CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Yol daha çok uzun vazgeçmek olmaz

Müthiş bir ilk yarı izledik aslında. Çatır çatır mücadele vardı. Hem topa, hem de rakibe sert olmaktan çekinmeyen, kendi içinde yükselen atmosferi, büyük maç tadına taşıyan agresiflik de sahadaydı.
Böyle maçları teknik adamlar genelde yenilmemek üzerine kurgularlar. Bir puanı cebine koyup, diğer ikisi için performansa, çokça da duran toplara güvenirler. Nasıl olsa bir hata olacaktır. Bunu değerlendirmenin peşine düşmek isterler.
Bir taç atışından gelişen atakta Trabzonspor öne geçti. Alper'in çabasıyla da Fenerbahçe eşitliği buldu. Golün olmasından ziyade, dakikası hayatiydi. 40 dakika başarı ile direnen rakibin defansif konsantrasyonunu bozup, soyunma odasında moralsiz göndermekle kalmadılar, tribünleri de tekrar arkalarına çekerek, üstlerindeki baskıdan da kurtuldular.
Guliano'nun on birde sahaya çıkması bekleniyordu, 46'da Van Persie'nin yerine geldi sahaya. Tabelayı eşitlemenin peşinde koşarken, Trabzonspor takımı dengesiz yakaladı Fenerbahçe'yi. Defans kalabalığında neredeyse "yok" çeken Van Persie'nin yerine, topun değerini bilen yeni transferi ile, "ne yapacağız?" sorusunu Ersun Yanal'ın gündemine soktu Aykut Kocaman. Çünkü hücum ezberinin dışına çıkmaya hazırlanan bir rakip olmuşlardı.
"Hesaplar hatalar üstüneydi" dedik, Volkan Demirel bu sezonki zincirine bir yenisini ekledi. Kazanmak üzerine kurulan hesaplar bir anda yine eşitliği sağlama çabalarına döndü. Soldado silahını da kullanarak, orta sahasında azalmayı da göze aldı Kocaman. Eleştirilecek çok şeyin olduğu ama, iki takım oyuncularının da vazgeçmediği dakikaların şahidiydik. Gidilecek daha çok uzun bir yol olmasına rağmen, ikinci haftayı ligin finali haline getirdiler. Klasik deyimdir; "Köprünün altından daha çok su akar"… Ersun hoca'nın maç başındaki sözlerinde de, iki takımın daha yeni ve eksik olduğu vurgusu vardı. Bu arzuyu kaybetmezlerse, tabelaya bakmadan, iki takımın da gelişime çok açık olduğunu söylemek gerekir.
Zamana da, anlayışa da ihtiyaçları var.

Otostopçular!

Rahmetli İslam Baba (Çupi), bazı tespitlerinde "otostopçu" nitelemesini yapardı. Yani, hiçbir şey yapmayan ama gitmesi gereken yolu başkasının çabasıyla ya da parasıyla kat edenler için bunu söylerdi.
Vardar karşısındaki F.Bahçe kadrosunu izlerken aklıma geldi. Geçen senenin kadrosundan sadece üç isim farklıydı. Cameni, Dirar ve Valbuena yeniydiler. Makedon Ligi'nin iyi ama bizim kulvarların "sıradan" takımı karşısında, burnu büyüklerin saniye saniye ders aldığını izliyorduk. Yıllarca Alex, o gittikten sonra da Emre Belözoğlu'nun arabasına binen "otostopçu" arkadaşlardı sanki. Hiç biri sorumluluk almadığı gibi, bir şey yapmayı da denemiyorlardı. Hemen hepsi ötekinden bir şey yapmasını bekliyor, sahada koşar gibi gözüküyor, iyi direnen rakip karşısında "farklı" olduklarını gösterebilecek tek hareket yapmıyorlardı. Bu arkadaşlar, diğerinin imzaladığı sözleşmedeki rakamların kendilerinkinden farklı olduğunu gördüklerinde "bıdı - bıdı" konuşur, haksızlığı dile getirirler çoğunlukla. Ama iş sahada konuşmaya geldiklerinde hepsi bir anda "kekeme" oluverirler. Aykut Kocaman'ın cidden işi zor. Sanki bugünü görmüş gibi maç öncesinde "Göztepe maçındaki kişiselleşme olmazsa" dedi. Ama takımının aklına bunu sokmamış, sokamamış. Beklentilerin o kadar altında kalan bir kadrosu var ki, soyunma odasında ne kadar isyan etse de, oyuncularına Fenerbahçe'de oynamanın ne olduğunu anlatamamış.
Önceki maçlarda formaya takılıyordu bazıları. "Fenerbahçe'nin rengi yeşil olmazmış"... Sanki sahada forma oynuyor. Bu kez sarı giydiler, Pazar günü çubuklu giyecekler muhtemelen. Ama o formanın karakterini, değerini ve giyenin hangi sorumlulukları üstlendiğinden habersizler.
Eski tribün kültürü bu oyunu oynayıp, bu sonucu alan oyunculara, "Sat bunları başkan" diye bağırırdı. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Aykut Kocaman geldikten sonra Aziz Yıldırım da eskisi gibi değil. Belki de bu "hava - cıvalara" eski başkan lazım. Öyle giderse gelir, onların anlayacağı cümleleri kurar.
O yüzden bu maç yine belki de; Fenerbahçe'nin sezonunu kurtaracak. Kendini futbolcu sananlar, bundan sonra "Beni neden oynatmıyor?" diye "bıdı - bıdı" konuşamayacak.

İkram çılgınlığı

Beşinci dakikada Alper'in attığı golle birlikte, ilk maçların kendine has zorluğunun üstesinden gelmesini bekledik Fenerbahçe'nin. Ama oyunun felsefesi kendini inkar etti. "En tecrübeli" gördüğünüzü veya "En az hatayı yapar" dediklerinizin ikram çılgınlığı ile zor; daha zor hale geldi.
Yeni oyun planı içinde, Valbuena'nın liderliğinde, önde baskıyla başladılar maça. Bu istekli görüntüden golü buldukları gibi, devre arasında 65'e 35 gibi topla oynama üstünlüğü de çıktı. Ama bir anlık gaflet, Volkan Demirel'in tuttuğu topun ellerinden sıyrılıp filelere gidişine şahit olmasıyla, sanki oyuncuların tüm enerjisi çekildi.
Yeni teknik adam, oyuncular, geçen sezonların getirdiği yıpranma, Aykut Kocaman'a kazanma serisi dışında bir şans bırakmıyor. Hem takımın, hem de taraftarların bu duyguya ihtiyaçları var. İyi futboldan da çok, soyunma odasında güven duygusunu estirecek olan bu güven ortamı. Bu nedenle "tecrübeli" oyuncuların, bu geçiş döneminde hata yapma şansları yok. O yüzden Volkan Demirel birincide, Souza ise ikinci yenilen golde güven ibresinin çok altında kaldılar. Van Persie'nin 20'lik Ahmethan ile değişmesi de biraz önce bahsettiğimiz hayal kırıklıklarından biriydi.
Fenerbahçe iki golü de soldan gelen toplarla bulmasına rağmen, hücum planında sağ kanadı tercih etti ve Isla ile Dirar'ın performansına teslim oldular. Topu kanatlara açmak doğru karar olsa da, doğru ortaların veya kaliteli direkt pasların sayısı minimumda kaldı.
Tamer Tuna hem takımını, hem de rakibini ne kadar iyi tanıdığını oyun planı ile gösterdi. Ofansif oyuncularına defans yaptırırken, kontratak için pusuya yatarken veya rakip hücumları kendi defans kalabalığının içine yönlendirirken, sanki maçı daha önce yaşamış gibiydi.

Ezberden uzaklaşınca

Sezon öncesindeki en iddialı gövde gösterisiydi. Maçın özetinde eski ezberlerin kalmadığını, Beşiktaş'ın da Konya'nın da geçen sezondan farklı olduklarını söyleyerek başlayalım. Konya, taktik kurgusunu Beşiktaş'ın yapamadıkları üstüne kurmuştu. Bozmaya oynadılar ve bir hata beklediler. Mücadeleden vazgeçmeden, alanları iyi kapatarak ve rakibi kaleye kontrollü getirmeden sürdürmek istediler maçı. Uzun bir süre de başardılar.
Beşiktaş, eski kurgusunda sahaya çıktı ama sezondan kalan isteyen oyunundan çok uzak kaldı. Temel neden iki taneydi: Bekleri hücuma katılamadı. Gökhan Gönül ameliyat olmuş, Caner yedek kulübesinde kalmıştı. Savunan bir takım karşısında gedik oluşturmak için gereken iki şarttan da yoksun oynadılar.
Pozisyon bulamadılar ama fırsat yarattılar. Ama kazanmanın değil, hep beraberliği sağlamanın sınırlarındaydılar. Bildiğimiz Beşiktaş'tan çok uzak, garip bir şekilde aklın değil, paniğin etkisinde oynuyorlardı. Uyum ile ilgili problemleri olmaması gerekirdi, çünkü sahadaki yeni futbolcu sayısı "bir"di. Sadece Pepe'yi listeye yazmıştı Şenol Hoca.
Dolayısı ile Beşiktaş'ta bırakın yeni şeyler aramayı, eskiyi bile bulamaz haldeydik. Bırakın form durumunu, performans analizini, Beşiktaş'ı en üste taşıyan en önemli faktör , "isteyen-arayan" oyun ortada yok.
Bunun nedenini Şenol Güneş bulacaktır elbette. Takımı kazanma duygusundan uzaklaşmış bir halde ve topun kaleye kendi kend-i ne girmesini bekliyor. Eğer bir oyuncu grubu "o yapsın" demeye başlarsa, "merhaba kaybedilmiş sezon" şarkısı söylersin.
Önce Federasyon Kupası, ardından Süper Kupa... Konyaspor oyuncuları müthiş bir apoleti omuzlarına taktılar. Önce ligin ikincisinin (Başakşehir) hakkından geldiler, ardından birincisinin. Maçın içinde ve bitiminde sahaya ordu gibi dalan Konya taraftarlarının ise affedilecek tarafı yok. Oyuncularının ve teknik adamlarının görgülerinin ve iş ahlaklarının yanından bile geçemezler.
Sonuçta daha akıllı olan ve nasıl kazanacağını bilene gitti Süper Kupa. Tebriklerimiz Mustafa Hoca'ya, Atiker Konyasporlu oyunculara...

Alkışlarla...

İki sezondur bulamadığım, göremediğim coşkuya ve görkeme tekrar kavuşmuştu Kadıköy... Aykut Kocaman'ın yokluklar içinde çıkardığı "mangal yürekli" bir takım, taraftarıyla "arkamızda durun" anlaşmasını yapmak için sahadaydı. Oyununa, pozisyonlara veya performanslara eleştiri getirebiliriz ama uzun zamandır böylesine işleyen ve arayan bir oyun seyretmedim. İlk maçta belli etmişti ama dün apoletlerini kendi taktı omzuna; Fenerbahçe'nin sahadaki komutanı artık Valbuena. Transfer edilirken yaşı problem olmuştu fakat Kocaman'ın sözlerinde "vazgeçmeyen karakter" cümlesi vardı. 30 yıl önce atom karıncanın isim hakkını Rıza Çalımbay'a vermiştik. Eğer başa çıkarsa Fransız oyuncuya en yakışacak yorum olacaktır. Sahanın her yerinde olup, bütün pas organizasyonlarına katılıp, hep sorumluluk alıp ve bir de gol attırarak kısa boyuna dev bir gösteri yakıştırdı.
Alper'in önde oynaması, ikinci forvet pozisyonunda kalması Sturm Graz takımını uzun süre sahasında "kısıtlı" bıraktı. Fenerbahçe devreyi korner atmadan galip kapatırken böylesine sert bir duvarı aşmak için sürekli formül aradı. Topa hakim oluyorlar ama bir türlü rakip ceza alanında etkili pas üretemiyorlar. Bu görüntü "santrfor lazım" yorumu getirebilir ama Ahmethan'a pas atmakta tereddüt eden, elindeki tek santrforun pozisyona sokamayan oyunla karşı karşıyayız. Ya takım genç oyuncuya güvenmedi ya da performansının biraz daha gelişmesi gerekiyor.
Skor 1-1 olduktan sonra iki net fırsattan yararlanamadılar. Turu geçmeleri önemliydi ama oyuncuların mücadelesine ayakta alkışlayan bu taraftarı "gol" diye ayağa kaldırmak geceyi daha da güzelleştirirdi. Muhtemelen pazartesiye kadar 1-2 yeni transfer daha gelecektir. Ama gerçek şu ki Fenerbahçe'nin en büyük ihtiyacı 12 numara... Önde oynamaya çalışan tribündekilerin kalbini taşıyan bu oyun tarzıyla çok ışıltılı ve keyifli bir sezonun eşiğindeyiz.
Aykut Kocaman'ın makinesi zembereğini kuruyor, biraz daha zamana ihtiyacı var. Fizik kalite olarak iyi durumdalar. Oyun kalitesi de gelişecektir. Sahadaki futbolcuların hepsinin özgüveninin arttığını da çok net görüyorsunuz. Yeni bir sayfa için dün geceki alkışlara çok ihtiyaçları var.

Futbol makinesi

Bu maçın mesajı nedir? diye sorsalar; "Önyargılar yerle bir oldu" derdim... Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'ye geldiği belli olduğunda müthiş bir karamsarlık vardı. Çoğunluk defansif, durağan, sıkıcı bir oyun bekliyordu. Bu nedenle itirazlar da güçlüydü. Hazırlık maçlarında da doğrusu bu beklentilerin paralelinde performanslar izledik. Ama Aykut Kocaman ilk resmi karşılaşmasında santrforu, oyun kurucusu ve defansının en önemli ismi olmadan bu sezon nasıl bir takım izleyeceğimizi gösterdi.
Daha ilk baştan önde baskı ile başladılar oyuna... Golü yediler (bunun hikayesi de ayrı) yine de arzuladıkları veya hedeflediklerinden vazgeçmediler. Bir an önce topu kapıp, en akıllı seçimi yapıp en etkili hücumu yapmanın peşine düştüler.
Kocaman, tek ön libero ile oynadı. Sonucun önemli olduğu bir deplasman maçında Topal-Souza ikilisinden vazgeçti. Geçen iki sezondakilerin yüreğini yetmediği "Defansif" diye eleştirilen Aykut Hoca karara bağladı. Aslında bu bir manifesto. Şunu iyi biliyor, önemli olan kiminle oynadığın değil, nasıl oynadığın. Ama onu izleyen kamuoyu, öylesine ön yargılara sahip ki, titrin değil şeklin peşinde. Fenerbahçe taraftarının heyecanını döndürecek olan şey yaratıcı oyuncu sayısı... Bir aydır, özgüveni dibe vurmuş, büyük takım taraftarını kaybetmiş bu grubu önce ayağa kaldırmak sonrada ne olduklarını anlattı. Sturm Graz, iyi bir takım ancak Fenerbahçe'nin dengi değil. Fakat sahaya çıkan takımda santrfor yoksa, oynadığı hazırlık maçlarında galibiyeti yoksa üstelik iki sezondur travma yaşıyor. Ve oyuncularının kendilerinin ne olduğunu bilmiyorsa aslında Fenerbahçe, Sturm Graz'dan daha iyi değil. Bu galibiyet, bir geri dönüş... Elemeli bir maç için önemli bir avantaj kazandılar... Ama bundan önemlisi ne olduklarını hatırladılar. Ekmeğin aslanın midesinde olduğunu, Östersunds hepimize ispat etti. Koşmadan, mücadele etmeden hiçbir şey yapamıyorsunuz.
Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'si önyargıları kırarak ve ofansif zenginliğiyle yola çıkmış geliyor. Bu takıma Mehmet Ekici girecek... Santrfor gelecek... Daha da önemlisi birlikte oynayıp gelişecekler... Başakşehir'den sonra yeni bir futbol makinesinin haberini Strum Graz'dan verelim.

12 numara lazım!

Esas eksiğin 12 numara olduğunun iki kişi farkında: Teknik direktör Aykut Kocaman ve Aziz Yıldırım'ın kongredeki rakibi Hulusi Belgü...

'Burası Kadıköy' denemiyor artık. Kombine satışı 10 bini zor geçti. Ali Koç ile yürünse aynı şartlar olsa şimdiden 25 bin bulunmuştu

Konu Fenerbahçe'den açıldığında, ilk cümle "Santrfor lazım" oluyor. Halbuki bu takım iki senedir taraftarsız oynuyor, yani temel eksiğinin "12 numara" olduğunun sadece iki kişi farkında. Birincisi Aykut Kocaman elbette...
Geçen sezon Kadıköy'de kaybedilen 19 puana dikkat çekerek, "Destek olmadan, başarı gelmez" sözleriyle, Fenerbahçe taraftarını tribünlere çağırdı.
İkinci isim ise Aziz Yıldırım'ın son kongredeki rakibi Hulusi Belgü… Sarı- Lacivert Derneği'ni kurup, kombine satışları için nasıl hırslı çalıştıklarını anlattıktan sonra, "Başkana kızılıyor diye takıma küsülmez. Fenerbahçeliler tribünlere bir an önce dönmelidir" açıklamasını yaptı.
"Burası Kadıköy" denemiyor artık.
Kombine satışı 10 bini zor geçti. Aziz Yıldırım Mayıs'ta kongre yapsa, Ali Koç ile yürünse ve bugünkü şartlar olsa şimdiden 25 bin bulunmuştu. Tribün kapatan veya kombine almak isteyenlere, "İstediğim zaman iptal ederim" diyen bir yönetim şekline güvenemiyor Fenerbahçe taraftarı.
Bu şartlarda, taraftarın takıma inançsız kaldığı, ev sahibi avantajının ortadan kalktığı bir ortamda, hangi hakla Aykut Kocaman'dan şampiyonluk bekleyecekler.
Seyircisiyle coşan ve koşan bir takım Fenerbahçe. Ne yazık ki, bu görüntü kayboluyor.
Yok santrfor, yok 10 numara tartışılıyor, onlarca isim gazete sütunlarını süslüyor.
Seyreden olmazsa, bunlar ne işe yarayacak?
Aziz Başkan'ın acilen tribünlere Fenerbahçe'yi sevenleri çekmek için bir şeyler yapması lazım. O sadece kendisini sevenleri istiyor olabilir. Ama iki sezonda kazanan sadece kendisi oldu, Fenerbahçe kaybetti.

Kocaman sahnede...

Aykut Kocaman yeni transferlerini takıma adapte etmeye çalışıyor ama orta sahasındaki sorunları hala çözemedi. Rakip ceza alanına kaliteli pas getirmekte zorlanıyor. Ama tüm çalışmaların ve isteğin bu yönde olduğunu görüyoruz. Alp Turnuvası'nda gelişen bir performans çizdiler. Farklı onbirler ile oynamak zorunda kaldılar ama maç temposuna alıştılar. Sturm Graz maçı ise bunlardan çok, tabelanın istenildiği bir maç olacaktır. Lig'deki Fenerbahçe'yi değil, eleme etabının doğru oyunu olacaktır sahada. Bunun özeti; gol yeme, en az bir tane at. Fenerbahçe henüz tehdit eden takım olmaktan uzak. Fizik olarak değil, moral olarak henüz bu durumda değil oyuncular. Kazanmaktan ziyade, kaybetmemek üstüne kurgulanan iki sezon yaşadılar. Bu refleksin de bir an önçe kafalardan sökülmesi gerekiyor ki başarı gelsin.


Mektup aslında kime?

Fatih Terim, kendisini istifaya çağıran Rüştü Reçber'e mektup ile cevap verdi. Terim'in cevaptan çok, Rüştü'ye had bildiren, küçümseyen ifadelere yer verdiği satırlar taşıyan hitabından, aslında farklı bir hedef gözettiğini fark ettim.
Burada çelişkiler var.
Fatih Hoca, Rüştü'ye eski öğrencisi olması nedeniyle, aktif sporculuk günleri üzerinden "çıkış" yapıyor.
Ne alaka? Karşısında artık kaleci Rüştü Reçber yok, Hürriyet Gazetesi yazarı var. Kulvarlar değişmiş, dolayısıyla fikir tartışmasının iklimi de farklı olmuş.
Birbirlerinin sırlarına hakim oldukları çok açık olan bu ikili, fikirlerden değil, beraberce milyonlarca lira prim kazandıkları ortamlar üzerinden tartışmamalı. Ama, "Sana bunu yazıp, verenler" diyerek, aslında farklı bir hedef gözetiyor. İsim vermiyor ama kim olduğunu bildiğini belli ediyor.
"Yazdırana" bir şey demiyor, Rüştü Reçber'in "edebi yetenekleri" üzerinden bir yorumcuya çatıyor.
Buna raconda "bel altı (!)" derler. Bu mektup ile Fatih hoca bir hafta içindeki ikinci baskını yaptı aslında.
Hem futbolu yönetme rekabetinde meydana yürüdü, hem de Alaçatı'da yaşanan rezaleti gündemden uzaklaştırdı.

Brugge-Başakşehir müthiş maç olacak

Artık sezonun adımları atılıyor. Avrupalı rakiplerle ön eleme maçlarının başlamasıyla birlikte, sezon öncesi "yeterlilik" sınavları da başlamış olacak. Başakşehir'in rakibi Brugge.. A Spor yayını kaptı, müthiş bir maç izleyeceğiz muhtemelen.
Liverpool'u eledikten sonra kurada Brugge'ü duyunca havalara fırlayan Fikret Orman'ı hatırlatmakta fayda var. Rakibi küçümsersen, düşüş de sert olabiliyor. Fakat Belçikalılar da Başakşehir'e nasıl bakacaklarını bilemiyorlar. Yeni bir takım, önemli oyuncuları var ama bu kulvarda bir kere görülebildi. Yapılan transferlerle baktığımızda Göksel Gümüşdağ ve Abdullah Avcı'nın Şampiyonlar Ligi'ne katılmayı gözlerine gösterdiğini söyleyebiliriz. Önemli ve tecrübeli futbolcular transfer ettikleri gibi, başarılı kadroyu da Cengiz Ünder haricinde korudular. Yani; iyi takımdılar, daha iyi oldular.
Kazanması gereken Brugge'ün, bu tip takımlar karşısında uzman olan Avcı ve talebeleri karşısında neler yapacağını göreceğiz.

%30’la oynuyor

Hazırlık maçlarındaki performansın bize söylediği; Fenerbahçe henüz yüzde 30 ile oynuyor. Bunun birçok nedeni var... Öncelikle mantalite değiştiriyorlar. Buna uyum sağlamaya çalışırken, antrenman ağırlığı beraberinde yorgunluğu getiriyor. Oynadığı maçların hiçbirinde de ideal 11'le sahada olmadılar. 5 maçın özetinde geçen sezonlarda var olan sorunların da çözülemediği ortada. Fakat bunu çözmek adına temellerin atıldığını, prensiplerin konulduğunu, sistemin ve oynayış biçiminin belirlendiği ve bunun için oyuncuların ikna edildiğini de fark ettik.

TAKIMI EKONOMİK KULLANDI
Geçtiğimiz sezon evinde 19 puan kaybeden bu takımın en önemli sorunu, rakip ceza alanına etkili pas üretememekti. Dolayısıyla pozisyon sorunu yaşadığı gibi kapanan takımlar karşısında da Lens dışında alternatif üretemedi. Hazırlık maçlarında da aynı görüntünün devam ettiği görüldü. Orta sahanın mücadele kalitesi yüksek olmasına rağmen pas ve "farklı" oyuncu kalitesi değişmedi. Mehmet Ekici'nin sakatlanması da bu görüntünün bir başka nedeni. İki günde bir maç periyodunda Aykut Kocaman, takımını ekonomik kullanmak zorundaydı.

İKİ YILIN ETKİSİ VAR
Kocaman'ın şu tespiti çok önemli; "Önemli bir özgüven eksikliğimiz var." Sahadaki grubun risk almadan oynaması, pas isterken sürekli tereddüt yaşaması, öne koşularda hep üç kere düşünmesi bu görüşü doğruluyor. Rakibinden önce bu "korkuyu" yenmesi gerekiyor. İki yılın etkisini ve oyunculardaki yıpranmayı kaldırmak kolay değil. Üst üst kazanmaları ve onlara inanan bir taraftar grubu bulmaları şart. Bunu başardıkları anda eşik atlayacaklar ve çok hızlı bir yükselişe geçeceklerdir.

KOCAMAN TEK UMUT
Aykut Kocaman, bu "Çaresizlik sezonu"nda Fenerbahçe'nin tek umudu… Onun yapacağı organizasyon ile takım olmayı başarıp bir düzen ve sistemle yürümekten koşmaya geçebilirler. Eğer, Van Persie'yi ikna etmişse diğer oyuncuları çoktan kazanmıştır. Paramparça hale gelen takımdaşlık duygusunu onarıp, onları sahaya dayanışmayla sürdüğü anda sorunları da çözmeleri kolaylaşacak. Ama ciddi şekilde Mehmet Ekici'nin paslarına alternatif bir santrfora, renk kazanmaya ihtiyaçları var. Eşiği geçtiklerinde şampiyonluğun adayı değil, favorisi olurlar

NE YAPTI?
F.Bahçe-Juventus Bükreş 2-3
F.Bahçe-Sporting 1-2
F.Bahçe-Marsilya 0-1
F.Bahçe-A.Bilbao 0-0
F.Bahçe-Monaco 1-1

Kocaman; özür!

"Onlar mı yaptı, ben yaptım" dediğinden beri, Fenerbahçe taraftarı Aziz Yıldırım'ın arkasından çekildi. Çünkü sahadaki takımın kendi istedikleri gibi olmasının peşindeydiler, Başkan'ın kişisel hırsları devreye girince birliktelik bitti. Aziz Başkan'ın kendini protesto edenlerin kombinelerini iptal ettirmesi, hala belli bloklara satış yaptırmaması durumun devamlılığını da gösteriyor. Bu sene de kombinelere ilgi yok. Nedeni, takımın durumu, transferler falan da değil, güven erozyonu yaşanıyor. Kombine alandan, özetle "Yönetim kurulu gerek gördüğü anda kombineyi iptal eder, ödeme de yapmaz" maddesini kabul etmesini istiyorlar. Kimse parasını geçmişte yaşanan keyfiliğe emanet etmek istemez. Ancak, Aykut Kocaman'ın yeniden takımın başına gelmesi, tüm bu yaşananlara rağmen, Aziz Yıldırım'ın taraftardan özrü olarak kabul edilebilir. Başkan, "Ben dediklerimden geri adım atıyorum, siz de tribünlere geri dönün" çağrısında olabilir. Bu "barış", sezonun en iyi transferidir. Aziz Yıldırım, kendi sahasındaki 19 puanlık kaybı ve yeni dönemde takımın yaşayabileceği yalnızlığı iyi hesap etmeli. Fenerbahçe yeniden seyircisine kavuşmalı, bunun yolu samimiyetten geçiyor.

*****************************

Transferin ruhu kalite...

Mehmet Ekici, Fenerbahçe'nin ilk anlaştığı isim. Sonrasında Valbuena ve Dirar geldi. Gündemdeki diğer isimler de hep ön tarafta, problem çözecek nitelikte . Durum bize şunu açıklıyor; takımın ihtiyaçları belirlenmiş, yaşadığı sorunlar ortaya çıkmış ve bunların tekrar etmemesi adına, kaliteyi yükseltme yoluna gidilmiş. Valbuena'nın alınacağı anlaşıldığında, şartlar içindeki en doğru hamle olduğunu söyledim. Üç pozisyonda oynuyor, pas kalitesi üst düzeyde ve duran topları kullanıyor. Mehmet Ekici öne oynamayı iyi bilen, atak yönünü değiştirebilen ve maç eksiğine rağmen son dört sezondur 150 direkt pasla ilk beşte yerini koruyor. Dirar hem bek hem de açık oynayabiliyor. 1.87'lik boyuna bakarsanız, gerektiğinde üçlü defansı da tamamlayabilir. Forvetlerinin 45 gol attığı bir sezon sonrasında, forvet (Diego) transfer etme yeteneğine sahip olan aynı yönetimin, böyle bir plan yapması mucize gibi. Aykut Hoca neyin peşinde! Adı açıklandığı anda taraftarın bir kısmı heyecan yerine endişe duydu. "Yine mi yan pas yapacağız" eleştirileri geldi. Çok güldüm. Daum, "Türkiye'de yöneticiler transfer yapmayı, forvet almak zannediyorlar" demişti. Taraftarın da farkı yok aslında. Aykut Kocaman da, Ercan Taner'e oyunu anlatırken, "Top bir o kalede, bir bu kalede diye spikerler keyifle anlatır. Aslında iki takım adına da önemli bir problem var ortada. Demek ki, iki takım da sahada doğru pozisyon alamıyor ki, bu kadar pozisyon veriyorlar" dedi. İşte bu pencere farkı... Hepimizin açısı farklı. Taraftar "hurra" diye saldıran takımın iyi olduğunu sanıyor, ama bir teknik adam için denge her şeyin önünde. Kocaman da F.Bahçe'de bunun peşine düşecektir. Geçen sezon defansif olarak kalitesi olan bir takım vardı. Bunu ön tarafa neredeyse hiç yansıtamadılar. Yani denge kalmamıştı. O yüzden kazanamadılar, puan kayıpları yüksek oldu veya kendilerinden daha iyi takımlara karşı defansif oyunla denge kurdular. Şimdi iki yönde de etkili bir sistem gelmek zorunda. Kocaman takımın, oyuncuların "neyi, ne kadar" başarabileceklerine bakacaktır. Kadro yapısı içinde de en dengeli oyun tarzının peşine düşecektir. Fizik gücü yüksekse, önde oynayan, topu kaleden uzak tutarak defans yapan bir Fenerbahçe izleriz. Oyuncu grubu bu tempoyu kaldıramayacaksa, ikinci bölgede rakibi karşılayıp, bol pas yapıp, bu kez rakip defansın dengesini bozacak bir takım oluşur. Her şey bir tarafa Pereira'nın pozisyonsuz futbolunu, Advocaat'ın durum oyununu seyredenlerin, Aykut Kocaman'ın F.Bahçe'de bir sezonda oynanabilecek 65 maçın 64'ünü (Sadece Avrupa Ligi finaline çıkamadı) oynatan düzenine burun kıvırması, bize doğru oyunu anlatmak için daha çok konuşmamız gerektiğini gösteriyor.

*****************************

Arda hata yapmadı!..

Kafile uçağında Bilal Meşe'ye saldırıp, teknik adamı ve federasyon başkanı hakkında ağzına geleni söyledi Arda Turan. Ertesi günkü basın toplantısında da "Pişman değilim, kuş gibi hafifim" dedi.
Yıldırım Demirören veya futboldan gelen yorumcu arkadaşlarımız Arda'nın linç edildiğini, sahip çıkılması gerektiğini tekrarlayıp durdular. Birincisi; Arda hata yapmadı. Yaptığı terbiyesizliktir. Haberi yazana kızıp, haberi sızdıranlara tek kelime edemiyorsa, cesareti de bir yere kadardır.
Eylül'de kadro dışı kaldıklarında, bu grubun arkasında medya olarak duruldu. Hepsine sahip çıkıldı ama birisi bile çıkıp, ne olduğunu söylemedi. Fatih Hoca'nın "Benden değil, Türk halkından özür dilesinler" sözlerinin bir kademe üstü "hain" damgasıdır. Ve hiçbir yorumcu bu kadar sert konuşmamış, yazmamıştır Arda ve arkadaşları için. Buna rağmen "linç" etmekle nitelendirilmesi, ciddi bir algı yanlışı.
Sonuçta; Milli Takımı bırakması, herkesi, Fatih Terim'i de rahatlatır, yeni tartışmaların da önünü kapatır. Arda belki performansından mahrum edecektir bizleri ama en azından huzuru bıraktı arkasında...

*****************************

Keyifli anılar...

Milliyet sıralarından kader arkadaşımız Uluğ Örs, önce emekli olmayı seçti, sonrasında da 35 yıldır yaşadıklarını, bir anı kitabında vitrinlere koydu. Geçmişin unutulmaması, tecrübelerin paylaşılması ve spor basının bir dönemini merak edenler için, "Bab-ı Ali'den, İkitelli'ye" keyifli – hüzünlü bir seyahat vaad ediyor.

Yeni bir sayfa şart

Karşılaşma öncesinde Fatih Terim'in yaptığı basın toplantısı aslında günün de özetiydi. Herkesin aklında Kosova'ya karşı ne yapacağımız değil, maç bittikten sonra neler konuşulacağı sorusu kalmıştı. Arda Turan'ın 60 yaşını geçmiş duayen bir gazeteciye saldırısı sonrasında takımın nasıl etkileneceği ve bu depremin yeni sezonun yapılanmasında nasıl bir dinamik yaratacağı herkesin aklını kurcalıyordu.
Kosova'yı Antalya'da da zar zor yendik.
Arda Turan da sahadaydı. Üstelik Fransa sonrasındaki ilk maçıydı. Bu kez 4 isabetli şutla 4 gol yaratan bir performansla bitirdik maçı... Arda yoktu, arkadaşları vardı. Maçın kilidini Cengiz Ünder açtı. Bir gol, bir asistle takımı rahatlattı, Kosova takımını önde oynamaya zorladı, kalecilerinin de sakatlanmasıyla birlikte pusuya yatan orta sahamız gereğini yaptı.
Sezon sonunda oyuncuların mental yorgunluğunun üstüne kağıt üstünde kolay görünen tüm maçlar aslında hep problem yaratır. Millilerimizi daha dikkatli, daha hırslı oynamaya zorlamak için ekstra gelişmeler gerekiyordu. Bu da eskilerden değil, yenilerden (Cengiz) geldi. Oyun beklenen sertliğin de kalitenin de çok altındaydı.
Tabelayı tecrübe ve hatalar belirledi.
Attıklarımızda da yediğimizde de beceriden önce o anın yanlışları rol oynadı. Hepsi bir tarafa, ipleri gene elimize veren kalan maçlarımızda alacağımız skorla kaderimizi kendimizin belirleyeceği ortamı oluşturduk.
Bu futbol elbette bize yetmez ama dünün şartlarında en iyisi buydu.
İki isabetli şutumuzun olduğu Finlandiya'ya iki gol attık, 90 dakikadaki dört isabetli şutla da Kosova'yı geçtik. Şans rüzgarı da arkamızda yani...
Ancak kamuoyu desteğini ciddi şekilde kaybeden, sempatiklikten uzaklaşan bir milli takım ortamı var. Bizi biz yapan omuz omuza, kol kola vererek yürümemiz... Eğer tribünler olarak veya sokaktaki insan, formayı giyenler-yönetenlerle ilgili olumsuz düşünmeye başlamışsa bu sinerji kaybı ağır bir faturayı da beraberinde getirir. Nasıl derlenip toparlanacağız, bilemiyorum ama yeni bir sayfa veya yeni bir vizyon ile kucaklaşmamız, birbirimize sarılmamız şart. Önyargılardan arınıp "yeniden" diyecek bir ortam, bir takım ve bir lider bulmalıyız.

Millilerimizi daha dikkatli, hırslı oynamaya zorlamak için ekstra gelişmeler gerekiyordu. Bu da eskilerden değil, yenilerden (Cengiz) geldi.