiyor bu oyun. Sizin taktik planınıza rakip karşılık verdiğine ve başarı sağladığına göre, karamboller ve yüksek toplar dışında da ortaya plan koyulmalıydı.
Madem pastan vazgeçip uzun oynamak istiyorsunuz, En-Nesryi'nin yanına neden Dzeko'yu koymuyorsunuz? Szymanski, Djiku, Tadic seyirci gibi kaldılar sahada. İrfan Can ilk golün faturasını muhtemelen Osayi'ye kesti, kalan dakikalarda kafa olarak da maçtan uzaklaştı. Beşiktaş yenilgisinde kaçan goller bahanesi vardı, dün de aynı görüntü yaşandı. Fark, rakip de kaçırdı bu kez. Ne takım ne taktik ne istek ne de analiz olarak hazırlanmışlar bu maça. Special One'dan, 'özel ikram' olarak maç bitti. Hiç iyi olmadı.

Dzeko delikanlılık dersi verdi!

Çok acayip bir maç oldu. Fenerbahçe'nin kalesine tek şut çektirmediği, sonlarında rakibin kırmızıdan 10 kişi kaldığı 45 dakika. Tek kale maçın tek hükümdarıydı sarılacivertliler… Dzeko'nun muhteşem golünün yanı sıra kaçanlar, direği sıyıranlar, üst üste kornerler vardı. Tadic ve Maximin kulübede… Oğuz ile İrfan Can Kahveci var kanatlarda. Taraftar takımın arkasında… Hiçbir tribünde fire yok. Tam anlamıyla "omuz omuza" durumu. Sonra Livakovic tuttu arka adalesini. Takıma "aman ha" duygusu düştü. Piatek'in, nefis ara pasını Becao ve kaleci Ertuğrul'un arasından geçirmesiyle iklim değişti. Gol öncesinde bu kez Oğuz Aydın tuttu arka adaleyi, İrfan Can da kenara geldi. Gol sonrasında En-Nesryi, Mert hamlesi de geldi. Taşların yeri değişti. Galibiyet kapısını da bu hamleler açtı aslında. En-Nesyri takımının en ihtiyacı olduğu anda "kafayı" çalıştırdı aslında. Ve yine acayip bir durum. Becao ıska geçiyor, sağ dizi dönüyor, Piatek bomboş pozisyonda topu auta atıyor. Beraberlik şansı kaçtı, değişiklik hakkını tamamlayan Fenerbahçe de 10 kişi kaldı. Kulübede yedek stoper yoktu. Djiku cezalı, Samet kadroya yazılmamış. Halk dilinde, iki yenilgi sonrasında "Köprüden önce son çıkış" dakikalarında, yaşanabilecek en kötüler Fenerbahçe'nin başındaydı. Ama hep birlikte yaptılar, başardılar. Taraftarı da yanlarına aldılar. Bir not: Ba'nın kafa darbesini yediği, kaşı açıldığı halde "Gık" bile demeyen, ayakta duran, Dzeko'yu "onur hattı"nın üstüne alalım. "Delikanlılık" nedir, konulu ders verdi.

Artık en güçlü rakibi taraftarı!

Başından sonuna kadar kaos içinde yaşandı maç. Samet Akaydın'ın son adam olarak rakibe yaptığı ilk golün asisti ile birlikte, maç tribünler için bitti. Bilbao yerine Samet rakip oldu seyredenlere. Kazanılması gereken maç, oyuncular için bir anda "saklanılan" dakikalar haline dönüştü. "Bir hata yaparsam, beni de protesto ederler" diye düşündüğünde bir futbolcu, yapacağını da yapamaz hale gelir. Daha kadrolar açıklandığında "Samet'in ne işi var" diyen sayısı o kadar fazlaydı ki… "Özel biri"nin bu kararındaki "özellik" herkesin merakıydı. Oyuncunun "sarsak" özelliği, taraftar tarafındaki sabıkaları falan hesabında olamamış Mourinho'nun. "Büyük hoca"nın böylesine "küçük" detaya takılmadığını gördük. Maçın da ipini çekti. "İstifa" isyanı her taraftarın hakkıdır. Memnun değil sahadan. İki derbiyi de kaybeden takımı olması bir yana, "Bu maçı kazanacağım" mesajı veren bir takım dili de yok ortada. Başkanına veya yöneticisine "Bu işi düzeltin" diyor. Mourinho, "Van Bronckhorst'a yaptığınızı bana yapmayın" dedi. Ancak şimdi çıkıp ortaya, özellikle sabrı kalmayan taraftar karşısında sorumluluğu almalı. İstediği her oyuncuyu aldılar, her imkânı sağladılar, geçmiş maçlardaki benzer durumlara rağmen kimse tek kelime etmedi. Hâlâ Fenerbahçe'nin ruhunu anlamış değil. Kendi hesapları içinde "defans kültüründen" bahsedebiliyor. Kulübesindeki "garanti" oyunculara rağmen Samet'i oynatıyor. Saha içi planda ortaya koyduğu tek farklılık Amrabat'ı iki stoperin önüne koyması. Yenilmek değil hassas nokta, F.Bahçe'nin takım olarak agresifliği ortaya koyamaması, baskıyı doğru yapamaması. Special One'ın karşısında güçlü bir rakip var; F.Bahçe taraftarı…

Bu kadar kaçırırsan...

'Fenerbahçe neden kaybetti' sorusunun karşılığı, ikinci yarıdaki etkisiz oyunda. Oyunu ve tempoyu kontrol ettikleri ilk 45'te biri direkten dönen, biri gol çizgisinden çevrilen, yine Dzeko'nun auta attığı net pozisyonlar vardı ellerinde. Beşiktaş, Rafa Silva'nın Livakovic'e nişanladığı bir "karşı karşıya" ile cevap verebildi. Hamleler ve stratejide ikinci yarıdaki hamleler önemliydi. Çünkü Serdar Topraktepe, Fenerbahçe'nin sağ kanadına baskı yaparak, hücum aksiyonlarını sola yönlendirdi. Maximin'i ikili kademe ile önlemek ve oyuncunun defansif zaaflarından da faydalanmak istedi.
Kötü gidişi sonlandırmak, nefes almak adına müthiş bir mücadele gösterdi Beşiktaş. Maç boyunca Fenerbahçe'nin ustalarının devreye girip, dengeyi bozması beklendi ama olmadı. Dzeko jeneriklik kontrolünden sonra topu auta attı, Tadic kaleciye nişanladı. Fenerbahçe bu kadar kaçırırken, rakibin golünün kendi kaosundan gelmesi de futbol cilvesi. Chamberlain ortalıyor, defansa çarpıyor, top mücadelesi başlıyor, Livakovic oraya odaklanıyor, tıngır-mıngır gol oluyor. Tam Fenerbahçelik yani…
Bu kaçan gollerin mesajları da açıktır. Bazen "Olmayınca, olmuyor"… Yediği golden sonra baskıyı, rakip stoperlerin "kalite problemini" test etmeye çalışmak da maçın taktik anlamında sorgulanır elbette. Yazıda veya yorumda hakem kararından bahsetmeden, sadece oyunun hikâyesini yazmak da önemliydi bizim açımızdan. Genç hakem Mehmet Türkmen'i de tebrik etmemiz gerekir. Bize maçı konuşturup, "şans-şanssızlık" veya "taktikten" konuşmayı sağladığı için.

Lig demini aldı

Gaziantep'in beraberlik golüyle birlikte Fenerbahçe lig finali oynamaya başladı. Öne geçene kadar nefes aldırmayan takım, bir anda topu rakibe verme hastalığına geri döndü. Devre bittiğinde topla oynama oranı da 56'ya 44 Antep lehineydi. Kabul edilemez bir vazgeçmişliğin yanında, mücadele ve tempo eksikliği vardı. Mourinho'nun hamlesi geldi hemen. Amrabat pas organizasyonunu üstlendi, Maximin ise tempo bölümünü. Öyle bir baskı kurdular ki, üst üste kornerlerle rakip ceza alanında oynamaya başladılar. Tadic'in kaleye yönelen topuna kalecinin müdahalesi dışında tehlike de yaratamadılar. Galatasaray'ın puan kaybının ertesinde, lig kendi tartısını yeniden çalıştırmaya başlamıştı. Fenerbahçe'nin her denemesinde Arda'nın ayağı-kafası devreye girip, pozisyonu sonlandırdı. Antep çok doğru savunuyordu kalesini. Topu ele geçirdiğinde de ayağı doğru paslarla hücumu denedi.
Çalışmayan korner organizasyonunda, Fenerbahçeli futbolcular ilk defa topa değdiklerinde, Becao kilidi açtı. Herkes ligin yeniden başladığının, muhtemel "yine olmayacak" krizinin farkındaydı. Birden bire mutluluğun sesi doldu stada. Dzeko'nun çivisiyle maça son nokta da koyuldu. Prag'dan sonra, ustalığını demleyen gelişine bir ayak içi… Golü görüp, "vay arkadaş" demeyen, futbolu da sevmiyordur. "Buradayım" diyen bir abide artık Dzeko… Ligin kalan bölümünde bu baskıyı kim doğru yönetirse, ipi de göğüsleyecek. Artık Galatasaray'ı koruyacak puan farkı da kalmadı çünkü…

Nefes aldılar

Bu kadar iyi mücadele edip, maça asılmalarına rağmen; bu kadar çok bireysel hatanın aynı maça rast gelmesi inanılmaz. Takım olarak hep dayanışma içinde olmalarına, temastan kaçmamalarına, sertliğe sertlik ile karşılık vermelerine rağmen; o an geldiğinde hep "yanlış" seçimler yaptılar. Maximen topu sürüklüyor, tüm Slavia arkasından koşuyor, son kararda top rakibe gidiyor. Maç boyunca Samet'i eleştirdi Fenerbahçeliler. Halbuki defansın tek ayakta kalan adamı. Djiku her pozisyonda bir saniye geride kaldı. Osayi'nin tek bindirmesini görmedik, Mert Müldür de bölgesinde kaldı. Fred takımı baskıdan çıkarmaya çalıştı, çok da yardım aldı. İsmail'in temposu müthiş ama oyuna katkısı neredeyse yok. Syzmanski de biraz kıpırdanma fark ediliyor. Dzeko'nun golünde asist ona yazıldı. Halbuki pası hem zamanında vermedi, hem de topu attığı bölgede Dzeko etkisiz hale geldi. Ama o kadar çok koştu ki, merkezdeki her yangında suyu taşıyandı. Slavia kendi sahasında oynamanın hakkını verdi. İlk 45'te büyük üstünlük kurup, peş peşe pozisyonlar yakaladılar. Ama ikinci yarıda hızları kesildi, kontrol Fenerbahçe'ye geçti. Karşılığında pozisyonlar bekledik, gol Slavia'nın nefesinin kesileceği dakikada geldi. Sonrasında İrfan Can-En-Nesyri değişikliği geldi. Taze kanlar, takıma güven de getirdi. Tadic'in nefis pasında üstünlük golünü buldular. Avrupa Ligi için kırılma anı yaşandı o anda. İddianın ve moralin sürmesi için maçın kazanılması önemliydi. Eksiklerine, sakatlarına rağmen, ustalarıyla kazandı F.Bahçe. Süper Lig'de değiştirdiği oyun karakterini "kazanan" olarak sürdürüyor. Nefesine nefes ekliyor.

Çok konuşulacak bir maç aslında

Birdenbire tekrarlayan hastalık ile maç 3-2'ye geldiğinde, tartışmasız maç "öyle miböyle mi?" ahkamlarına da kavuştu. Bir Fenerbahçe klasiği izlemeyi bekleyenler, Mert Hakan aklı, Tadic ustalığı, En- Nesyri'nin kalitesiyle karşılaştı.
Neresi iyi, neresi değil çok konuşulacak bir maç aslında. Kendi içindeki gidip-gelişlerindeki tek manalı bakış, iki takım arasındaki kadro kalitesi ve sahadaki üretim farkıydı. Mourinho, geçen haftanın hakkını cesurca verdi. Mert Hakan-Oğuz Aydın'ın 11'e yazılması, milli oyuncuların kulübede dinlenmeye alınması, Samet-Becao tercihi, sert bir deplasmanda başka teknik adam alamazdı. Sinan Kaloğlu da analizini doğru yaptı. Fenerbahçe'yi soluna yönlendirdi, ataklarda da aynı bölgeyi kendisi için seçti. Tadic markajda boğuldu, Osayi öne çıkamadı. Hesaplanamayan Mert Hakan'ın aldığı sorumluluk, Oğuz'un da takipçiliği. 3-0'a geldiğinde maç, kimse ne olduğunu da anlayamadı. Maç öncesinde Kayseri'nin duran top etkinliğinin altını çizip iki golün duran toplardan yendiğini gören Mourinho'nun ruh hali de mühim. İki kişisel hata ve bir anda "hoş geldin kriz"… Yukarıda bahsettik, dördüncü gol ile stadın atmosferi tekrar yerine oturdu. Maç F.Bahçe'nin eline geçti. Skor "altıya" taşındı, yedi de olab-i lirdi. Değişen orta saha dinamiklerinin üstüne Amrabat'ın tandemi üçleyen olması da maçın kritiğidir. Faslı oyuncu geride, orta sahada bir eksiksin, iki oyuncunun (Mert-Oğuz) maç temposu yok, Fred sürekli top kaybediyor, Tadic kilitlenmiş. Bunu bu maçlık değerlendirmek en doğrusu.

Kerem’i kurtarma operasyonu!

Bizim klasiğimizdir: kolayı, zor yapmak… Galler maçında sinyaller geldi ama bu takıma toz konduramadık. Karadağ'da "Nasıl olsa kazanırız" takımı vardı sahada. Buna bir de "Kerem'i kurtarma operasyonu"nu eklememiz lazım. Sahaya çıkanlar maçı kazandılar sanki, bir de penaltıyı kaçıran Kerem'i yeniden oyuna dahil edecekler. Peki bundan Kerem'in haberi var mı? Tüm topları, pas seçeneklerini onun üstüne kurmaya çalıştılar. Pası veriyorlar, alamıyorlar. Kerem de bu rüzgarın içinde sürekli kaleyi arıyor. Pas vermesi gereken yerde bire biri zorluyor veya şuta dönüyor. "Bana bu soruları sormayın" deyip, santrforsuz oynamanın problemlerini bir kenara atmak isteyen Montella'yı da merkeze alalım. Einstein, "Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar bekleyenler" hakkında sert bir yorum yaptı. Biz duracağımız yeri bilelim. Santrforsuz oyunun, üstelik takım olarak kapanan takımlar karşısında nasıl verimsiz olduğunu bile bile, hatta yaşayarak görmesine rağmen yine aynı formatta devam etmek nasıl açıklanır? Dün santrforumuz Kerem'di, penaltı kaçıran, bizi grup liderliğinden eden Kerem. Benfica'nın yıldızını kazanmak için ülkeyi feda etti Montella… Evet, öfkeliyim… Yunus'un tek adam geçmeden maçı bitirmesinden, Orkun'un yetersizliğini görmekten, Merih'in rakip santrforu maçın yıldızı yapmasından dolayı diyeceğimi bilemiyorum. Bu jenerasyonun koruma şemsiyesinden çıkması lazım belki de. Adam gibi oynasınlar. Bunlar beni temsil etmez.

Duvara çarpmak

Galler'in bizim karşımıza kalabalık bir defans ile çıkacağı kesin gibi. Kazanmak dışında çareleri yok. Ama kime karşı da oynadıklarının farkındalar; 10 kişi kaldığında yenemedikleri Türkiye.
Montella maçın analizinde, bundan öncekilerde olduğu gibi rakibin direncine göre modelleme yapmak yerine, takım ezberinde diretti yine. "Yine" derken, santrforsuz oyunun altını çizelim. Barış Alper'i oynatıyor ısrarla. Barış iyi bir "kafacı" değil, sırtı kaleye dönük de oynayamıyor. Maç içinde de sürekli kanatlara kaçtı zaten. Merkezde rakibi oyalayacak, duvar olacak, yüksek toplarda ortalığı karıştıracak oyuncumuz olmadığında, bu maçın benzerlerini arşivde bulabilirsiniz. Semih, Enes ve Bertuğ… Onlardan biri olmalıydı.
İlk yarının temposu, defans arkasına sızmalarla girdiğimiz pozisyonlarla tabela şansını yakaladık. Galler de biri direkten dönen tehlikeler yarattı. Maçın gidişatı "ne zaman gol gelecek" havasını verse de Hakan Çalhanoğlu'nun çıkışı, Arda Güler'in merkeze çekilmesiyle tempomuz düştü.
Yunus ligden gelen formunu maça da yansıttı. Sol taraf tercih edilir olmaktan çıkıp, sağdan Yunus, Mert ve ilk yarıda Arda ile etkili de geldik. İkinci 45'in duvara çarpıp dönen atak isteklerimiz 86'da penaltıyı getirdi. 'İş bitti' emiri cebimizdeyken, Kerem ile bundan da yararlanamadık.
Sonuç; gücümüzü, etkimizi ve eksiğimizi biliyoruz. Karadağ'da fişi çekeceğiz. Sadece maçın formatı 'turistik' olmaktan çıktı. Bu çocuklar istiyorlar daha ileriye gitmeyi, onlara güveneceğiz.

Özür dilekçesi gibi bir galibiyet

Alkmaar'daki "fiyaskonun" peşinden, taraftarla barışmak için böyle bir maça ihtiyaçları vardı. 90 dakika boyunca sahada bir Fenerbahçeli'nin istediği her şey vardı; kaçan goller, coşku, baskının peşine düşen bir kadro ve rakibi silen mutlak hakimiyet.
Öylesine oynadılar ki, seyredenler bir sonraki golün ne zaman geleceğini beklemeye başladılar. Ve tüm bunların üstüne bir de bir ilki yaşadı Fenerbahçe camiası. VAR'ın "golü iptal et" çağrısına uymayan bir hakem… Hem de Fenerbahçe'nin aleyhine olan bir pozisyonda. Nasıl bir zorlama, yönlendirme, anlaşılır gibi değil… Aslında anlayan, siliyor neler olduğunu. Pozisyonda top Djiku'nun eline değiyor mu, net belli değil. Diyelim ki "değdi", defans olsa penaltı veremeyeceğin bir çarpma. UEFA "Hemen sonrasında gol olursa, müdahale edin" diyor. Pozisyonun ardından top beş farklı ayağı dolaşıyor, ceza alanı dışına çıkıyor, tekrar geliyor. Neresinden tutsanız, elinizde kalacak bir karar yani. Mourinho'nun Mert Hakan ve Samet kararı enteresan. Bir gövde gösterisi var. Kulübeye gelenlere de net bir mesaj. Samet'e golü attıran, Mert Hakan. Penaltı öncesinde En Nesyri'ye pası atan da o… En çok eleştirilenler, gönüllerden düşmeye başlayanlar, maçın kahramanları oldular… Sadece galibiyet değil performanslarla da bir takım-taraftar barışması var gecede. Tadic'in hücumu yönetmesi, Maximin'in tekrar "yıldız" olduğunu hatırlaması, Dzeko'nun soğukkanlı liderliği, Amrabat'ın füzesi. Takım olarak kendileriyle de "yeniden" tanıştılar.