CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Akıl oyunları!

Bu sezon, bu kadar "kora kor" mücadeleyi ikinci kez seyrettim. İlki, Kadıköy'de 0-0 biten Fenerbahçe-Beşiktaş karşılaşmasıydı.
Aykut Kocaman, klasik "yeni ay" formatıyla karşıladı Başakşehir'i...
Kanatları kapatıp, rakibin oyunu merkeze yönlendirmesini istedi. Orada da kalabalık bekleyerek boğdu tehlikeleri. Bunu önde iki forvet dahil, tandeme bile yakın baskı uygulayarak da destekledi.
Bir anda, Dick Advocaat'ın Fenerbahçe'si önümüzdeydi.
Epureanu'ya top kullandırma, Mossoro ile Emre Belözoğlu'nun arasındaki pas bağlantısını kes...
Başakşehir oynuyordu topla ama ne oynadığını bilemiyordu. Ezberleri de bozuldu, düzenleri de... Abdullah Avcı'nın, kazandığı Galatasaray maçından sonraki açıklamaları geldi aklıma:
Wesley Sneijder ile Bruma bağlantısını keserek, Galatasaray'ı Sabri üstünde, yani pas kalitesi daha düşük yönden oynamaya zorlamak istediklerini söylemişti. Sezonun ikincisi, bu kez benzer önlemleri kendisine karşı alan takımlar ile oynuyordu.
Abdullah Avcı ve ekibinin tedbir alandan, önlem alınana terfi ettikleri çok hızlı bir yükselişi yaşadıkları ve sonunda kupa finaline geldikleri müthiş sezon yaşatıyorlar bize.
İki teknik adamın, kurguladığı iki makine, aldıkları komutları yüzde yüz konsantrasyonla uygulayarak maçı penaltılara kadar taşıdılar. Daha çok isteyen Başakşehir gibi gözükse de, maçı kendi limitlerinde doğru kurgulayıp, yönlendiren Atiker Konyaspor oldu. Biri istediklerini yapamadı, biri istediğini, istediği kadar yaptırdı. Eğer yolunuz penaltılara düşmüşse, artık kaderiniz ile şansınız kol kola yürüyor demektir. Abdullah Avcı, kariyerinin ikinci finalinde de penaltılara teslim oldu. Böylesine görkemli ve övgü dolu kariyerindeki kupa sevincini yine ertelemek zorunda kaldı.
Başarılı teknik adam Aykut Kocaman kendisiyle ilk defa Avrupa'ya giden Atitker Konyaspor'a, yine tarihinde bir ilki yaşatıp, müzesine Ziraat Türkiye Kupası'nı yerleştirdi. Akıl ile performansların birleştiği, sıkıcı görünse de "erkek" gibi oynanan bir 120 dakika seyrettik. Kazanana da, finalde ter dökene de sonuna kadar helal olsun.

Kurusıkı!

Sahaya çıkan Fenerbahçe on birini gördüğünde, "hücum takımı" diyen olmuştur.
Ancak işin gerçeği "çaresizlik" dizilişiyle çıkmıştı Advocaat. Sakatlar, cezalılar çetelesi yapılırken, bir anda Van Persie'yi forvet arkası, sezonun küskünü Emenike'yi santrafor, son haftaların tescilli kötüsü Sow'u ise Lens ile birlikte kanatlarda gördük. Geri kalana kaleyi savunmak kalmıştı. Orta sahadan vazgeçerek, ön tarafın performansına emanet edilen, "elde kalanlarla bu kadar" taktiği iş başındaydı.
Aslında bu takıma baktığınızda, işler kötü gittiğinde "oyuna forvet alsana hoca" diyenlerin lafı kalmıyordu. Ne varsa sahada işte.
Orta saha pas ve akıl üretemediğinde, sahada ne kadar çok santrafor olursa olsun, silahınızın "kurusıkı" olduğunun deneyimini yaşadık bir kez daha.
Üstelik ikinci yarıda, gol atması, pozisyon üretmesi gereken bu beyefendiler bir de geriye koşmayınca, orta alandaki büyük boşluğa Trabzonspor yerleşti. Bir kedi -fare oyununa çevirdiler dakikaları. Baskıya kurdular, beraberlik golünü buldular, galibiyet için de golün sınırlarında dolaştılar.
Advocaat'ın bu görüntüyü değiştirmesi için elindeki tek oyuncu Salih'ti. İlk on birde kullanmayıp, oyuna sokmak için de 70 dakika beklemesi enteresan. Bu kadar düşük bir güven ibresine sahip olma gururu da (!) Salih'in olsun.
Onur Kıvrak'ın net hatası sonrasında, net ofsayt pozisyondaki Sow'un golü ile öne geçtiler. Yine de Esteban'ın kurtardığı iki net gol fırsatı da vardı Fenerbahçe için.
Dört forvetli oyunun tek yararı, Trabzon defansının çakılı kalması, beklerin hücuma katılmaması, Ersun Yanal'ın oyun ezberinin bozulmasıydı. Sürekli göbekten gelmek zorunda kaldılar ve Topal-Sousa ikilisi, bu çabaları kalabalık içinde boğdu.
Bitimde herkes mutlu bir şekilde gidiyordu soyunma odasına. Sadece yedi yıl sonra Fenerbahçe'ye gol atan Trabzonspor, belki bir başlangıç olarak görebilir 90 dakikayı.
Çarşamba günü Medipol Başakşehir kupayı alamazsa, üçüncülük mücadelesinin de çok anlamı kalmayacak.

Salih 70 dakika bekledi. Bu kadar düşük bir güven ibresine sahip olma gururu da (!) Salih Uçan'ın olsun

Şimdi sıra taraftarda

Bir gün önce, Avrupa Şampiyonu olan basketbol takımının gölgesinde kalmış bir takımdı Fenerbahçe. İlk 45'i ilgi yalnızlığı içinde, ne yapacaklarını bilemeden geçirdiler. Üstelik uzatma dakikalarında gelen golle de soyunma odasına demotive gittiler. Maçın dönmesi, bilinen dinamikler içinde takımın oyuna el koyması çok mümkün gözükmüyordu. Fakat Van Persie'nin 48'de tabelaya beraberliği asmasıyla birlikte, büyük takım refleksi geceye damga vurdu. Mücadele ve oyun konsantrasyonu el değiştirdi. Gençlerbirliği oyuncuları kazanmaktan vazgeçip, skoru korumak, kalelerini tehlikeden uzak tutmak için dengeli kalmayı tercih ettiler. Böyle oyunların anları vardır. Maç kilitlenmiş, iki oyuncu grubu da risk almaktan vazgeçmişse, bir hata, bir seçim veya bir ustalık sonucu belirler. Hatayı Gençlerbirliği yaptı. Sakatlık olmasa, ilk on birde oynaması mucize olan İsmail'in düşürülmesiyle penaltı geldi. Öne geçen Fenerbahçe'yi tehdit edecek Gençlerbirliği inadı da yoktu. En iyi bildiklerini yapan, bölgelerini savunan ve temaslı mücadeleden sakınmayan tarzları ile galibiyeti hanelerine yazmayı başardılar. Trabzon maçı öncesinde, puan olarak Galatasaray'ın gerisindeyken bu üç puan aslında sezonun en önemli hayat öpücüklerinden bir tanesi oldu. Antalya'ya sekiz puan fark atarak, dördüncülüğü yani Avrupa Kupaları'na gitmeyi garantilediler.
Üçüncülük mücadelesinde, bitime iki maç kala bir beraberlik hakkını da ceplerine koydular. İkili averajda Galatasaray'a üstünlükleri var çünkü. Sanırım bu hafta Advocaat'ın da veda maçını izleyeceğiz. Trabzonspor maçı kendi içinde zaten bir final havası yakalamıştı, şimdi kurt Hollandalı için de anlam kazandı. Şimdi sıra Fenerbahçe taraftarında; sezonun son Kadıköy etabında, yeni sezonun provasını yapmaları, tribünleri doldurmaları ve takımlarını 12 kişi oynatmaları için en doğru zaman.

Tek renk, tek ruh

A Spor'da Obradovic'in belgeselini izliyorum.
Maç konuşmasını anlatıyor.
"Oyuncularıma asla kazanın" demem diyor usta koç, "Sizi seyretmeye gelenler savaşmanızı, kazanmak için her şeyi yapmanızı istiyor. Rakip sizden iyi olabilir, kaybedebilirsiniz ama bu odaya sonuna kadar mücadele etmeden gelmeyin" sözleriyle bitiriyor...
Oyunu vazgeçmemek üzerinden tarif ediyor F.Bahçe'nin efsane hocası. Hepimize bir hayat dersi veriyor. "Yapamayız" kelimesini çıkartıyor aklımızdan, "Denemeliyiz" hedefini koyuyor önümüze. Müthiş bir makine, kazanmak üzerine kurgulanmış inanılmaz bir takım Fenerbahçe. Onları bir araya getirmek için önemli bir bütçe gerekiyor, doğru. Ama onlara bu ruhu vermek, bankadaki hesaplardan geçmiyor.
Amerikalı, İtalyan, Sırp, Türk ve nihayetinde Yunan takımı ile oynanan final maçında bir Yunanlı. Ayrı bayrakların, kültürlerin gölgesindeki, farklı karakterlerdeki bu oyuncuları, tek vücut haline getirip, sarı-lacivertli tribünler önünde aynı ruha kavuşturmak önemliydi.
Salondakiler veya ekran başındakiler heyecanla ritim tutarken, parkedeki terlerin kendileri için aktığının farkındalar. Böylesine bütünleşmiş, birbirine inanmış ve hep omuz omuza olmuş birliktelik, F.Bahçe'nin en büyük ayrıcalığı.
Öylesine pozitif ve öylesine saygı yaratarak yürüdüler ki yollarında, her maçtan sonra rakipleri ayağa kalkarak kabul ettiler yenilgilerini. Selamlıyoruz sizi vazgeçmeyen savaşçılar. "Helal olsun" cümlesiyle çıktınız kürsüye, kupayı siz kaldırın; biz sizinle gurur duyalım. Bu değerli şampiyonluk, tüm hayatını Fenerbahçe ile yaşayan sevgili babamın; Necati Bilgiç'in de ruhuna gitsin. Topun rakipte olduğu her anı "Kış-kış" diyerek seyreden bu Güzel Adam'ın tüm totemlerini yapan ben ve benim gibilerin, demek ki yaşarken göreceğimiz varmış.
Emeğinize sağlık.

Final tadında

Maçtan önce ne olması gerektiği belliydi. Fenerbahçe skorun 2-2'nin üstüne çıkmasına izin vermeyecek, Başakşehir ise kazanmanın veya daha farklı beraberliğin peşine düşecek. Eğer, mecburiyetler içinde bir plan içindeysen, sahada da "gereğini yapacak" düzeni kurmak zorundasın. Bu tablonun hitabında savunan bir Fenerbahçe görmemiz gerekirdi. Ancak ilk 45'in özetinde isteyen bir takım ve buna izin veren bir rakip gördük. Van Persie'nin üç pozisyonu ezmesinin peşinden, Emre Belözoğlu'nun kaleyi gördüğü anda denediği şut geldi. Başakşehir için istenen olmuş, attığı gole sevinmeyen Emre "gereğini" yapmıştı.
Kadıköy'ün boş koltuklarının, Fenerbahçe için gereken ateşlemeyi yapması çok mümkün gözükmüyordu. Fakat sahaya rakibinden beş dakika önce geldi sarı-lacivertli oyuncular. Bu oyuncuların yeni bir hikayeye başladığını gösteriyor. Soyunma odasında konuşmuşlar, belki de birbirlerine sarılmışlardı. Taraftarın eksikliğini, tek hedefin sıcaklığıyla gidermeye çalıştılar. Rakibi kaleye yaklaştırmadan denemelerini sürdürmek istediler. Böylesine geviş getiren oyunun bitime kadar üç gol daha üretmesi ise hiç birimizin beklemediğiydi. Sahanın kötüleri Lens-Sow işbirliği Fenerbahçe'yi kupa kapısına tekrar getirdi. Abdullah Avcı, gemileri yaktı, hamleleri yaptı; Holmen ile kapı tokmağına sarıldı. Bir dakika geçmeden Van Persie yine kötü vurdu, Ozan son anda dokundu; bu kez kapı yine sahipsiz kaldı.
Uzatmalara giden bir heyecanı, aslında final tadında izliyorduk. İki takım da istiyor, deniyor ve finali getirecek gol iki kalede kararsız dolaşıyordu. Oyun veya oyuncu kalitesinden şikayetçi olan olabilir, ama iki takımın da mücadelesi ve vazgeçmemesi, Süper Lig'i çok geride bırakıyordu. Alın teri ve emeğin kol kola koştuğu, şansın-şanssızlık ile köşe kapmaca oynadığı ender maçlardan birine şahit olduk. Kupa finalinin ikinci biletini ise penaltı atışları belirledi. 120 dakikada yaşanan heyecan ve mücadele, penaltı atışlarında da karşımıza çıktı. Atışların sonunda da Abdullah Avcı ve talebeleri, Kadıköy'den bileti alan taraf oldu.

Sınırları bu kadar!

Şimdi, "Oyuncuların aklı çarşamba günü oynanacak kupa maçındaydı. Bu yüzden konsantre değillerdi" diyenler çıkacaktır. Bilin ki; öyle bir şey yok. Bu takımın, bu kadronun sınırları bu kadar.
Bakın, oyuncuların hemen hepsi iyi niyetli ve elinden geleni yapmaya çalışıyor. Maç içinde protestolar oldu bazılarına ama çok haklı değildi. Emenike gibi büyük dağları yarattığı zanneden biri bile, oradan-oraya koşturdu. Ne maçın kaybedilmesi sürprizdir Fenerbahçe için, ne de kazanılması.
Ortası veya dengesi olmayan bir takımın, kendi sahasındaki maçta favori gösterilmemesinin nedeni sadece yetenek problemi değil. Pozisyon yaratamayan, doğru pas üretemeyen bir orta saha, adam bile çalımlayamayan ön tarafa rağmen, "Fenerbahçe kazanır" diyen birisi varsa, sadece fanatik biatlık nedeniyle mantık yetisini kaybetmiş olandır.
Galatasaray'ı yenen takımı, bir hafta sonra sekiz bin taraftar karşılamıştı tribünlerde.
Beşiktaş'tan puan alanı belki de daha azı.
Halbuki sosyal medyaya baktığınız zaman bu sonuçlar üstünden ne geyikler üretip, moral ibresini en üstlere çıkartmışlardı.
En azından bu iki maçta, bu oyuncuların hediye ettiği, tüm Fenerbahçe taraftarının yaz mevsimini enseyi karatmadan yürümesini sağlayacak bu sonuçların hatırına o tribünler dolu olmayı hak ediyordu.
Sinerji olmadığında, oyuncuyu zorlayacak, rakibi korkutacak atmosfer oluşmadığında, 50 binlik statta sahaya çıkmanın ne anlamı var?

ÇÖZÜMÜ PARA SANANLAR!
Aziz Yıldırım'ın asla anlayamayacağı bir görüntü bu. "Onlar mı yaptı ben yaptım" derken, oyuncuların parasını veren olduğunu ima ediyordu. Taraftarın gelmemesini de ekonomiye bağladı. Çözümün sadece "para" olduğunu sanan bir başkan, 110 yılı taraftarıyla geçirip, seyircisiyle koşan bir takımın, karşılıklı sevgiden beslendiğini de zor anlar. Maçı yazmadım elbette... Çünkü dün Kadıköy'deki bu performans Fenerbahçe için bir neden değil, bir sonuç.

Maçı yazmadım elbette. Çünkü dün Kadıköy'deki bu performans Fenerbahçe için bir neden değil, bir sonuç.

Futbolun adaleti!

Advocaat'ın, büyük maçlardaki tek planı ile başladı maça Fenerbahçe. Mücadele edecekler ve geçen dakikalarda neler olacağını hep birlikte bekleyeceklerdi. Sahaya çıkan takımın yedekleri arasında "Neden oynamıyorum?" diye soran olacağını sanmıyorum ama İsmail Köybaşı'nın "neden oynuyorum?" endişesine kapılması sürpriz değil. Kupa etabındaki grup maçlarının penaltılı, kırmızı kartlı kahramanı olarak, Beşiktaş deplasmanında Quaresma'nın karşısında görev alması, hangi kriterin eseridir merak etmiştir muhakkak.
Bir futbolcu elbette kötü gününde olabilir. Hata da yapabilir. Biz buna genel de "Takımını eksik oynattı" diye yaklaşırız. İsmail'in performansında ise "rakibini fazla oyuncu ile sahada tuttu diyebiliriz. Son maçta Tosic takımını eksik bırakmıştı, İsmail Beşiktaş'ı fazla oynattı. Planlar tutmayınca hamle de yapılır. Maç ikili performanslar ile dengedeydi ama böylesine gerilimin yükünü taşıyamayanlar, skoru değiştirecekti. Beşiktaş'ın öne geçmesi, ikinci yarıdaki anlayış ile Atiba'sızlıktan doğan dezavantajların da yok olmasını sağladı.
Fenerbahçe'nin önlemlerle bezenmiş taktik örgüsü, rakip bekleri hücuma sokmuyor, Beşiktaş ataklarını kanatlara yayılmaya zorluyordu ama, hücum için oyuncu inisiyatifinden başka seçenekleri yoktu. Lens'e ikili baskı geldi sürekli. Salih hamlesi belki de bunu değiştirmek, genç futbolcunun oyun zekasına güvenerek, top kayıplarını göze almaktı. Önemliden öte, "değerli" bir maçtı. "Yenilmemek" üzerine kurduğu planların sol bekini, sağ bek olarak oynatması yüzünden yerle bir olması, Advocaat'ın anı defterinde yerini alacaktır elbet. Son saniyelerde, santrası yapılmayan beraberlik golü de defterin "mucizeler" kısmına notlanır.
Dünkü maçta Beşiktaşlı oyuncularının tiyatro sahnesine çevirdikleri futbol sahasına bakarak, dokuz kişi kalan Fenerbahçe'nin Dolmabahçe'deki tabelaya "yenemezsiniz" logosunu koyması da ilahi adalet sanki. Oyunu germek, hakeme oynamak, tahrik etmeye çalışmak, barış için uzanan eli sıkmamak. Bu şımarıklığın faturasında da yine bilinen cümle var: Aslında futbolun adaleti var !

Yalnızlar stadı!

Bir hafta önce Galatasaray'ı sahasında yenmiş takımın maçına 8 bin 500 biletli seyirci geliyor. Şampiyonlar Ligi'ne katılma şansına yaklaşmış, üstelik maç sonrasında teknik direktörü açıkça çağrı yapmış ama Fenerbahçe taraftarı yine tribünlere gelmiyor.
Eskiden olsa, Galatasaray galibiyetini anmak-kutlamak veya oyuncuları onurlandırmak için bile maça gitmek bir bahane olurdu.
Böyle bir durumda Aziz Başkan çıkıp;
"Bana küs değiller, ekonomik nedenler" diyebiliyor. O öyle inansın ama, bir sezon kale arkası tribünü taraftara küserek kendisinin kapattığına değinmiyor elbette.
Ya da bu sezon, kendisini protesto eden tribün bloklarına kombine satışını yasaklatması gibi.
Nereden bakarsanız bakın; Fenerbahçe seyircisiyle coşan - koşan bir takımdır. İki sezondur tavır koyup, "Onlar mı yaptı, ben yaptım" kibrine, "O varsa, biz yokuz" duruşuyla cevap verdi. Görünen şu ki; "O'nun" umurunda olan seyirci değil, kendi ikbali...
Rize maçı başlamadan önce kendi sahasında 16 puan kaybetmişti Fenerbahçe. Tribünlerine ilgi olan maçları kazanan bir ekibin, kendi evindeki yalnızlığında, başka bir dermansız ve amansız 90 dakika yaşandı. Performanslar elbette tartışılacak.
Şener yine bir hatanın ve yenilen golün sahibi oldu. Kendini affettirmek adına topa çok koştu, sorumluluk almak istedi ama hatalar devam etti. Ozan değişikliği kaçınılmaz hareketti.
Ama; Fabiano sakatlıkla yerde yatarken, Emenike değişikliğini yapmak hangi mantık. Bekle kalecinin durumunu, kararını bir kez daha gözden geçireceksin belki de. Advocaat'ın "yokum" kararından sonra Lens'in de vites küçültmesi tesadüf mü?
Eski hırsını, isteğini kaybettiğini, formundan ise uzak olduğunu görüyoruz çünkü. Aatif, Hasan Ali ve Alper'in çabaları ile topu rakip ceza alanına taşımaya çalıştılar. Bu üçlünün pas kalitesini düşünerek, tehlikeli pozisyon sayısını da hesaplayabilirsiniz. Golün ortasını yapan Aatif'ın, oyundan çıkana kadar takımın en yararlısı olduğunun da altını çizelim.
Yine de her iki yarıda da birer penaltı kararının hakem değerlendirmesine girmediğini de belirtelim. Tabela üstünden konuşanlar da üstte yazılanları ve Moussa'nın uzatmalardaki golünü unutup, buradan değerlendirme yapabilirler

Tabela üstünden konuşanlar, Moussa'nın uzatmalardaki golünü unutup, buradan değerlendirme yapabilirler.