CANLI
SKOR
Bülent Timurlenk

Bülent Timurlenk

O dünyanın en kötü hakemi!

Özür dilemek erdemdir ama sokakta yürürken çarptığınız birine karşı gösterdiğiniz nezaketin, maalesef futbol dünyasında bir karşılığı yoktur. Geçen sezon Hamza Hamzaoğlu'nun yanlış değişiklikler yapıp kaybettiği maçlardan sonra dilediği özürlerin gereksizliği gibi geçen hafta da hakem Deniz Çoban hatalı düdükleri için özür dilemeyi tercih etti. Futbol her zaman iyi oynayanın kazandığı bir oyun da olmadı, hiçbir zaman adil de. İlk düdük ve son düdük arasında yaşananları banttan izleyebilir ama olan biteni yargılayıp sonucu değiştiremezsiniz. Kaçan gol için santrforun, yanlış kurulan bir 11 için teknik adamın, hatalı bir düdük için hakemin özrü manşet olabilir ama tek gerçek aynı sayfadaki maç sonuçları ve puan tablosudur. Deniz Çoban'ın veda ederken gözünden akan yaşlara kayıtsız kalabilmek ve üzülmemek elbette mümkün değil. Bir de madalyonun öteki yüzü var. Maalesef futbolu yorumlayan bazı dillere pelesenk olmuş olan "Adamdır, adam değildir" tercihleri, bugün kariyeri boyunca vasatı aşamayan bir hakemi düdüğünü asma tercihiyle iyi adam yaptı. Deniz Çoban'ın tükenmişlik sendromu izleri taşıyan vedasına sebep olan maç ne bir şampiyonluk, ne küme düşme maçı ne de bir finaldi. Benzer hataların onlarcasını her hafta sonu kendi ligimizde ve Avrupa'da izlemiyor muyuz? Futbol tarihinde bir hakem var ki onu es geçemeyiz. Pasaportunda yazdığı gibi söylersek, Byron Aldemar Moreno Ruales. Bugün İtalya'da Byron Moreno dediğinizde sokaktaki her futbolseverin kulaklarını çınlattığı Ekvadorlu hakem. Dört yıl sonra Berlin'de Dünya Kupası'nı kazanacak olan İtalyanların 2002'deki eleme turundaki rakipleri iki ev sahibinden biri olan Güney Kore'ydi. Buffon, Nesta, Cannavaro, Del Piero, Vieri, Totti ve Inzaghi'li İtalya desem, takımın heybeti herkesin hafızasında tazelenir. Güney Kore tamam güzel takımdı, çok koşuyor, taraftar desteğiyle yükleniyorlardı ama Moreno, İtalyanları 18 Haziran 2002 günü delirtti.

İTALYANLARI ÇILDIRTAN HAKEM
Tommasi'nin nizami golüne ofsayt çaldı, Totti'yi yok yere oyundan attı ve uzatmalarda Güney Kore maçı kazandı. Ertesi gün La Gazzetta dello Sport'un manşetinde "Tarihin en kötü hakemi" yazıyordu. 2002 Dünya Kupası'nda hakemler İspanya'yı da yaktılar, FIFA "Uzak"tan iyi çalışıyordu! Ekvadorlu Moreno, İtalyan medyasının takibinden hiç düşmedi. Kendi ülkesinde bir maçta olmadık yere altı dakika uzatma verdiği maçta son düdüğü çaldığında tabelada 113. dakika yazıyordu. O süre içinde Quito şehri takımı iki gol atmış, Moreno'nun hesabı sonra ortaya çıkmıştı. Quito'da seçimlere girdi ama kıyak çektiği o 13 dakikalık uzatma, ona seçimleri kazandırmadı. Her hata yapan hakem kötü insan değildir ama Byron Moreno kötü kalpli olduğunu futbol sahasında değil New York JFK Havaalanı'nda kanıtladığında meşhur olduğu Dünya Kupası'nın üzerinden sekiz yıl geçmişti. Pasaport kontrolünde gergin tavırlarıyla dikkat çeken Moreno, üstünün aranması için özel odaya alındığında vücuduna yapıştırdığı 10 pakette altı kilo eroini ABD'ye sokmaya çalıştığı ortaya çıktı. Ekvador'lu Moreno'nun hakemlik kariyeri çoktan bitmişti ama hayatı da bitmek üzereydi, 10 yıl hapsini isteyen savcının karşısına geçen avukatı "Moreno'nun şöhretini yitirdiğini ve çok borcu olduğu için bu kaçakçılık teklifini kabul ettiğini" söyledi. Nasıl olduysa oldu, hakim, Moreno'ya 2.5 yıl hapis cezası verdi. Mapus günlerindeki iyi hali nedeniyle de 26 ay sonra özgürlüğüne kavuştu ve soluğu ülkesine aldı. Şimdi nerede mi? Emin olun, İtalyanlar dışında bunu merak eden yoktur.

AH ŞU YANLIŞ DÜDÜKLER
Futbol tarihi hakem hatalarıyla kaybedilmiş şampiyonluklar, final maçlarıyla dolu. Bir düdükle oyunun tarihine damga vuranları -ki say say bitmez- hatırlayalım isterseniz. 1997 yılında Vanspor- Beşiktaş maçı, Sergen frikik atıyor, barajdaki Aykut topu smaçlıyor, dönemin muteber hakemi Metin Tokat'ın gözüne güneş kaçıyor. Yine Beşiktaşlıların muzdarip olduğu, tezahüratlara özne olmuş bir isim. 1997'de İstanbulspor-Galatasaray maçında uzatma dakikalarında Arif'in yerde kaldığı pozisyona uzaklardan bir düdük sesi eşlik ediyor ve Vahap Beyaz penaltı noktasını gösteriyor. 2002'de Hasan Şaş'ı Ali Eren düşürüyor Galatasaray-Beşiktaş derbisinde, bugünün Merkez Hakem Komitesi Başkanı Kuddusi Müftüoğlu "Oyna" diyor. 2003'te Victoria'ya iki sarı kart çıkartıp oyunda tutan Ali Aydın, bir yıl sonra Ahmet Hassan'ın aldığı penaltıya itiraz etmiyor, derbi karışıyor.

NASSER TARİHE GEÇTİ
2005'te Özgüç Türkalp ve Anelka'nın eli, 2003'te Luciano'nun Olimpiyat Stadı'ndaki derbiyi karıştıran smacı ya da çok değil iki hafta önce Cüneyt Çakır'ın Trabzonspor- Galatasaray maçında çalmadığı penaltı. 2002'de Dünya Kupası'nda Brezilya ile oynadığımız maçta Rivaldo'nun Oscar'lık düşüşüne aldanıp Hakan Ünsal'ı oyundan atan hakemi hatırlar mısınız? Dünya Kupası ve hakem hatası deyince ilk akla gelen elbette ki Maradona'nın 1986'da Meksika'ya elle attığı gol gelir. Tunuslu hakem Ali Bin Nasser de bu kararıyla her futbol tarihi kitabındaki yerini garantilemişti. 2009'da meşhur Chelsea- Barcelona maçı hâlâ hafızlarda. Norveçli hakem Ovrebo, Chelsea'ye penaltı vermemeye yemiş etmiş bir de Drogba'yı oyundan atmıştı. Manchester United'lı Nani'yi oyundan atan Cüneyt Çakır, efsane teknik adam Sir Alex Ferguson'u çileden çıkarmış, İskoç Hoca ağzında meşhur sakızı, al yanaklarıyla kendini saha kenarında bulmuştu. 2010 Dünya Kupası'nda İngiltere- Almanya maçında Lampard'ın şutunda top çizgiyi neredeyse bir metre geçmiş, Uruguaylı hakem santra noktasına yürümek yerine "Devam" demişti. Bu isimlerin hiçbirinin maçtan sonra özür dilediğini hatırlamıyoruz.

Bülent TİMURLENK / Pazar Sabah

Bir ayağı çukurda

Galatasaray'a son 4 yılda üç şampiyonluğu getiren takımın istikrarlı ve kaliteli omurgasıydı. Dün bu omurgadan Chedjou ve Burak sakat, Melo İtalya'da, Selçuk da cezalıydı. Bir takımın oyun ezberini oluşturan omurganın bu kadar değişmiş olması Arena'da 90 dakikayı tenis maçına çevirdi. Burak bir yıldır arka adale sakatlıklarıyla uğraşırken, iki yıl önce kadrosunda Drogba'yı geçen sezon da Pandev'i bulunduran Galatasaray'ın sezona bir golcü daha almadan başlaması Finansal Fair Play ile değil ancak yönetim basiretsizliği ile açıklanır. Hamzaoğlu, eleştiriler karşısında gereksiz alınganlıklar gösteren, hatalarından ders çıkarmayı tercih eden bir teknik adam değil. Dün harika bir organizasyon ile golünü atsa da Podolski ile sağ kanat yürümüyor. O bölgeyi kurtaran Denayer'in müthiş dinamizmi.

Umut Bulut 32 yaşında ama hala gol atamayınca morali bozulan genç forvet edasında. Dün üç net fırsatın ikisini harcadı. Tabela geçen hafta Trabzon'da olduğu gibi dün akşam da Galatasaray lehine olduğu için kaçanlar belki çok hatırlanmayacak. Arena'da galibiyeti olmayan G.Saray'ın dün en büyük artısı oyun iştahıydı. Jose Rodriguez düşük profili ile geldiği Galatasaray'da önemli işlere imza atıyor. Defans göbeğinde Chedjou dönene kadar, Hamzaoğlu, Semih ile yola devam etmek zorunda. Ama artık oyunu aklı ve klasıyla oynayan Hakan Balta bu formayı Semih'e vermez. Gaziantepspor açık oynadı, berabere hatta kazanabilecek kadar da pozisyon yakaladılar. Geçen sezon Umut'un oynadığı maçlarda Sneijder'in çok gol attığı yazıldı, çizildi ama dün akşam da gösterdi ki Hollandalı Burak'a inandığı kadar, Umut'a inanmadığından ceza sahası dışından şutlarını Umut'un oynadığı maçlarda sıklaştırıyor. Dün akşam da çok denedi Sneijder. Hamzaoğlu'nun Yasin'e çok sıcak bakmadığı ortada.
Galatasaray, Burak Yılmaz'ın olmadığı dönemde Sinan Gümüş'ü parlatamazsa devre arasına kadar bir ayağı çukurda gider. Tüm transfer yanlışları, sakat ve eksiklere rağmen Galatasaray için Beşiktaş-F.Bahçe derbisinin olduğu haftada yolu bitmeyecekmiş gibi görünen Astana deplasmanı öncesinde üç puan büyük moral.

Jose Rodriguez'in çığlığı

Cezayir Milli Takımı'nı çalıştırdığı dönemde Abdelhamid Kermali'nin Fransa'da futbol oynayan bir oyuncuyu "Çok yavaş" diyerek milli takım kadrosuna almadığı, oyuncunun da Fransız Milli Takımı'nı tercih ettiği futbol tarihinin en büyük şehir efsanelerinden biridir. Büyük diyorum çünkü o futbolcu Zinedine Zidane'dır. 1998 Dünya Kupası finalinde Taffarel'in koruduğu Brezilya kalesinin filelerine iki kafa vuruşuyla havalandıran Zidane, göçmen bir ailenin çocuğudur ve Paris'ın en Fransız halkının onu bağrına basması için Cezayirli'nin en büyük kupayı huzurlarına getirmesi gerekiyordu. Zidane'ın Fransız olduğu yaz, 98 yazıdır. Yıllar sonra Kermali, "Bu saçmalığı kim ortaya attı bilmiyorum. Benim Zidane'ı Cezayir Milli Takım kadrosuna almamam için deli olmam lazım. Gidin yardımcılarıma sorun, o günlerde Zinedine tanınan bir isim" değildi derken; Zidane da "Ben Fransa'nın alt yaş milli takımlarında oynadım. Kermali'nin beni istemediğinden haberim yok" demişti 2006'da.

SCARFACE RIBERY'NİN KADERİ !
O yıl bir başka 'öteki'yi Fransızlar bağrına basmıştı, yine bir Dünya Kupası vesilesiyle. Franck Ribery, Almanya'daki finallerden bir yıl önce Galatasaray'a geldiğinde yaptığım röportajda, çocukluk yıllarında Fransız arkadaşlarının yüzündeki kaza izleri yüzünden ondan uzak durduklarını söylemişti. İki yaşında geçirdiği trafik kazasının yüzünde bıraktığı izler, süperstar bir futbolcu olduğunda belki karizmasının en büyük parçası olacak, ona Al Pacino'nun unutulmaz filmi Scarface'den emanet bir lakap kazandıracaktı ama çocuk Ribery, Fransız arkadaşları ona yakınlık göstermeyince çareyi Cezayirli arkadaş grubunun içinde bulmuştu. Eşiyle de o arkadaş grubu içinde tanıştı. Göçmenlerin arasında büyüdü, ötekileşti ta ki finalde kaybettikleri 2006 Dünya Kupası'nın ardından Paris'e dönene kadar. Yüzündeki izlerin az Fransız yaptığı genci, Paris'te bir televizyon stüdyosunda yüzlerce izleyici ayakta alkışlayarak karşıladı. Frank Ribery'nin yüzündeki izler silinmemişti ama Fransa en azından onun Fransız olduğunu hatırlamı��tı. Zidane ve Ribery'nin 'öteki' hikayelerini bana hatırlatan Galatasaray-Atletico Madrid maçı öncesinde Jose Rodriguez'in ülkesinde El Pais'e verdiği röportaj oldu. 'İstanbul'da bir Flamingo' başlıklı yazı, aslında oyuncunun köklerine bir gönderme içeriyordu. Flamenco müziği, İspanya'nın Endülüs bölgesinde Romanların müziğiydi ve kelimenin kökeninin de flamingo kuşundan geldiği söylenirdi. Güney İspanya, kırmızı flamingoların yaşadığı topraklardı. Villajoyosa ise o bölgenin kuzey doğusunda Valencia'ya bağlı Akdeniz kıyısında şirin bir sahil kasabası. Jose Rodriguez'in 1994 yılında doğduğu kasaba. Real Madrid, Jose'yi 14 yaşında Valencia'da bir turnuvada keşfetmiş onun Madrid altyapısına gelmesini istemişti. Jose, o günleri anlatırken sadece onu A takıma çıkartan Jose Mourinho'dan bahsetmedi. Real Madrid'in genç takımı Castilla'da bile forma şansı zor bulurken, Portekizli teknik adam, altyapı hocasına kızıp Jose'yi Kral Kupası maçı kadrosuna alıp oynatmış, genç oyuncu bir de gol atmıştı.

ROMANIM, GURURLUYUM
O gün şimdi Napoli forması giyen Higuain, maçtan sonra, "Bak bakalım Twitter'da takipçi sayın ne kadar arttı?" diyerek Madrid'de kimselerin tanımadığı Alicante'li gençle dalga geçmişti. 14 yaşında ailesini yaşadığı kasabada bırakıp Madrid'e gelen Jose "Her gün ağlıyordum. Tek başına yemek yemek, ailemden uzak olmak çok zordu. Madrid'den kaçacaktım" diye anlatıyor o günleri. Ailesi ona Madrid'de bir ev alacaklarını söylemişti ama Alicante'den Madrid'e gidiş-geliş parasını bulmakta bile zorlanıyorlardı. Jose, röportajın da tam da bu satırlarında patladı işte: "Ben fakir Roman bir ailenin çocuğuyum. Annem ve babam beni ve iki erkek kardeşimi büyütebilmek için gece gündüz çalıştılar. Roman bir ailenin çocuğu olmaktan dolayı gurur duyuyorum ama İspanya'da bizlere nasıl gözle baktıklarını biliyorum. Romanlar onlara göre hep hırsız olur. Böyle düşünmeleri bana çok dokunuyor ve çok sinirleniyorum. Roman olmayı ben hiçbir şeye değişmem ama İspanya'nın artık değişmesi lazım." Avrupa'nın göçmen akınına uğradığı ve en acı hikayelerin gecenin karanlığında uçsuz bucaksız Ege ve Akdeniz'in sularında yaşandığı bir dünyada Jose'nin El Pais aracılığıyla yükselen çığlığı, onun iyi-kötü futbolcu olması kadar önemli. Real Madrid tarihinin Şampiyonlar Ligi'nde en genç forma giyen oyuncusu unvanını efsane Raul'dan alan Jose Rodriguez, isyan ettiği 'ötekileştirilmiş' kökeniyle futbol dünyasında yalnız değil. Romanlar, sadece güzel müzikleri ve bitmek bilmez neşeleriyle şenlendirmiyorlar bu dünyayı. Eski yıldızlardan Jose Mari de, Fenerbahçe forması giymiş Güiza da, Jesus Navas da, Jose Antonio Reyes de, efsane golcü Telmo Zarra da Jose Rodriguez gibi Roman kökenli. 'Ciganito' (Küçük Roman) lakaplı Quaresma, İtalya'da Sinti Romanları'ndan olan 'Maestro' Pirlo ya da Fransa'da Manuş Romanları'ndan olan Eric Cantano gibi...

Hayat varsa umut vardır

"Hayat varsa umut vardır" ile geç tanıştım. Bana bir İspanyol dostum öğretti, Euro 2008'de bizim milli takım masal gibi bir turnuva oynarken ve "Tamam işte buraya kadar" dediğimiz her anda koltuklarımızdan fırlayıp finali hayal ederken dilimizden düşmedi. Almanya karşısına ideal 11'imizle çıkamadığımız yarı finalde bile "Hayat varsa umut vardır"a sırtımızı dayadık. Bugün de günlerden "Hayat varsa umut vardır" günü. Konya'da bu akşam Hollanda Milli Takımı ile oynayacak A Milli Takım. Euro 2016'ya gitmek için kazanmaktan başka çaremiz yok. Mart ayında daha iyi oynayıp Amsterdam'da elimizden kaçırdığımız Portakallar çok değil iki yıl önce de "Ya tamam ya devam" maçında karşımıza çıkmış Kadıköy'den 2-0 ile evlerine dönmüşlerdi. Avrupa'nın en tutkulu milli takım taraftarına sahip, gittikleri her stadyumun tribünlerini turuncuya boyayan Hollanda, bayrağı; kırmızı-beyaz-maviden oluşurken neden turuncu formayla sahaya çıkar, oradan başlayalım, zaten total futbol demeden de bitirmenin imkanı yok!

TURUNCUNUN SIRRI WILLIAM AİLESİ
İtalyanlar neden Gök Mavililer (Azzurri) ise Hollanda da o yüzden Turuncudur (Portakallar) dersek Çizme'ye bir pas atmış oluruz. İki ülke için artık kült mertebesine ulaşmış bu formalar, renklerini tarihteki krallıklardan alıyor. İtalya'da, 1946'da tarihe karışan Savoy Hanedanı'nın bayrak rengi, İtalyan Milli Takımı'nda varlığını sürdürürken, Hollanda'nın bağımsızlığı için savaş veren 1. William Ailesi'nin hanedanın bayrağındaki turuncu ve aslan amblemi, Hollanda Milli Takımı'nın forma rengini ve armasını belirledi. Peki nasıl oluyor da tek galibiyetimizi 1998 yılında 1-0 ile aldığımız, nüfusumuzun beşte biri kadar olan bu ülke üç Dünya Kupası'nda final oynuyor, Avrupa Şampiyonası'nı kazanıyor ve her yıl onlarca yıldızı dünya futboluna armağan edip, kıtanın en klas golcülerini yetiştiriyor? Cevabı bin sayfada da anlatılabilir ya da tek bir satırda da: Hollandalılar yediden yetmişe değil, üçten yetmişe spor yapıyor. Futbol en popüler spor elbette ama 17 milyonluk ülkede aktif spor yapmayan ya da hayatının bir döneminde bir sporla amatör de olsa uğraşmayan insan yok. Babalar ve anneler spor yapınca, kuşaktan kuşağa kalan bir miras gibi, çocuklar da üç-dört yaşından itibaren futboldan tenise, bisikletten patene aklınıza gelen her spor dalında ter döküyor. Hollanda'da spor, kazanma kültürü üzerine kurulu değil. Doğrularını insanın suratına hiç sektirmeden söylemekle meşhur, kültürel birikimleriyle komşularına fark atan, dağı tepesi olmayan bu ülkenin insanları spor yapmaktan keyif alıyorlar, eğleniyorlar. Spor onlar için boş zamanlarda yapılan bir aktivite değil. Spor, Hollanda'da mutlu olma biçimi... Johan Cruyff'tan, Marco Van Basten'e, Gullit'ten Dennis Bergkamp'a, bugün Fenerbahçe forması giyen Van Persie'ye, Hollanda'nın en çok forma giyen futbolcusu olmak isteyen Galatasaraylı Wesley Sneijder'e, Arjen Robben'den bu sezon Manchester United formasıyla Premier Lig'i sallamaya giden Memphis Depay'a kadar, milli takımı bırakmış, Türk futboluna da son üç yılda damga vurmuş Dirk Kuyt'tan Arie Haan'a kadar Hollanda futbolunda kim yetişmişse bunun sırrı erken yaşta futbola başlamak ve 4-3-3 ile takım oyunu ve yardımlaşmayı yeni yetmeliğinde öğrenmelerinde saklı.

YAPTIKLARI SPORDAR KEYİF ALIYORLAR

Hollanda'daki futbol kulübü sayısı 3 bin. 36 profesyonel kulüp dışında kalan amatör kulüplerin altyapıları, profesyonel kulüplerin altyapılarıyla her yaş grubunda oynarken, kayıtlı futbolcu sayısı 1 milyon 200 bin. 480 bin genç oyuncu altyapılarda Sneijder, Robben ve Van Persie'nin üstteki fotoğraflarındaki gibi poz veriyor ve yaptıkları spordan keyif alıyorlar. Ülkenin her kasabasında her köyünde insanlar amatör kulüplerin destekçisi, biri çimleri kesiyor, biri formaları yıkıyor... Federasyon da her yıl amatör kulüplerin masraflarını karşılamak için sağlam bir bütçe ayırıyor. Dört yaşındaki çocukların 4'erli takımlarla, yedi yaşındaki çocukların yedi kişilik takımlarla oynadığı Hollanda altyapılarında 11 yaşındaki çocuklar nizami saha ve 11 kişilik takımlarla tanışıyorlar. Total futbolun tarifi o kadar zor değil. Savunmacılar, hücum yapmayı bilecek, forvetler de savunma yapmayı... Bu akşam maçı inşallah kazanırız ama asıl kazanacağımız gün, anne-babaları da spor yaparken mutlu olmuş kuşakların çocukları bu ülkede spor yaptığında, kazanmanın tek mutluluk olmadığını anladıkları gündür... Zor mu? Hayat varsa umut vardır.