CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Bu çaresizliğin açıklaması yok!

AZ'nin temposuyla kayıp bir ilk 45 vardı Fenerbahçe'nin hanesinde. Sakatlıklarla boğuşan rakibi, pas örgüsü ve dinamizmi ile ilk etapta merkezden söküp attı tüm planları. Fred kayıplar arasına karıştı, Maximin kendine çalım atmadı bir tek. Amrabat ve İsmail'in topun peşinden koşmasıyla da iyice kaleden uzaklaştılar. Buna rağmen Dzeko'yu kaleci ile karşı karşıya bırakmayı başardılar. Yedikleri tüm baskıya rağmen net gol fırsatı verdiler ama kaçmaz denilen pozisyonları da AZ kalecisine nişanladılar. Ustalık, Fenerbahçe'nin en önemli silahıydı aslında. Tadic bunun hükmünü de verdi bir çok pozisyonda. Ancak kanatlardan gelmek, Dzeko'nun stoperler arasında tek kaldığı yüksek ortalar dışında da pozisyon şansı vermedi. Fenerbahçe'nin sahada bu kadar çaresiz kalmasının açıklaması ne olabilir bilmiyorum. Trabzonspor galibiyetinin getirdiği başarma duygusunun üstüne, gencecik bir takım karşısındaki "kibir" olabilir mi?
Rakip hoca, "Zaafları biliyoruz, son derbiyi izledik" derken, Mert Müldür tarafını mı "ima" etti ? Gördük ki etmemiş, yapmış. İlk yarıdaki Tadic varlığını, ikinci 45'te de ortadan kaldırdılar. Hak edilmiş bir galibiyeti Fenerbahçe adına hak edilmiş bir yenilgiye de dönüştürdüler. Direnen tek oyuncunun Dzeko olması, her pozisyona katkıda bulunması ama arkasından onun kadar isteyen olmaması da bir başka sorun. Mourinho özellikle Fred ve Maximin gibi önlerinde "ekstra" yazan futbolcularının form grafiğini yukarı çekmeli. Bu maç iyi bir "ders"… Almasını bilene…

Hakeme rağmen iki takımı kutlamalı

Muhtemelen bu sezona damga vuracak maçı izledik. Bu kez sahadaki ve VAR'daki hakemlerin kararlarıyla çok "gürültü" çıkacak. Ama nihayetinde "şampiyonluk" maçı izledik. Vazgeçmeyen, isteyen, risk alan F.Bahçe karşısında, bu 90 dakikayı "sezonu kurtarma" maçı olarak belirleyen; oynayan Trabzonspor. Son saniyeye kadar heyecanı içinde taşıyan, kaçan golleriyle iki tak-ı mın da hak ettiği müthiş bir mücadele de vardı karşımızda . İki teknik adam "beraberlik" kelimesini sarf etmeden, lige damga vurmanın peşinde çıkardılar takımlarını. İlk 20'de Trabzonspor "gerçekten" fırtınaydı. 5. dakika bittiğinde 3 gol kaçırmışlardı. Baskının eğip-büktüğü F.Bahçe karşısında, tribünlerine bir an bile oturma izni vermedi. Bir golleri "şaşırtıcı" faul kararıyla "güme" gitti. Sonrasında oyun F.Bahçe'nin eline geçti. Kritik noktada öne geçtiler.
Sonrasında maç, VAR ile F.Bahçe'nin arasında, 26 yaşında böyle bir maçın sorumluluğu verilen Oğuzhan Çakır'ın hükümlerine saklanarak oynanmaya başladı. Olmayan penaltıdan beraberlik geldi, iki dakika sonra yine penaltı ve suyun akışı değişti. Tabela beraberken Mourinho, çift santrfora geçti. "Verimsizleri" kenara alıp, ön tarafa "nefes" verd.i Tadic'in "resitali", Dzeko'nun aklı, En-Nesyri'nin enerjisiyle önce beraberlik geldi, galibiyet golü "geliyorum" dedi. Arda Kardeşler'in ardından, Banza'nın topu elle uzaklaştırmasını "görmeyip", dokunmadan penaltı "icat eden" Atilla Karaoğlan da "yapının" tozlu raflarına gider gibi. Hakem kararlarına rağmen ellerinden geleni yapan iki takım oyuncularına da helal olsun. Ne maç oldu ama…

Taraftarın takımı!

Üç gün önce Manchester United karşısında "rüştünü" ispatlayan takımdı Fenerbahçe. Ölçüm aletlerine göre neler yapabileceklerini, daha ne kadar iyi olabileceklerini gösterdiler. Bu 90 dakika özellikle Mourinho'ya nasıl iyi bir kadrosu olduğunu hatırlatmakla kalmadı, oyuncu grubuna da öz güveni getirdi. Bodrumspor maçına da bu futbolun ne kadar yansıyacağı bekleniyordu. Ofansif kadro, iki altı numara ile orta sahayı bloke etmek, "defansif" sabıkasına karşı Mourinho'nun itiraz dilekçesi gibi aslında. Not arasına "taraftarın takımı" diye de yazabiliriz. Beşinci dakika sonrasında "hop bakalım" dedi, İrfan Can Kahveci'yi hemen merkeze taşıdı, Maximin'e de "merkeze yaklaş" komutu gönderdi. Fenerbahçe'nin iki açığı artık bekleri; Osayi ve Kostic'ti. Top Fenerbahçe'de kaldı ama, ofansif aksiyon olarak "anlar" bekleniyordu. Herkes istediğini yapmakta özgürdü çünkü bir plan yoktu. Çift santrforlu oyuna veya beklerin tempo getirdiği futbola yeterince çalışmadıkları o kadar belliydi ki… Elbette ön tarafın birbirine yabancılığı da, "son pas kararlarındaki" hataların nedeni olabilir. Dimitrov ile Osayi arasında da düello vardı. Bire birin en yetenekli isimlerinden biri, mevkisinin en hızlısıyla birçok kez didişti, galip gelemedi. Osayi'nin iki kez gol denemesi, topa sürekli kendini göstermesi de rakibi geriye iten faktörlerdendi. Kritik haftaya kazanarak devam etmek önemliydi. Maçı kazandıran, iki takım arasındaki oyuncu kalitesinin getirdiği farktı.

Sonunda anladı!

Maçtan önceki basın toplantısındaki sorulara Mourinho'dan gelen hafif "kibirli" cevaplar, aslında hangi takımı çalıştırdığının farkına varması için gerekçe oldu. Kadıköy'de, uzun zamandır taraftarın beklediği "kazanmak için oynayan" Fenerbahçe'yi seyrettik. Vücut dili çok önemli. Yenik duruma düştüklerinde bile sahada vazgeçen tek kişi yoktu. Bu ruh hali tribünleri peşlerinden getirdi. Müthiş bir baskı kurdular. Manchester kalecisi Onana "kedi yutmuş" gibi oynamaya başladı. En- Nesyri her dakika geçişinde takımın yeniden santrfor haline geldi. Takımı başkalaştıran en önemli oyuncu Tadic'ti. Kariyer maçı oynadı adeta. "Yangın anında basınız" düğmesi gibiydi. Tekniği ve aklı ile kriz anlarına müdahale etti, arkadaşlarının yardımına koştu. Lig performansı aslında Manchester United'dan daha fazla baskı yarattı takım üstünde. Üstüne gittiğinde dağılan bir rakip buldular karşılarında ama beraberlik sonrasında yine topun rakipte kalmasına izin verdiler. Mourinho kırmızı kart gördü. Maçın hakemi öyle kritik noktalarda aleyhte düdükler çaldı ki, biraz tecrübeliyseniz çok iyi anlarsınız. Fenerbahçe baskıyı kuruyor, bir alakasız faul geliyor. Osayi'ye darbe geliyor, havalara bakıyor. Net penaltısının gümbürtüye gideceğini anladığında Mourinho kendini gösterdi. Baskıyı artırdı ama öylesine şartlanmışlar ki, Manchester'e kaybettirmeyeceklerdi maçı. Maçın krizi sadece Fenerbahçe üstüne değil. İngilizler de iki beraberlikle geldikleri Kadıköy'den çıkış umdular. Fakat Fenerbahçe onları geri itecek tempoyu yapamadı. Kendi krizi, rakibinin korkularını geri itti.

Başıbozukluk

Eskiler, "Bile bile lades'' derler. Fenerbahçe, rakibin korkması gereken takım olmaktan çıktı, skor koruyan, rakipten çekinen bir hale geldi. Bunun adı "Doğru oyun'' da değil. Geçen sene 3 maçta öne geçtiği halde berabere kalarak puan kaybetmişlerdi. Bu sene daha 10. haftaya gelmeden bu sayı Göztepe ile beraber 2 oldu. Ne ön tarafın topu ayağına aldığında geliştireceği bir kurgu var ne de arkası topu kaptığında güçlüce ileri vurmaktan başka çözüme sahip olmayan bir takımın şampiyonluk hesapları yaparken kaderinin bu kadar ''Kaosa'' bırakması affedilmez. Samsunspor'un oyun planı, pas rotaları, kenar bindirmeleri; her şey çalışılmış ve plan dahilinde. Ve Mourinho'nun takımı bu planı, arzuyu engellemek adına 11 kişi defans yaptı. Takım çaresizlik yaşadığında el koyması gerekenler tecrübeli oyunculardır. Dzeko, arkadaşlarını ileri çıkmak için zorladı durdu. Kimse o baskıya katılmadı. Öne geçmesine rağmen F.Bahçe hücum aksiyonlarında 3 pası bir araya getiremedi. Beraberlikten de kötüsü bu başıbozukluk ve her oyuncunun kendi sistemini yönetmeye çalışması…
Bunları çözmesi gereken ve bu ligin büyük takımlar için ruhunu anlamasını beklediğimiz kişi Mourinho. Premier Lig'de zor deplasmanda beraberlik kötü sonuç değil. Ama elindeki kadro da oradaki rakiplerle denk değil. Belki de İtalyan yardımcılarının Serie A'dan gelen "Tedbir dozu yüksek'' bakış açıları böylesine düşük tempoyu ve kısıtlı coşkuyu getiriyor. Sonuçta her maçı ayrı bir final olarak takımın önüne getirecek, baskıyı artıracak ve sürekli bir öz güven testine girmek zorunda kalacaklar.

Bir başkalar!

Maçın ilk saniyelerinden itibaren "ne zaman gol olacak?" diye beklemeye başladık. İlk yarı bittiğinde de sadece "Duvarı bir türlü deleceğiz ama nasıl?" diye bakıyorduk maça. 2002'den sonra en yetenekli jenerasyonu yakaladık. Çok önemli takımlarda oynayan, ortalamanın çok üstünde ön tarafa sahibiz. Top kimin ayağına gelse "Bir şey yapacak" diye bekliyoruz. Böylesine özel oyunculara sahibiz. Kızamıyoruz bile onlara, çünkü bir sonraki pozisyonda öfkemizi sevinç çığlığına çevirebilirler. Karadağ'ın "otobüs" çekmesi sürpriz değil. Montella'nın bunu bildiği halde Barış Alper'e "santrfor suikastı" yapması anlaşılmaz. Tamam, çocuk ne dersen yapıyor ama daha önce denedin ve olmadı. Yine niye aynı ateşin içine atıyorsun. Montella'nın ikinci fonksiyonu İtalyan hakem üstüne. Karadağlı oyuncular kendini ne zaman yere atsa çaldı faulü. İtalyan Hoca'nın takımına karşı kullandı takdir hakkını. Ben bu kadar kötü bir İtalyan hakemi hiç görmedim.
Değişiklikler oldu ama çıkanlara kötü diyemeyiz. Ama girenler tabelaya yazdılar isimlerini. Orkun ve Hakan Çalhanoğlu'nun şut opsiyonları hep vardı. Arda da artık "takım komutanları" arasında yer alıyor. "10 numara" efsanesini geri getiriyor Milli Takım'a. İzlanda ve Galler berabere kaldı. İkişer puan kaybettiler. Biz yedi yaptık, İzlanda için "beraberlik iyi skoru" cebimize koyduk, Galler ile sahamızda oynayacağız. Yolunuz açık olsun çocuklar.

Defansa ‘helal olsun’ diyorum

Neresinden tutsan, elinde kalacak bir maç izledik. Mourinho'nun Fenerbahçe'sini sahadan sildi Twente takımı. İki tarafta da üstündüler; taktik olarak da istediklerini alıyorlardı, fizik olarak da. Baskıyı kurdular ve hiç bırakmadılar. Nefes aldırmadan topun ve pozisyonların peşinde ördüler sahayı. Oyuncu kalitesi olarak rakibin çok üstünde olmasına rağmen, bu direnç ile farklılıklarını ortaya koyamadı Fenerbahçe takımı. Neredeyse tutan plan yoktu. Szymanski'nin temposu müthişti ama son kararı verecek olan Fred'di ve etk-i sizdi. Halbuki on bir belli olduğunda Tadic solda, İrfan Can sağdayken daha akıllı ve etkili hücum organizasyonları bekledim. Çünkü taşlar yerine oturmuştu. Ama Hollandalılar getirmediler Fenerbahçe'yi kendi alanlarına. Oyun kendi "kaosunda" boğuldu. Twente'nin golü bir anlık gafletle geldi. Oyuncu kafa vuruşunu istediği gibi yapsa, gol de olmayabilirdi. Yine de skorun tekte kalmasını sağlayan Livakovic'di. Takımın gittikçe gerilen maçın içinde olmasını sağladı. "Atan-tutan" şifresinde yerini almıştı.
En-Nesyri rakip kaleden bu kadar uzak oynarken, "oyun kurucu" olmak zorundaydı. Bilmediği-beceremediği noktada kaldı. Sırtı dönük, stoper ile didişmekte, gelişmesi şart. Maçın hakemi Türkiye'de olsa Kadıköy'e gelemezdi. Bu kadar açık… Mourinho'nun takımını yenmek için ekstra hırsla oynayan Twente'nin hafta sonu maçına dikkat. Amrabat ortaklığındaki Fenerbahçe defansı için "helal olsun" diyorum. Sonuç; kaybedilmemesi gereken maçtı, kaybedilmedi…

Fred’le bir başka

Umarım 'inişli-çıkışlı' maçın Fenerbahçe adına sonuncusunu seyrettik. Kazanmasına rağmen oynanan oyunu değil, mücadeleyi ve kaliteyi konuşabiliyoruz. Fred'in kenarda oturduğu bir müsabakada topu, rakip ceza alanına getiremediler. Antalya'nın baskısında daha çok akıl, çalışma ve plan vardı. Tek paslarla orta sahayı rahat geçtiler. Ama onlar da ceza alanına akıllıca giremediler. Bir kaos oyunu başladı ve 'atan kazanır' formatına büründü. Maçın F.Bahçe için anlamında 'kazanmak' öncelik. G.Saray'ın puan kaybettiğini düşündüğünüzde 90 dakikanın tek anlamı kazanmakla olacaktı. Fred'i kulübede oturtup iki 6 numara; Ambarat–İsmail ile oynamanın da anlamı bu olabilir. Mourinho 'Bir türlü golü atarım ama yememeliyim' dedi mi bilmiyorum. Ama birbirimizle konuştuğumuzda dememiş olabileceği fikrini de kimse savunmuyor. Bu düz orta saha, Maximin dışında hareketsiz ön taraf, Szymanski'nin sert baskısına destek gelmemesi, her futbolcunun maçı kendi fikriyle yaşadığının da bir belgesi aslında. Bu takıma, her maç önde baskı yapılıyor ama Livakovic'in uzun vurması dışında çıkış planları yok. Anlaşılabilir bir durum değil.
İlk dakikalarda topun çizgiyi geçip geçmediği tartışılır. Görüntülerden iki fikir de kendine kanıt buluyor. Hakemler, 'devam' dediğine göre VAR da çaresiz. Dzeko'ya ceza alanı içinde darbe var. Hakem Cihan Aydın darbeyi yeterli görmedi. Ama benzer pozisyonda Dzeko, kaleciyle karşı karşıya kalacakken faulü verdi. Fred'in oyuna girmesiyle F.Bahçe başka bir şapka takıyor, oyun kendi anlamını buluyor.

Kan kokusu alan köpekbalığı!

Saint Gilloise, kan kokusunu alan köpekbalığı gibi başladı maça… 20 dakikada nefes aldırmadan baskıyı yaptı, pozisyonları buldu. Maçın başlamasına saatler kala hala Passo'dan isteyen bilet bulabiliyordu. Galatasaray yenilisi taraftarın hevesini de dibe çekti, heyecanını da. Bu sinerji sahaya da yansıdı. Oyuncuların eli-ayağı kesilmişti sanki. Belçikalılar hissetmişlerdi bu bulanık havayı. Golü attıklarında, karşı tarafı da kırabileceklerinin farkında ve isteğinde oynadılar. Amrabat-Fred acemiliği orta sahayı çaresiz bıraktığında, Cengiz ve İrfan Can hemen merkeze yaklaştılar. Fred top rakibe geçer geçmez tüm gedikleri onarmaya, her bölgeye koşmaya başladı. Toparlandılar bir anda. Duran toptan Çağlar golü de geldi. Rahatladılar… Artık maçı kazanmanın dışında ikinci hedef de oluştu; En-Nesyr'yi golle buluşturmak. Faslı oyuncu golle burun buruna oynamayı başardı. Bir kafa şutu çizgiden de çıkarıldı. Rakibin 10 kişi kaldığı pozisyonunda kahramanıydı. Fizik olarak kendini bulmuş, maç eksiğini ise her pozisyonda hissediyor. "Kan kokusu" diyerek başladık, Mourinho'nun da, takımın da galibiyete ihtiyacı vardı. Daha sezonun altıncı haftasında "şampiyonluk" tartışılır hale gelmişti çünkü. "Kırılgan" taraftar psikolojisi işi "yürüyüş" yapmaya kadar abarttı. Artık her maçları "final" oldu. Mourinho ve ekibi de nereye geldiklerini anlamıştır, Samandıra'nın diğer "yenileri" de…

Atamazsan, atarlar!

Torreira'nın şutu direkten dönüp, Livakovic ile buluşup ağlara gittiğinde, maçın devranı da döndü. Kadıköy'ün atmosferi, maçın önemi, Mourinho'nun planları ve ilk dakikalardaki Fenerbahçe dalgalarını getirdi. Maximin güdümlü füze gibi gidiyordu rakip kalenin üstüne. Pozisyonlar üst üste gelirken, taç atışından gelen topu uzaklaştıramadı Fenerbahçe defansı. Şok golün üstüne Osimhen-Mertens yapımı usta işi, ikincisi de geldi. Okan Buruk'un Galatasaray'ı oyunun kontrolünü tamamıyla ele geçirip, Mourinho adına ortada plan da bırakmadı. Devre bittiğinde, ikinci yarıdaki gollerin de habercisi olan, iki kale arasında gidip-gelen tempolu bir futbol kaldı akıllarda. Sonrasında hamleler beklendi. Mourinho, Amrabat ile orta saha direncini onarmak istedi. Ama sadece Maximin üzerine kurulu oyun planında, uzun ve yüksek toplara dönen bir takım vardı. Sanki orta sahasız oynuyorlardı. Fred ve Syzmanski de bu ritmin içinde varlık gösteremediler, Tadic'in, Dzeko'nun ustalığı da rafa kalktı.
Sara'nın taç atışından gelen topla üçüncüyü atması, yoruma açık penaltıyla gelen Dzeko golüyle, maç kendi kaosuna kavuştu. Mourinho hücumcuları sürdü sahaya teker teker, Buruk, yorgunları kenara çekip, Barış'ı da beke atarak defansını beşledi. Sonuç, şampiyonluk yarışında avantaj da moral de Galatasaray'a geçti. Galatasaray belki bir sezonda gördüğü sarı kartı, tek maçta hanesine yazdırdı. "Sadece bir maç" diyerek derbiyi yorumlayan Mourinho da 'gerçeklerle' tanışmıştır umarım. Bu yenilginin fiziki yıpranmasını belki sarar ama takım ve taraftar üzerinde mental darbe için çok uğraşması gerekecek.