CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Zor dostum zor!

Maç kendi içinde gerilimini üretmekte çok zorlanmadı. Lig yarışının "kopuk" takımı Fenerbahçe için en önemli hedef haline gelen kupada "yoldan çıkma" şansı yoktu.
Başakşehirli oyuncuların Rize'de gazeteci linç etmeye kalkması ile birlikte, birden bire başka bir "devran" oluştu. Sezonun en önemli, en beğenilen ve en takdir edilen takımı, bir anda "hedefsiz" hale gelebilecek ortamı yaşamaya başladı. Fenerbahçe'ye avantajı verebilir, Beşiktaş ile lig finalinde ikinciliğini bile tehlikeye sokabilirdi. Abdullah Avcı ilmik ilmik ördüğü takımıyla, bir anda tüm hesaplarının boşa çıkabileceğini gördü. Kendisi de gergindi, oyuncuları da. U21 kaleci ile Fenerbahçe karşısına çıkmak zordu ama Başakşehir'i zirveye taşıyanlar sahadaydı. Visca, Emre, Cengiz veya Adebayor... Böyle bir dörtlü her zaman tehdit demekti. Her şey bir tarafa heyecan içindeki acemi kaleciyi tehdit edecek bir Fenerbahçe olacak mıydı?
11. dakikadaki 2-0'lık skorla "Ne oluyor?" dedi herkes. Ozan'ın şutuyla fark bire indi ama beraberinde de düşen tempoyu getirdi. Durum Fenerbahçe'nin işine geldi. Emre'ye baskı uygulayıp, Visca'nın da hızını kestiler. Al gülüm-ver gülüm oyununda, kendileri de pozisyon bulamıyorlardı. Kadıköy ayağına saklıyorlardı kendilerini. Ve beraberlik golü. Faulü çabuk kullandı Fenerbahçe... Atak golle sonuçlanınca Abdullah Avcı, "yerinden" atılmadığı için çok itiraz etti. Duruma mantık yürütelim; faul atışı, hareketin yapıldığı yerin iki metre önünden kullanıldı; doğru. Peki; Başakşehir golü bu yüzden mi yedi? Atıştan sonra top üç tane ayak, bir tane kafayı dolaştı. Taç atışlarında bile 3-5 metre mesafe kat edilirken, Avcı faturayı Aatif'a basmayan, Şener'e orta yaptırtan veya tek santrafor Van Persie'ye kafa vurdurtana kesmeli aslında.
Hesap, Kadıköy'deki rövanşa kaldı. Başakşehir için oynadığı stat çok fark etmiyor. Ama Fenerbahçe kendi sahasında daha güvenli oynuyor. Finalin adını koyamadan bitirdiler 90 dakikayı...

Mahallenin ağabeyleri...

Maç öncesinde hesaplar-kitaplar arasında ne öngörülmüş ise, 90 dakika boyunca benzerini yaşadık. Galibiyete ihtiyacı olan Galatasaray riski alacak, seyircisi önünde baskılı oynamak isteyecekti. Öyle de oldu. Kazandığı tüm önemli maçları mücadelesini ön plana alarak başaran Fenerbahçe, yine aynı oyun karakterini sergiledi. Sahasını kapatacaktı, rakibin etkili oyuncularına baskı yapacaktı ve gol için de fırsat anını bekleyecekti. Öyle de oldu.
Lens üstünden hücum eden bir takım olarak, Hollandalısına üçlü kademe geldiğini görmek Advocaat için şaşırtıcı olmamalıydı. Carole'un yanına Bruma destek attı, Tolga Ciğerci de hemen arkalarındaydı. Şener seyirci baskısında sadece görevini; Bruma'yı kontrolü görev edinmişti kendisine. Hareket alanı bulamadıkça, Lens de oyundan vazgeçti.
Topu öne taşıyacak Alper ile, üçüncü bölgede kendine fırsat yaracak Van Persie dışında tabelayı değiştirme umudu kalmamıştı Fenerbahçe'nin. Dakikalar ilerledikçe oyunu yönetme şansları da olmadığını anladıklarında, "Şampiyonlar Ligi için üç puan" demek yerine, "Üçüncülükte kalmak için bir puan yeter" planına geçtiler. Bu karara varmak veya bu durumu kabullenmek, aslında zirveye neden oynayamadıklarının da kanıtıydı. Bu orta saha kalitesiyle ancak mücadele edebilirlerdi. Oyun kurmak veya forvetlere kaliteli pas üretmek mümkün değil. Dolayısı ile Advocaat'ın sert eleştirilerini "gerçekçi" değil de, "bahane" olarak yorumlamak, yanlışlardan bir tanesi olur.
Maçın hikayesine baktığımızda, Fenerbahçe'nin kazandığını yazmak açıklanacak gibi değil. Rahmetli büyüğümüz İslam Çupi olsaydı, kaleminin ucunda dans ettirdiği kelimeler ile ezeli rekabetin "makus talihini" tarihe geçecek cümleler ile anlatırdı.
Korner bile atmadan derbi kazanmak. Beş yıl sonra Seyrantepe'den gelen haberlere; "Fenerbahçe yendi" noktasını koymak. Çok daha iyi kadrolar ve oyunlarla olmayanı başarmanın teknik açıklaması yok. Ama kestiği racon bellidir: Bu mahallenin ağabeyi Fenerbahçe'dir...

Kjaer için tercihim Başakşehir olurdu!

- Şampiyonluk iddiaları yok ama ikincilik iddiası sürüyor ve adı üstünde derbi… Başakşehir'den 4 yiyen ve mutlak kazanmak isteyen bir Galatasaray var. TT Arena'da nasıl bir mücadele bekliyorsunuz?
Taktik anlamda kötü (F.Bahçe) ve daha kötünün (G.Saray) mücadelesi olacak. 100 yıllık rekabetin getirdiği heyecan ve beklenti olmasa, maçı televizyondan bile kimse izlemez. İki takım da en azından yenilmemek isteyecektir. Ama G.Saray'ın bu sezon taraftarına bir büyük maç borcu var. O nedenle beklentinin, dolayısıyla hayal kırıklığının da yüksek olduğu taraf sarı-kırmızılılar. F.Bahçe'nin işleri kötü gitse de büyük maçları başka oynadığı gerçeğini de bir kenara koymamız lazım.

- F.Bahçe defansının önemli ismi Kjaer son 3 antrenmana çıkmadı. Oynamazsa yokluğu takımı nasıl etkiler?
Kjaer, çok iyi bir profesyonel ve bu maçın önemini iyi biliyor. Antrenmana çıkmaması veya yarıda bırakması Pazar gününe daha sağlıklı hazırlanma isteğindendir. Ancak bu konuda kararı oyuncudan önce Advocaat verecek. Çünkü Çarşamba günü de Başakşehir'le kupada karşılaşacaklar. İki maç da çok önemli. Ama ben Advocaat'ın yerinde olsam seçmem gereken bir maç varsa hakkımı Başakşehir'e saklarım.

- İki takımı karşılaştırdığınızda maçta kimler öne çıkar?
Pozisyonlu bir maç olacağını düşünmüyorum. Bu nedenle mücadele ve yüksek konsantrasyonlu bir 90 dakika izleriz. İki takımın da ön tarafında önemli isimler var. Dolayısıyla Lens-Van Persie ile Podolski -Sneijder oynarlarsa maçın kilit isimleri olurlar. Elbette kaleciler de göz önünde olacaklar. Skor değişecekse öndekilerin yeteneklerinden çok defanstakilerin hatalarından olacak.

- Fırat Aydunus bu sezon ilk kez derbi yönetecek. İki yıl sonra da bir G.Saray-F.
Bahçe maçına çıkacak. Doğru tercih mi? Güven ibresi düşük bir hakem… Ancak bu sene ve özellikli ikinci yarı başlarında çok iyi maçlar yönetti. Uçuk-kaçık kararlar vermediği gibi oyuncuları da kendine inandırdı. Formda olduğunu düşünüyorum. Eskisi gibi eyyam da yapmıyor.
Bence MHK an doğru kararı verdi.

Yeni hedef peşinde!

Düşe-kalka devam eden lig haftalarının daha heyecanlı hale gelme ihtimali vardı maç öncesinde. Başakşehir'in puan kayıplarının ardından, bir de Galatasaray ile oynayacak olması, Şampiyonlar Ligi için yeni bir heves yarattı. Fenerbahçe kupada yarı final ile en yakın başarı için hırsını bileylese de üstündekilerden en az birisinin puan kaybedeceği bir haftada, fırsat peşine de düştü.
Advocaat, maç öncesinde "gidebildiğimiz yere kadar" derken, oyuncu grubunun istikrarsızlığında, hep bir "acaba" sorusunu cümlenin görünmez yerine bırakıyordu.
Akhisar, alt tarafındakiler puan kaybetmişken, bonus puanın peşine düşecekti elbette. Ama öyle bir ilk 45 yaşandı ki, Fenerbahçe'nin yapamadığını da kendileri gerçekleştirdiler.
Golü rakip atıyor, öne geçiyorsun.
Ayağındaki topu rakibe veriyorsun, penaltıdan golü yiyorsun.
Esas felaket Volkan Demirel'in kırmızı görmesi olurdu. Genç hakem Meler, boş kaleye bakmak yerine, topun yönüne göre yorum getirdi pozisyona.
"Bu oyunla, nasıl kazanacaklar" diye merakla sahaya bakarken, üst üste korner atışlarıyla birlikte Akhisar ceza alanının içi panik anları yaşamaya başladı.
Geçen hafta sonu Sow'un şutunu, kontrol edip golü atan Van Persie, bu kez gol vuruşu öncesindeki vuruşun sahibiydi. Kötü şutiyi pas olunca, De Sousa tabelaya yeniden "galibiyet" rakamını kondurdu.
Fenerbahçe Lens veya duran top imkanlarını sayı bulmak için kullanıyordu ama Akhisar'ın böyle de bir organizasyonu yoktu. Önde baskı yapıp, top kapmak dışında plan üretemediler. Ligde kalmak için mücadele eden ile Şampiyonlar ligi kovalayan iki kadro arasındaki ortak noktaların çokluğu, zaten bu sezonda Fenerbahçe'nin halinin özeti.
Yine de; kazanmak önemliydi, değerliydi.
Yarışın adını değiştirmek için üstlerine düşeni yaptılar.

Kazanmak önemliydi, değerliydi. Yarışın adını değiştirmek için üstlerine düşeni yaptılar

Olmazlar, oldu!

Maçta dakikalar ilerlerken beklentilerimizin dışına çıkan bir şey oldu mu diye düşündüm. İki takım için de konuşmamız gerekir, yoktu...
Fenerbahçe'nin durumu ve silahları belli. Hatta sayılı. Koşmaktan sakınmayan ama topu ayağına aldığında öne oynayamayan orta sahasına, orta saha çizgisini geçmeyen bekleri de eklenince, baskı yapması veya rakibi dengesiz yakalaması, ihtimaller dışında kaldı.
Van Persie'nin "bitikliği" herkesin malumu. Bir de ceza alanı çevresinde ana kara ile bağlantısı kesilip, "ada" pozisyonuna geçince, Lens feribotuna mahkum kaldı. Yine de takımın yalnızlığı içinde tabelayı değiştirecek fırsatları buldu.
Şöhretinin çok arkasından gelen fizik gücü ve inancı kendisini sezonun ofsayt kralı da yapabilirdi. Moussa Sow'un 30 metreden fantezi araması, beraberinde kaçınılmaz kötü şutu getirdi ama bir gaflet anı da yarattı. Pas; şut oldu. Van Persie ofsayta düşmedi, Ahmet Şahin gol yedi.
Maçın o dakikaya kadar "olmazları" bir anda yeşil ışık yaktılar. Peki; iyi şeyler de yok muydu?
Neye göre baktığınıza bağlı. Karabük burada Beşiktaş'ı da, Galatasaray'ı da devirdi. Üstelik maçın kahramanı da Ahmet Şahin değildi.
Yani; böyle etkili getirmedi onları kendi kalesine. Aynı şekilde, Fenerbahçe de rakibini etkili getirmedi kalesine. Seleznov ile Skrtel ve Kjaer mücadelesi aslında ders olarak izletilmeli. Tadında sertlik de vardı bu ikililer arasında, çözüm adına denemeler de. İki taraf da bire birde kazanmak için tecrübelerini, yeteneklerini ve güçlerini ortaya koydular. Chelsea eşleşmesinde, Lugano ile Drogba arasında da görmüştük benzerini. Özlemişiz bu taktik savaşları. Üst üste gelen puan kayıplarının ve milli maçların peşinden, sürpriz ibresinin sürekli yer değiştirdiği bir maçta aslında. Kazanmak Fenerbahçe adına sadece rahat bir nefes anlamına gelmiyor, sıralamadaki pozisyonunu koruması, arkadan gelenlerle arasına fark koyması da çok önemliydi. Yoksa bugün Advocaat'ın bir haftalık tatilini, Volkan Şen'in 10 dakikalık macerasını ve klasik "1 Nisan" şakalarını konuşuyor olacaktık.

Tablonun sahibi

Sonuca baktığınız zaman, Fenerbahçe'nin sezonu neden kaybettiğini de bir kez daha anlıyorsunuz. Bu kadar çok yanlışın içinden doğrunun çıkmasının mümkün değildi, Aykut Kocaman'ın takımı herkese gösterdi.
Kendi sahasındaki 7. maçında 16. puanını kaybetti Fenerbahçe. Liderle arasında10 puan var. Hesap edin artık neden bu hallere düşüldüğünü. Yine sonuçtan vazgeçerek düşünelim; tribünde on bin kişi bile yok. Olanlar ise "Şampiyonluk için saldır" diye bağırıyor. Yani; tam Aziz Başkan'ın istediği gibi. O'nun istediği gibi olan ikinci şey ise; bıktırıp-gönderdiği Aykut Kocaman'ın rakip takımın başında olmasıydı. İstediği gibi yaptığı transferler veya beğenip takımın başında tutmaya devam ettiği Pereira ile hiçbir Fenerbahçeli'nin istemediği tabloyu boyadı, bugünkü resmi çıkardı. Sahadaki oyunculara "kötü oynadılar" diye kaçıncı kez yazıyoruz, sayamadım. Önceden "kötü koşmuyorlar" diyordum. Dün, Ozan Tufan'da bu boş vermişliği hissettim. İlk Konya ölündeki geriye koşar gibi yapması, üst üste top kayıplarına rağmen rakip baskının içine dalması, anlamsız bir inatlaşmaydı.
Van Persie hamlesi, ardından 46'da Moussa Sow ile bir şeyleri değiştirmeyi denedi Advocaat.
İlk yarının yarım pozisyonlu takımı, daha etkili, gole daha yakın oynamaya başladı ama, skor üstünlüğündeki Konyaspor'un oyun karakterini tersine dönüştürmesinin de bu görüntüde katkısı oldu.
Sezonun tek hedefi olarak kupa kaldı. Hafta sonu oynanacak maçlarla dördüncülük için de tartışmaya girilebilir.
Tartışılmayacak tek şey, Fenerbahçe taraftarının "Kocaman" gururu...
Haziran'da başında olması muhtemel eski takımına karşı, oyuncularını kendisi gibi dimdik tuttu sahada. Hem helal olsun hem de Aykut Hoca'yı kendileri gibi sananlara "Kocaman" bir yanıt olsun.

İlaç niyetine

Alanyaspor, skoru 2-0 yaptığında, Fenerbahçeli oyuncular, "Bir takımın başına daha kötü ne gelebilir?" diye düşünmüşlerdir.
Sağdan geldiler; attılar. Soldan geldiler; attılar. Üstüne bir de direkten döndü.
Eleğe dönmüş bir orta saha, seyirci rolündeki defans oyuncuları ve daha topu eline alamadan iki kere fileden çıkartan bir kaleci.
Bir anda kabusa dönecek 70 dakika daha varken, panik düğmesine basıp, oyunu ve takımı toparlayacak "bir şey" gerekiyordu. Böyle eşikleri lider karakteriyle aşabilirsiniz. Bir kişi de yetmez, "Hadi" diyecek birkaç karakter de gerekir.
Fenerbahçe takımının en sert isyanını başlatın Lens olması sürpriz değil.
Anlaşılmayacak olan, kiralık gelen bir oyuncunun, durumu ifade etmeye çalışması ve sorumluluk almak için sahada didinip, durması.
Mehmet Topal'ın ikinci goldeki eksik koşusunu unutturacak hamlelerin sahibi olmasıyla, isyan ikilendi.
Ardından, Alper ve Ozan'dan da katkılar gelmeye başladı.
Skorun 2-2'ye gelmesinin temelinde, bu dörtlünün Alanya'nın hızını kesip, 2-0'ın yeterli olacağını rakibe kabul ettirmesi var.
Fırtına gibi esip, sonrasında vazgeçen rakibe gerekli cezayı kesecek ustalıklara sahiptiler. "Yenemeyiz" duygusu bu kez Alanyalı oyuncuların tüm vücudunu sarmıştı.
Üçüncü golle birlikte de Fenerbahçe maçı kendi istediği formata soktu.
Sahasında bekleyen, alanı daraltıp-savunmada yardımlaşan, kazanılan büyük maçların, işleyen formülü.
2-0'dan geri dönmek, maçı 3-0 kazanmaktan daha önemli ve güven verici.
Öncelikle takım olarak yapabileceklerine tekrar inanmaya başlayacaklar.
Sonrasında "kırgın" taraftarlarına, "Bizi destekleyin" mesajını verecekler.
"İstifa" çağrılarıyla yıpranan yönetim ve Advocaat da rahat bir nefes alacak.
Üst üste kazanılan ikinci maç oldu bu. Fenerbahçe kendi hedefleri içinde güven üretmek zorundaydı. İlaç gibi bir galibiyet aldı.

2-0'dan geri dönmek, maçı 3-0 kazanmaktan daha önemli ve güven verici.

Sıkıntılar zirvede

Kayseri'de doğrulara en yakın oynayan takımı, bozmadan, değiştirmeden, hatta aynı taktik ile sahaya sürdü Advocaat. Rakibe göre oynamak yerine, kendi gücünü en iyi şekilde yansıtmayı düşündü, çok da haksız değildi.
Her maç önemli ama, bunun değeri biraz daha fazlaydı. Hem alttakilerin kazanma ihtimali vardı, hem de bir gün sonra oynayacak üstteki Galatasaray'ın... Puan cetveli için tam bir viraj yani...
Buna rağmen Fenerbahçe taraftarı yine rağbet etmedi tribünlere. Oraya gelip de, Aziz Yıldırım'a tepki göstermeye kalkanların da "sert tepkilere" uğradığı yönünde yoğun bir haber trafiği de yaşandı.
Başkancılar ile Fenerbahçeliler arasında bir "susturma" mücadelesi oluyordu.
Aziz Yıldırım, kulübün dergisinde "demokratik olmayan" yöntemleri eleştirirken, stada gelip protesto hakkını kullananlara uygulanan şiddete ve diğer yöntemlere acaba ne diyecek?
Muhtemelen "bilgim yoktu" diye ifade edecektir.
Takımın performansının geçen haftalardan çok da farklı olmadığının altını çizelim. İki takımın da golün çevresinde dolaştığını, maçı istediğini de belirtelim.
Fenerbahçe oyuncu grubu becerisi nispetinde en iyisini yapmaya çalışıyor, tıpkı Osmanlıspor'daki meslekdaşları gibi. Bir yere kadar oyunu veya pozisyonu getiriyorlar, beklenen doğru hareket için ise eksik kalıyorlardı. Babasını kaybeden Jeremain Lens, acısını, yar eyledi kendisine. Yine farklı bir şeyler yapmaya çalışan oydu. Mehmet Topal'ın da emeğini göz ardı etmemek gerekir. Fakat bu tip maçlarda saha avantajını da kullanmak gerekir. Ama öylesine etkisiz bir atmosfer var ki, formadan çekmelere bile sarı kart vermeyen Alper Ulusoy yönetimini de önümüze getirdi. Hakem düdüğünün duyulmadığı maç günlerinden, Fenerbahçeli oyuncunun tokat yediği, kimsenin "gık" demediği ortamlara gelindi. Sadece kulübü küçültmediler, taraftarı da birbirine düşürüp, takımlarını destekleyemez hale getirdiler.

Takımın performansının geçen haftalardan çok da farklı olmadığının altını çizelim. İki takımın da golün çevresinde dolaştığını, maçı istediğini de belirtelim

Yaraların ilacı!

Bu maç sonrasında bu sezonun Fenerbahçe'si için net bir cümle kurabiliriz;
"Önemli maçların, kazanan takımı..." Ne zaman "yumurta kapıya gelse" o karşılaşmayı kendileri için istenen skorla bitirmeyi başardılar. Beş maçtır kazanamayan takımı şikayet ederken, "Manchester'ı, Feyenoord'u, Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı yenen bunlar değil miydi?" diyerek, ikilemi vurguladık. Advocaat "yetersiz" dedikçe, "O zaman, o maçları nasıl kazandın?" diye de karşısına çıktık.
Fakat, topun yuvarlaklığı Fenerbahçe takımı için rakibe göre değil, maça göre değişiyor. Ne zaman ki, kritik noktaya geliyorlar, maçı kazanmak adına mücadele üretip, yüksek konsantrasyon ile oynayıp, tabelayı da yanlarına alıyorlar.
Ligden kopuş gerçekleşince, yürüyecekleri tek hedefi elden kaçırmamak adına çıktılar sahaya. Sergen Yalçın altı rotasyon yapmıştı, Advocaat beş. Kayseri aslarını kulübeye oturtmuştu, Fenerbahçe ise sahaya sürmeyi tercih etti.
Zorunlu değişiklikler de vardı bu kararda.
Dökülen Sow, Volkan ve İsmail, yerlerini terk etmek zorundaydılar.
İlk dakikadan itibaren istekli bir baskı kurdular, mümkün olduğunca tempoyu zorladılar. Kayseri'ye pozisyon vermeden golü arıyorlardı; yine Lens'in çabuk düşünmesiyle Fernandao'nun ilk golü geldi.
İkinci yarıda bekleyen Fenerbahçe çıktı ortaya. Bu kez skoru cebine koyup, fırsat kollayan bir akılla sürdüler maçı. Rakibin gardını düşüren golü de Fernandao hazırladı. Topu kaptı, pası attı, sonra da golü. İstanbul'a net bir skorla dönüyorlar. Sadece yarı final için bir bilet yok ellerinde, beş maçlık galibiyetsizliğin ölü toprağını attılar üstlerinden. Bu sevince hem takımın, hem de taraftarların çok ihtiyacı vardı. Aziz Yıldırım küçümsediği, beğenmediği, şikayet ettiği Ziraat Türkiye Kupası'na cankurtaran olarak bakıyor artık. Gün değişiyor, devran dönüyor.
Büyüklerimiz söylemiş zaten; "Büyük lokma ye, büyük laf etme..."