CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Hayat öpücüğü!

Maçın ne başında ne de devamında ne olabileceğine dair fikir yoktu. İki takım da birbirinin pususunda, kendine fırsat doğması için kaosun içindeydi. Oyundan çok mücadelenin, koşmanın ve yapılacak hatanın peşinden koşulduğu görüntü vardı.
Ersun Yanal, Beşiktaş derbisinden zaferle çıkanlara dokunmadı. Rakipten önce, kendi oyununun peşine düştü. Kulübedekilerin (Rodrigues, Emre, Ferdi) yarattığı beklentinin, sahadakilerden daha fazla olduğu bir liste vardı başta. Orta sahada sakin ve dikkatli kalarak, topun da kontrolünü ele geçirdiler. Ç.Rizespor'un kendi sahasında beklemede kalıp, skoru savunduğu bir görüntü oluştu ister istemez. Buna rağmen goller paslaşarak değil, duran top ve şuttan geldi.
Kazanmanın parola olduğu bir karşılaşmada, ikinci en önemli test bu baskıyı, Ozan-Gustavo ikilisinin nasıl yöneteceğiydi. Emre varken, topu ona atıp ne yapacak diye kenara çekiliyorlardı. Şimdi "karar noktasında" kendileri var. Maçı ne yöne, hangi taktikle sürükleyeceklerine akıl koymaları gerekti. Oyun verimine baktığımızda hâlâ "yönetici" performansında değiller. Kalesine gelen ilk isabetli şutun gol olması geleneğinin devam etmesi de maçı daha zor hale getiren faktör. Ersun Yanal'ın çağ dışı "adam, adama" duran top savunmasında devam etmesi, neredeyse her organizasyonda, topa rakibin değmesi ile devam ediyor. Bu kadar analiz ve rakam meraklısı teknik adam için enteresan seçim aslında. Jailson'un maça damga vurması, sadece attığı muazzam gol nedeniyle değil. Çok eleştirildiği ve hata yaptığı stoperde, bu kez büyüdü. Hayat öpücüğü verdi takımına. Bir hafta önceki derbinin karar tartışmalarında ezilen bir hakemdi Halil Umut Meler. Oğulcan'ın sarıları, Muriqi'e yapılan penaltı, hepsi gözünün önündeydi, çalamadı, çaldığına da doğru yorum yapamadı. Jailson golüyle Meler'i de, MHK'yı da kurtardı aslında.

Bu sonuçla zirve ateşi artacak

SANTRASI yapılamayan golle ilk yarı bittiğinde Beşiktaş'ın kaleyi tutan ilk şutunu da notlarımıza düşüyorduk. Kadıköy'de öyle bir devre oynandı ki kazanmak isteyen takımı hemen anlıyordunuz.

Emre'nin sakatlığında Ozan göbeğe gelip, iki yana Tolga ve Deniz yerleşince Fenerbahçe orta sahada rakibinden bir oyuncu fazla oynamaya başladı. Topa hakim olup, oyuna da yön vermeye başladılar ama gollerin gelişimi, bireysel farklılıklarlaydı.

Penaltının ardından Ozan'ın müthiş füzesi... Sürekli Beşiktaş ceza alanı çevresinde ve içinde dolaşıp, uygun anı kollarken, rakip defansın ilgilenmesi gereken oyuncu sayısını da çoğalttılar. Bu ortamdan "hatasız" çıkacak defans yapısı yoktu.

İkinci yarıda Abdullah Avcı hamle yaptı. Daha önde agresif oynamaya başladı Beşiktaş ama arkada hep alan bırakmak zorunda kaldı. Dengeyi değiştiren isim ise Atiba oldu. Yaşlı kurt, tek başına hükmetti orta sahaya. Fenerbahçe geri gittikçe bütün alanı kapattı, doğru koşular-hamleler ile en kritik yerde, en ciddi topu karşılayan- kapan isimdi. Muriqi'nin golüyle birlikte, artık sonuç futbolu başladı. Sahasında kalan ve pas oyunundan vazgeçen Fenerbahçe, ileriye uzun toplarla kaostan üretim modeline döndü. Vedat üstünden dengesiz yakalamaya çalıştılar.

Emre'nin yokluğundaki tempo ve baskı kalitesini Ersun Yanal analiz edecektir. Emre'nin aranmadığı ilk yarı, Emre'nin aklının ve özgüveninin her saniye arandığı ikinci 45... Kazanma alışkanlığı olmayan bir takımın klasik hastalığıdır bu; sorumluluktan kaçmak… Zor bir dönemeçteydiler ve kırılma karşılaşmasından kazanarak çıkıyorlar. "Yola devam" tabelasını kaldıran sonuç, zirvenin ateşini de arttıracak iddialarını peş peşe koydu. İki takımın da "vazgeçmeden" mücadele etmeleri, tansiyonu yüksek maçı minimum gerginlikle tamamlamaları da önemliydi.

Başakşehir hücumu hatırlayınca

Maçın vücut dili beraberlik üzerineydi. Fatih hoca, Muslera ve Luyindama'nın yokluğunda 3'lü defansı tercih etti, takım direncini yüksek tutup kritik maçı kendi "anlarına" bıraktı.
Okan Buruk'un da üç ön liberoyla oynayıp, İrfan Can'ı sol kanatta değerlendirmesi ilk etapta Mariano'yu kitlemek ve zaaflarından faydalanmak olarak yorumlandı. Ancak ilk değişikliğe kadar hücum kulvarında son derece etkisiz bir Başakşehir çıktı. Ne zaman genç oyuncu takımın "Komutanı" oldu, ondan sonra maçın dengesinde "Başakşehir kazanabilir" demeye başladık.
Oyun kalitesi veya maçın kendi adına taşıdığı kriz dengesine uygun olmayan yapıdaydı iki takım da. Galatasaray'ın zorlu fikstürü var. Salı günü Brugge ile "Tamam-devam" maçı oynayacak. Özellikle Muslera'yı korumak ve bu maça saklamak istemesi çok eleştirilemez. Ama ligi taşımak adına zirve yarışındaki rakibine karşı Fatih hocanın bir sürprizi, tuzağı olmalıydı. Bunu sahada göremedik. Sadece Babel'in tecrübesinin veya Feghouli'nin doğru pozisyonda yakalayacağı bir ana odaklandılar.
60. dakika Başakşehir için planın işleme girme anıydı. Eksikleri olan ve fizik olarak da son 20'lerde düşüşe geçen Galatasaray'ın avlama zamanı Okan Buruk'a göre işleme girdi. Guldbransen değişikliği sadece takıma "hücüm" emri vermedi. Aynı zamanda Galatasaray kulübesini de tedirgin kararlara itti. İrfan Can'ın sol ayağıyla şut ararken gördüğü boşluğu değerlendirmesiyle ilk net pozisyonunda tek golünü buldu Başakşehir.
G.Saray'ın kaybetmesi ligde olan iddiasını da çok etkileyecek. Çünkü son iki seneyi şampiyon bitirmesinin nedeni kendi sahasında rakiplerine göz açtırmayıp kazanmasıydı. Sonuçtan ayrı olarak Arda Turan'ın Terim'in elini öpmesi de maçın kendi hikayesinde önemli bir bölümdü.

Bizim takım!

Kozları elimize almışken, "Gereksiz risklerden kaçınma" gibi de bir otokontrol sistemini devreye sokmuştuk.
Tempoyu zorlamayı bırakın, düşürmek için organize olmuştuk. Rakip sahaya topu taşıdığımızda Okay'ın iki stoperin arasına gelip, "Üçleme" yapması da "Kazadan korunma" sigortasıydı. Açıklama şu; ne yapalım, edelim; kaybetmeyelim.
Ne zaman böyle düşünsek, oyunun da takımın da benliği kalmıyor. Bu fikre veya rüzgara nasıl kapıldılar bilemiyorum ama "Küçük olsun, benim olsun" çizgisidir kendileri... Gruptan çıkmak kadar, grup birinciliği de önemliyken, sözleşmelerde yazılan primi veya kuralar çekildiğindeki ilk hedefi elde etmeyi öne almayı tercih ettiler demek ki.
Tabii bu madalyonun bir yüzü.
Diğerinde oynadığı rakipleri proveke edip, sürekli sıkıntı yaratma standartında bir rakibiniz var. Aynı taktik ve sabır ile karşılık vermek, hedefi cebine koyma adına İzlanda'yı risk almaya zorlamak, "Bana ne, o düşünsün" modellemesi.
Maçın dinamikleri, 50 binlik destek elbette bizim önümüze skor seçeneklerini sunacaktı. İki direğe çarpan ortamız var, bir de Burak Yılmaz'ın auta giden "Omuz" vuruşu.
Tüm maç pür dikkat kaldık ama son 10 dakikada duran toplarla fırsatlar verip, Merih Demiral'ın gol çizgisi üzerindeki altın kafasıyla tabelayı da tuttuk. İzlanda grup birinciliğini tatmış, Avrupa- Dünya Kupaları'nı yaşamış bir ekip.
Bizim çocuklar daha yolun başındalar.
Umalım ki; "Ne beraberliği" dedikleri maçlara da sıra gelir.
Keyfimizi yerine getiren süreç, başkasının ne yapacağını beklemeden, kendi göbeğimizi kendimizin kesmesidir.
Kurda sormuşlar; "Ensen neden kalın" diye. "Kendi işimi kendim yaparım" demiş. Gol atamadığımız ilk maçın, bizi Londra'daki finallere götürmesi de ironimiz olsun. Tebrikler bizimkilere olsun.

Bahanesiz gece

İlk yarı bittiğinde 70'e 30 topla oynama oranı Fenerbahçe lehine yazsa da, takımın o "topu" kazanma objesi haline getirmesi gerekiyordu. Hani çokça bahsettiğimiz vücut dili var ya, Fenerbahçe takımı oynamadığı maçın kendi kendine kazanılacağına inanmış gibiydi. Puan kaybettiği maçlarda bile takımın coşkusunu, kazanma veya gol atma arzusunu ön plana çıkarttık. Herkesin ortak görüşü, sezonun istatistiklerine de yansıyan bu özelliğin, sarı-lacivertli ekibi ligin favorisi haline dönüştürdüğüydü.
En önemli karakterini soyunma odasına bile getirmeden, sadece Emre Belözoğlu'nun temposuna endekslenen oyun anlayışının, bu sezonki ilk iflasıydı dünkü oyun. Emre 39 yaş pelerininin ardına geçip, sorumluluk almayıp, pas ayarlarını da bozunca, sadece oyun üstünlüğü ambalajı kaldı geriye. Bülent Uygun, adaşı Bülent Korkmaz'ın beş defanslı, üç ön liberolu dirençli takım taktiğini mecburen kullandı. Gerisi maç aksiyonlarına kalmıştı. Bu kadar eleştirdiğimiz Fenerbahçe'nin direklere takılan, kaleci Lung'dan dönen, boş kalelere atılamayan pozisyonları da vardı. Ancak galibiyeti olmayan, iki teknik adamı kaçarcasına ayrılan bir rakibe karşı "şanssızlık" belgesinin geçersiz olduğunu da bilmeliler.
Kapanan rakibi açmanın iki yolu var; ya topun hızını yükselteceksin, ya da atakların. Üç hafta önce yaşadığın tecrübeye rağmen tek silah olarak Vedat'a yüksek top atmayı seçmek, zaten seni beş oyuncuyla bekleyen rakibin isteğini onaylamak. Devre arası soyunma odasından çıkarken, bu ayrıntıları belki dinlemiş ama yapmamış-yapamamış oyuncu grubu var.
Önemli rakiplerin puan kaybettiği haftada, böyle bir yenilgi iddianızı sıcak tutar. Ancak şampiyon olacak takım, ipleri de eline almak zorunda. Fenerbahçe direksiyona geçemedi. Puan kaybından daha önemlisi budur.

Kadıköy’de mucize gecesi!

Son maçların "hesap-kitap" taktiğine dönmesi ile birlikte, Kadıköy'de "ne olur, ne olmaz" karşılaşması izledik. Grup ikinciliği öncelikli hedef, rakip İzlanda da Fransa'nın rakibi ve bizi yenip, sıralamaya kafa sokmak isteyen Arnavutluk. Vay anam vay...
İlk 45'in sürekli baskı, kontrol ve tedirginlik ile geçmesi bu yüzden. Şenol Güneş kravatının renklerine "ayrıntı" koyup stada gelirken, sahadaki görev bölümünde ekstra görevi ihmal etmiş gibiydi. Duran topların çözüm olacağı bu "didişmeli" periyotta, arka direk planlarında Merih Demiral ve Çağlar Söyüncü iki fırsatı değerlendiremediler.
Tıpkı son etap gibi, Cengiz Ünder'in eksikliği, oyuna koyduğu bireysel farklılık, en ihtiyacımız olan farklılıktı. Sadece Zeki Çelik ile bire birleri deneyen, bundan kalan bölümde topu rakipten bir an önce kapıp, öndeki iki santrforu pozisyona sokmak için uğraşan bir takımdık. Cenk ve Burak'ın birlikte "organize yetersizlik" bölümünde kalması da ayrı bir dert.
Andorra çilesinin ikinci bölümüne Arnavutluk ile geçmiş gibiydik. Büyük sorunlar çıkarmaya çok hazır, kalemize de her an gelecekmiş gibi pusuda oynuyorlardı. İkinci yarıda onları iyice geriye ittik. Beşli defanslarını yüksek toplarla aşamıyorduk. Yerden de denemelerimiz kötü seçimlerle geçti. Sonra bir hata geldi. Çıkış anındaki bir top kaybı, defans arkasına atılan yüksek top, kaleci ile stoperin birbirini bozması ve Cenk Tosun'un boş kaleye topu tamamlaması. 90. dakikada gelen galibiyet golüyle, bütün duvarları yıktık aslında. Sakatlıktan yeni çıkan, kendi takımında oynayamayan, maç eksiğini cebinde taşımasına rağmen, iddiasını ve yüreğini sakınmayan bir takımımız var. Onlara bazen kızıyoruz ama, gerçekten de kötü oynarken bile en iyisi için sürekli uğraşıyorlar.

Tek taktik!

BU haftanın öncesinde de gördüğümüz, sonrasında da çok çok göreceğimiz, klasik Fenerbahçe maçlarından biri oldu. Antalyaspor 11 oyuncusu ile kendi sahasında çoğunluğu ele geçirip, 'oynama-oynatma' modunu kullandı.

Bu direnci ancak öne geçerek kırmaları gerekirken, baskıdan kaybedilen top ile altıncı dakikada da geriye düştü Fenerbahçe. Zor ve daha zor arasında seçim yapma şansları da kalmadı. Bundan sonrası sabırla denemekti. Emre Belözoğlu iyi yönetti bu pas trafiğini. Ağırlıkla sağ kanattan Isla ile gelmeye çalıştılar. Ancak ne Ozan ne de Muriqi, Isla'ya defans arkası koşu yaptırabildi.

İki Antalya stoperi Muriqi'i kilitleyip etkisizleştirirken, faul sayısını da minimumda tutarak duran top fırsatlarını da törpülediler Fenerbahçe için. İkinci yarının ilk 15 dakikasında iki yüzde yüz gol fırsatı da genç Altay'ın ve Vedat Muriqi'in hamlelerine takıldı. Maçı 'tek kaleye' çeviren Fenerbahçe için çok başka bir tabela da konuşulabilirdi.

İptal edilmiş uzun santrforuna rağmen, topu yere indiremeden sürekli yüksek toplarla bir hata aradılar. Bir verkaçta Kruse, diğerinde Emre etkili sızmalarla pozisyon hazırladı. Zajc hamlesi, ikinci yarıdaki üç etkili pozisyonu sahiplendirdi. Şöyle de diyebiliriz, frikiklerde baraja beş oyuncu girer. Antalyaspor ceza alanına gelen her topta, kalesinin önünde sekiz oyuncuyla durdu. Anlayın yani 'tek' taktiği. 44 kere rakip ceza alanında topla buluşulup, neden gol olmadı diye merak edersiniz belki.

Ülkemizin bu tip yenilgilerdeki normal yorumu artık, "Bu futbolumuzu ileriki haftalara taşımalıyız" veya "Galip sayılır bu yolda mağlup" olabilir. "Böyle oynasınlar, yenilsinler" diyen Fenerbahçeliler de vardır. Evet, isteğe, kazanmak için üretilen arzuya bir şey denemez. Başta da yazdığımız gibi, bu 'tek taktikli' rakipleri aşacak formülü üretmek zorundalar. Dereyi geçip, çayda boğulmak istemiyorlarsa.

Sıyrılma zamanı

Altı hafta geçip, taşlar yerine oturmaya başladıktan sonra, daha keskin olmamız gerekiyor. Fenerbahçe açısından süreç, önündeki taşları temizlemekle geçti. Trabzonspor, Başakşehir, Alanya ve Galatasaray maçlarını tamamladı, üçü deplasmandı.
Bundan sonra rakipleri birbiri ile oynarken aradan sıyrılması gerekiyor.
Bu haftaları mevkisinde oynamayan dört oyuncu (Deniz Türüç, Jailson, Ozan, Dirar) ile geçmek zorunda da kaldı.
Ersun Yanal zaten bu konuların altını çizdi. Şimdi oyununu güçlendirip, daha az hata yapmanın peşine düşecek.

Derbi neydi?
Derbideki oyundan kimse memnun değildi. Ancak iki teknik adam da, karşılıklı olarak iyi oynadıklarını söyledi ve futbollarını meth etti. Demek ki; nereden baktığınıza göre değişiyor.
İlk yarıda iki tarafın da üst düzey mücadelesi vardı. Maç bittiğinde Fenerbahçe'nin 120, Galatasaray'ın ise 100'e yakın top kaybı olduğu işaretlendi. Böylesine kritik maçta, iki takım da birbirini sıkı kollamış, zora sokmuş, topun peşine düşmüş ve hata yaptırmış.
"Böyle strateji olur mu?" diye bilirsiniz. Eğer Mourinho'yu beğeniyorsanız, çok abes kaçar.
Kaybedenin sadece üç puan yitireceği bir maç olmadığını anlayana kadar da, derbi futbolunu beğenmeyenler olacak.
Ama "oyun" böyle bir şey değil.
İki Galatasaray
Derbinin ikinci 45'i ile PSG maçının tamamını değerlendirirsek, birincisinde seyircisinden korkan ve yenilmek istemeyen bir Galatasaray takımını tarif etmeliyiz. Risk almadılar, kontrolü elden bırakmadılar, pozisyon vermemek için direndiler.
Ama aynı oyuncular PSG karşısında, seyircilerini coşkuya iten mücadeleyi ortaya koydu.
Tribünler bir dakika susmadı, ıslıklar – tezahüratlar bir an bitmedi.
Dolayısı ile oyuncunun vücut dilinin sinerjisini konuşabiliriz.
Taraftarı Fenerbahçe maçında inanmadı takımına, sustu.
PSG karşısında ise arzuyu – inancı görünce; coştu.

Arslanboğa neden gitti?
MHK'nin önerisi üzerine Suat Arslanboğa'nın sözleşmesi bitirildi. Herkes Beşiktaş – Başakşehir maçındaki "son adam" pozisyonuna takıldı ama gerçek Ljajic'in şiddetli itmesine çıkmayan kırmızı karttı.
Üst düzey MHK yetkilisi, "Hakem yanlış karar verir, insani hatadır.
Ama itilip-kakılıyor, teknik adamların sahaya girmesine göz yumuyorsa, o düdüğü çalamaz" dedi.
Arslanboğa, hakemlerin, dolayısı ile Futbol Federasyonu'nun "onurunu" koruyamadığı için gitti.
Antepliler nerede?
on haftanın seyirci rakamları açıklandığında, Gaziantep FK'nın maçına 7 bin 200 kişinin geldiği ortaya çıktı. Lige yeni gelen takımları, kazandığında lig lideri olacağı maça çıkıyor ama Gaziantepliler ortada yok. Ama iş protesto etmeye, şikayetçi olmaya gelince hepsinin sesi gür.
Antepli hemşehrilerim, takım iyi gidiyor, arkasında durun ki; sizin için oynasınlar.

Bam, bam, bam

Kağıt üstünde en kolay maçın, "en zor" hale gelmesi hiç de "zor" olmadı. Fenerbahçe'nin galibiyet arzusu, sabır yerine "bir an önce" düğmesiyle hareket geçince, baskılı ama verimsiz bir oyun ortaya çıktı. Klasik Samandıra mikrobu; "Hadi maça heyecan katalım" virüsü iş başındaydı. Bu kez ilk maçında Adil Rami'de kendini gösterdi. Kaptırdı ayağındaki topu, Orgil de hediyeyi kabul etti.
Beraberlik çabuk gelse de, oyunun kendi hikayesi Fenerbahçe'ye "çile" çektirmek üzerindeydi. Rodriguis'in sakatlığı sonrasında Emre'nin oyuna girmesiyle, top tamamen Fenerbahçe'nin kontrolüne geçse de, Ankaragücü'nün direncini kırmak adına pozisyon üretilemiyordu.
Bu noktada, sabırlı oyunla – isteklisi arasındaki fark tartışmaya açılabilir. Akıldan çıktığınız zaman, kaosun içine düşüyorsunuz ve sürekli olarak kalabalığın içine oynamak zorundasınız. Bu ikilemde Ersun Yanal'ın da oyuncularının tecrübesi dışında silahı kalmıyor. Tam tribünlerin isteği var sahada; "Taktik – maktik yok, bam bam bam." Olmuyor tabi. Oyuncu inisiyatifi seni süründürür. Bir hata anına muhtaç kalırsın. Emre'nin oyun zekası, Kruse'nin tecrübesiyle geldi galibiyet golü. Üç gol yediği Alanya maçı performansı daha akıl doluydu Fenerbahçe'nin.
Yine de derbi öncesinde, kazanmak en önemlisiydi. İyi oynamak hedefi bir tarafa atılınca, son anlardaki geri pasları da anlamlı oluyor. En başında söylediğimiz gibi "en zor" hale gelen, kendi karakterini yaratan bir maçtan çıktı Fenerbahçe. Ankaragücü için, oynamak yerine direnmenin anlamsız kılındığını da gördük.
Böyle maçlar sezon içinde daha çok yaşanacak. Yanal bu aceleyi veya paniği doğru anda, doğru karara döndürmek zorunda. İsteğe, arzuya bir şey diyemeyiz ama büyük takımı ayıran akılı, duyguyu önüne koymasıdır. Sonuçta ligin ilk finalinin arifesine geldiler. Şimdi; sezonun ağabeyini görmek için gün sayacağız.

21.’yi de yaptılar!

Normal giden her şeyi "zora sokma" konusunda ustalaşma döneminde ikinci sezonu yaşayan bir kadrosu var Fenerbahçe'nin. Bu maça kadar 20 kez geri düşmüştü, 21.'yi de yaptılar, önlerindeki üç maçta neler yapacaklar; kim bilir ?
Ankaragücü maçından sonraki "çöküş" dönemi olarak tanımlayacağımız serinin bitişini de izledik ayrıca. İlk dakikadan itibaren oyuna da hakim olan, "kazanacağız" mesajını da veren görüntüyü de izledik. Evet; moral bozucu bir gol yediler ama, o dakikaya kadar da biri direkten dönen üç pozisyonları vardı. Kasımpaşa'yı özellikle sağ kanattan bindirmeler ile çok zor duruma düşürdüler. Orta kalitesinde, pas tercihlerinde veya şut seçiminde yanlışlar vardı. Bu noktada problem performanstadır. Daha iyi futbolcularla, daha farklısını yaparsınız.
Valbuena'yı konuşacağız elbette. Bir gol, bir asist yaptı. Oyunun lideriydi. Vazgeçmedi, uğraştı ve tüm enerjisini sakınmadan harcadı. İşlet kötü giderken, "Ben buradayım" diyen, çok önemli bir karakter Fransız.
Diğer tarafa döndüğümüzde "Kötü oynadı" diyeceğimiz futbolcu da yoktu Fenerbahçe'de. Harun için ne denir bilemem. Geçen sene Volkan Demirel ve Kameni de içeri atıyorlardı topladı. "Gol atan" kalecileri buluyorlar yani...
Neustader'in uzun bir aradan sonra, bıraktığı yerden devam etmesi de kayda değer. Orta sahanın geriye hızlı dönmesi, Jailson ve Topal'ın ikinci toplara hükmetmesi de maçı F.Bahçe için tek yanlı hale getirdi.
Soldado ile girdiği mücadelede dirseğini kullanan Veysel'i sahada tutması, Halis Özkahya'nın en önemli yorum yanlışıydı. Mükemmel yönetti yoksa maçı.
Bu galibiyet ile özgüveni diplere vuran takımken, ne olduklarını veya nasıl oynayabileceklerini anlamaları açısından önemli. Yanal, Trabzonspor karşısında gelen son saniye golünü bu cümleyle anlatmıştı; Biraz geç oldu ama haklı çıktı.