CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

‘Şer’den çıkan hayır

Yeni haftada takımın başında sahaya çıkartacak prolisanslı hoca arayan Fenerbahçe yönetimi için lige verilen bu ara 'Şer'den çıkan hayır gibi' oldu. 7 haftadır takıma gelen 'Kazanamama virüsü' kalan maçlardaki baskıyı ve tedirginliği artırabilirdi. Şimdi bir aylık düşünme, görüşme, tartma ve karar verme süreleri var.
Elbette oyuncular da taraftarlar da konsantrasyonlarını kaybedecekler. Ersun Yanal'ın fizik gücüyle oynatmaya çalıştığı bu takım 'Evde geçen' sürede iyiye gitmez. Yönetim krizini aşmak için bu karar alındı ama ligler başladığında kadro bundan iyi etkilenmeyecektir.

***

En önemsiz şeylerin en önemlisi futboldur!

Başta Muslera olmak üzerine birçok lig oyuncusu maçların ertelenmesi konusunda tweetler attılar. Endişeler taşıyorlardı veya kendilerini güvende hissetmek istediler. Bu gündemi konuşurken, "O kadar para alıyorlar, bir de oynamamaktan bahsediyorlar" diyenlere "nefretle" baktım. Hepimizin ortak duygularını yaşayanların sadece para miktarı ile "insan olup-olmadığına" karar verebilecek kadar kesin ve öfkeli insanlar var. Sosyal medyada bu tipler için, "Kendilerinin mutsuzluğunu, başkalarına da yaşatmak isteyen troller" deniyor. Tek dilleri öfke, küçümseme veya hakaret.
Aynı zamanda karantinayı protesto edip, görevli polis memurunun yüzüne, "O zaman sen de hasta ol" diyerek tüküren de başka bir kulvarda ama yine bu "kötü" insanların arasındaki yerini alıyorlar. Yok birbirlerinden farkları. Çünkü kendilerinden başka bir şeyi önemsemiyorlar, saygı duymuyorlar veya umursamıyorlar.
Covid-19 bugüne kadar rastlanmayan bir hızla yayıldığı için tüm ülkelerin endişesi. Normal kriterlerde sporu yapanı da, izleyenin büyük bölümünü de öldürecek güçte değil. Yaşlılarımız, kronik hastalığa sahip olanlar ise büyük tehdit altındalar.
"Onlar maça gelmesin" diye tedbir alsanız da, o tribünlere gelip, sahaya çıkıp virüse sahip olanlar, akşamında büyüklerinin elini öperken bulaştıracak bunu. En sağlıklı sporcu da olsanız, en azından başkaları için endişe etmeliydi, profesyonel oyuncular da bunu hissedip belirttiler.

JURGEN KLOPP FELSEFESİ
İngiltere'de önlemler gündeme geldiğinde Liverpool teknik direktörü Jurgen Klopp, "Dünya'daki en önemsiz şeylerin, en önemlisi futboldur" diyerek bizleri sevindiren veya kahreden oyunun yaşamdaki "esas" yerini işaretledi. Koronavirüs salgınını konuşmadığımız bir an bile yaşamadığımız bir dönemde, doktorların hayatımızdaki en büyük yeri kapladığı günlerde, futbol sadece bir detay olmalıydı. Yine de kendi küçük dünyamızda penaltıydı, değildi, "kırmızımsıydı" falan diye konuşabiliyoruz.

***

Endüstriyel futbolun sonu

Tüm federasyonlar ile birlikte UEFA da organizasyonları ertelerken, ikilemleri yaşayanlardan. Avrupa Şampiyonası olmayınca 2 milyar Euro'luk yayın ve sponsor geliri de olmuyor. Ya da Almanlar'ın bakışında, "Gişe gelirleri kulüpler için önemli değil. Maç olmazsa, yayın ve sponsor parası da yok. Ödemeler nasıl yapılacak?" sorusu çıkıyor ortaya. Bizdeki durum da farklı değil. Ama ortada bir virüs var ve ayırt etmiyor. İşte bu noktada endüstriyel futbol da bitti. Senede 65 maç oynatılan futbolcular için "o kadar para alıyorlar" diye konuşanlar, koşu mesafeleri ile halledilemeyecek bir problem karşısında "error" verdiler.
Bizim de zaten "keçiboynuzu" tadındaki ligimizi, seyircisiz oynandığındaki masumiyetini gördükten sonra, o sahaya çıkmanın anlamsızlığını görmemiz gerekiyordu. Artık tribünden sahaya inerek, hep birlikte yeni ve galip gelmemiz gereken bir maça çıkacağız. Bu virüsü ya yeneceğiz, ya yeneceğiz. Santrforlarımız da, defansımız da beyaz önlükleriyle canlarını ortaya koyan sağlık çalışanlarımız, doktorlarımız, hemşirelerimiz. Hadi; vurduğunuz gol, kurtardığınız hayatlar çok olsun.

Uyutma modu!

Trabzonspor'un ablukası ile geçen ilk yarının, aslında Başakşehir'in 'uyutma modu' olduğunu gördük. Neredeyse rakip sahaya geçmeden ama kendi alanlarındaki her açığı kapatarak duvarı ördüler.
Atak şanslarının 'tedbire' takılmasıyla birlikte duran topları ve özellikle kornerleri dikkatli kullanmak istediler. O anlar da ceza alanı kalabalığı içinde hareket alanı bulamadan geçti. Şampiyonluk rezervasyonunun yapılacağı maçta, "ne yapsak da gol bulabilsek" sorusuyla uğraşıyorlardı.
Yine de Skrtel-Nwakaeme mücadelesindeki formadan çekme, penaltı olarak değerlendirilebilirdi. VAR devreye girmediyse eğer Fırat Aydınus'un kapıları 'yetersiz' yorumuyla kapatmasındandır. Denge maçı Başakşehir'in 'uyanma moduna' geçmesiyle birlikte, Trabzonspor'u geriye koşturur hale geldi. Demba Ba'nın net vuruşu, ilk yarı çaresizliğindeki Trabzonsporlu oyuncular ve teknik heyet için de yeni sıkıntıların habercisi olacaktı.
Kritik maçların kurtarıcı formülü, Sosa'nın kornerleri, bu kez 'ters vuruş' ile tekrar maça çekti Trabzonspor'u. Ama yine 'duvardan dönen topu kapıp, yine duvara at' sistemi işbaşındaydı.
Hafta içinden maç yaparak gelen iki ekibin de yorgunluk ile baş edemedikleri, tempoyu özellikle son 20'de dibe indirmelerini de gördük. Beraberlik hiç olmazsa kalan haftanın 'başlar önde' geçmesini engelleyecek skor. Ancak sert deplasmanlar öncesinde Çimşir'in puan hesaplarında yeni bakış açıları getirecek.
Okan Buruk, sessiz sedasız takımını şampiyonluk kulvarına soktu ve yılın teknik adamı olmayı hak eden yönetimle yoluna devam ediyor. Hem Avrupa'da hem Süper Lig'de sıkılı yumruğundan vazgeçmiyor.

Vazgeçenler...

Kaleye şut olmadan biten ilk 45'in ardından Fenerbahçe için yazılabilecek bir yorum aradım aklımda... Sahadaki çaresizliği nasıl tarif edecektik... Ya da oyundan ve birbirinden bir haber oyuncuların aslında bir senedir beraber antrenman yaptıklarını söylemek nasıl inandırıcı olacaktı.
İki ay önce Başakşehir karşısında muhteşem bir oyunla kazananlar da dünkü acınası hale düşenler de aynı oyunculardı. Bir takımın böylesine iniş-çıkışa geçmesini anlamlandırmamız lazım. Skorlardan bağımsız oyun olarak bu analizin içine girilmeli. Yoksa öteki tarafta hakemleri de konuşuruz, sakatlıkları veya kişisel hataları da... Ama vazgeçmişlik ya da oyun aklını yitirmek; bu başka bir şey... Biraz geriye gidelim... Kırılmanın başladığı Ankaragücü, Galatasaray maçlarındaki detaya inelim. Orta sahanın 'aklı' Gustavo, Ankara'da dördüncü kartı görüp, derbiye cezalı olmamak için neredeyse topa değmeden oynadı. O oyunu idare edince direksiyonu da rakibe verdi. Yeterli sertlikten uzak orta saha baskısı, kontratakların da kaynağıydı. Yine de kart gördü Kadıköy de oynamadı ve Fenerbahçe kendisini iddialı bölümde tutan oyun tarzını kaybetti. Ve yine Gustavo, Trabzon kupa maçıyla başlayan stoperlik serüveninde Fenerbahçe orta sahasının 'patinajı' devam etti. Emre Belözoğlu, bu takımın komutanı... Sorumluluğu iki haftalık değil aslında. Sahada da vardı, kenarda da tribünde de... Kendi uzmanlık alanı olan bölgeyi Gustavo'dan mahrum etmesi elbet bir mantık taşıyordur. Ama doğru giden bir şeyi başka bir bölümü düzeltmek adına kaybetmek artı birden sıfıra inmekle aynı şey. Eksik kalan rakibe rağmen ceza alanına zarzor girdiler. Rakip stoperlerin gölgesinden kurtulamayan bir santrforu olan ve yenilgiye isyan edip sorumluluk alması gereken oyuncularının riskten kaçındığı bir takıma döndü Fenerbahçe. Düşme hattındaki tüm takımlara dağıttığı puanlarla bugünleri gördü.

Yanal sonrası!

Bir çok faturası olacaktır bu maçın. Herkes kendini göre bir hedef ortaya koyacak. Oyunun içinde kalacaksak, Tolgay Arslan benim ilk başrolüm olur. Kırmızıya dönebilecek bir pozisyonu sarı kartla atlattıktan sonra yaptırdığı penaltı ile maçın kararını verdi aslında. Penaltı, kırmızı ve beraberlik. O ana kadar öne geçmeyi başarmış ama bir duran top golü dışında neredeyse pozisyon bulamamış bir Fenerbahçe vardı. Öne geçmek piyangoydu, böyle de devam ettirebilirlerdi. Ama gol yeme konusunda üstün beceri nişanı sahibi olan bir takım, bu ekstrayı hesaplamalıydı.
İkinci rolde Eme Belözoğlu'nun son Trabzon orta sahasını sahaya sürmesi, bunlara bir de Ferdi'yi eklemesi var. Üflesen kendini yere bırakan yumuşaklıkta baskı üretip, gol atmak istedi. Kendisinden bilmesi gereken, kimin- neyi nasıl yaptığıdır. Bülent Uygun, "Ben yemiyorum, sen ye" davetini kabul etmemezlik yapmadı. Aslında berabere devam eden oyunu "kazanç" hanelerine de koymuş gibilerdi. Oyunun çığırından çıkması, hakem itirazlarıyla gelen sarı kartlar, sakatların üstüne Konyaspor maçı öncesi cezalıların eklenmesi, takım halinde kontrolü kaybetmeleriydi. Maç için planları olmayınca, mazeret için sözleri bolca buluyorlar. Zorbay Küçük'ün iptal ettiği gol anlamsız. Zeki ile Murigi'nin temasını faul ile değerlendirdi. Tam tersi olsa penaltı verecek mi? İtmek ile dokunmak arasındaki farkı iyi süzemedi, Zeki'nin verdiği görüntüye aldandı. Ersun Yanal sonrasında işler daha iyiye gitmedi kısacası. Gustavo'yu orta sahadan ayırmak, oyun aklından vazgeçmekti özetle. Jailson bu orta saha yapısında stoperde olmasa bile, eski yerinde de kalabilirdi. Ferdi'nin oynatılması da, bu seçimde tribünlere oynamaktı özetle. Bir şey yapmış olmak için, her şeyi bozmak. Yine uzatmalarda beraberliği kurtardılar. Eğer bu kadro yükselecekse, bu karakteri bir düzen içinde kullanmayı başarmalı. Yeni hoca veya mevcutlar; çözümü "akılda" aramalılar.

Vay arkadaş!

AYRILIŞ kararından sonra bu maça Ersun Yanal ile çıkılmasının ilk anlamı futbolculara mesajdı. "Bakın" dediler, "Herhangi bir kötü sonuçta arkasına saklanacağınız hoca mazereti yok artık. Sorumluluk sizde." Belki bu tip çıkışlar oyuncuyu biraz daha agresif yapabilir ama "daha akıllı" hale getirmiyor ki. Ersun Hoca'nın bugüne kadarki en doğru stratejisi vardı sahada. Kazanmak zorunda olmadığı bir maçta, topu kendi takımında ve pas rüzgârında tutarak, Trabzonspor'un ön taraftaki oyuncularına topu getirtmedi. İkinci maç faktörü ile sürekli olarak yükü rakibe verdiler.
Bu arada etkili kontrataklarda buldular.
Anlaşılmaz bir şekilde rakipten fazla oldukları anlarda bile şut denediler. Takım olmaktan vazgeçip, kendi kurtuluşlarına mühür arar gibi seçim yaptılar.
Asist sayıları tartışılırken, aynı takım oyuncuları arasındaki ilişki göz önünde.
Ters çevirelim, Fenerbahçe defansına bu şansı tanıyalım; ilk beşe kaç oyuncu sokarlar sizce? Sörloth çok güzel ama bir o kadar da "komik" golü ekledi bu defansın hanesine. Orijinal bir kaleci (Altay) ve bir defans (Isla) ile sahada kaldılar uzun süre. Gustavo'nun stopere geçişiyle birlikte orta sahada orjinalliğini kaybetti. Sahada bir takım var ama ne yaptığını, ne oynadığını bilen yok. Bu durum hem Ersun Hoca'nın mazeretidir aslında hem de eseri!
Bir "Alman ekolü" var dillerde. Bakın; dün sahada biri Alman (Kruse), dördü Almanya kökenli (Tolga, Tolgay, Ekici, Deniz) beş oyuncusu vardı. Ne yaptılar, neyi değiştirdiler hep birlikte düşünelim, "ekol" tartışmasına yeniden başlayalım.
Rövanş için avantajlı skor elde ettiler ama krizden çıkamadan oynayacaklar.
Üstelik "kazanmak zorunda" kalarak.
Bahsettiğimiz "kaliteden" oyuncuya yönelik bir performans elde edilemeyeceğine göre, takım oyununu yükseltecek bir teknik adama ihtiyaçları var. Ali Koç, tribün rüzgârlarını bırakarak, bu malzemeden en lezzetli yemeği kim çıkartır; onu aramalı.
Michelin yıldızı değil amaç, esnaf lokantasında da olsa piyasadan pay kapmak.
Vay arkadaş, beyaz yakalı gibi de konuşturdular bizi ya…

Kaçak var!

Ersun Yanal, Galatasaray yenilgisi sonrasında eleştirildiği her noktada "kabul memuru" gibi damgayı vurdu. Falette'yi stopere koydu, Jailson'u tekrar orta sahaya çekti. Mehmet Ekici ilk on birde, Tolga Ciğerci kulübedeydi. "Önde oynayan" takım için alınan riskleri de terk ederek, pas oyunuyla, hızlı hücumculara karşı yeni bir strateji kurdu.
Bekleyen rakibe karşı en önemli avantajı da elde ettiler, öne geçtiler. Artık maçın hikâyesi kendi ellerindeydi. Topa sahip olacak, tempoyu düşük tutacak ve tuzaklarını kuracaklardı. İşte bir "usta" ile bir "acemi" her senaryoyu altüst ediyor. Sağ bek Dirar'ı ilk 45'te hep eksilttiler, ikinci yarıda da Podolski ile eşleştiğinde "felaket" geldi. Dirar'ın kaptırdığı toptan sonra, Dirar'ın adamı ortayı yaptı ve işte size "eşitlik"… Hangi taktiği verirseniz verin, son sözü söyleyecek "kaliteniz" yoksa, "Öyle olsaydı, bunu yapmasaydı" der durursunuz. Podolski, "emeklilik" günlerinde bile bu farkını gösterdi bize.
Sonrasında müthiş bir aldatmaca ile, ezber bir duran top organizasyonu ile ikinci gol geldi. Antalya gol için sahadaki her silahını kullandı ve hepsinde de verim aldı.
Maç öncesinde sorumluluğu artık oyuncuların alması gerektiğini düşünüyordum. Gustavo bu konuda açık ara önde. Ozan, Muriqi ve Kruse ise "kaçaklar" arasındalar. Mehmet Ekici'den mi beklenecek sonucu değiştirecek hareket, Hasan Ali'den mi? Oyuncular Ersun Yanal ve Ali Koç eleştirilerine saklanmayı seçip, sonucu kabul eder hale gelmişler ne yazık ki. Sırf bu yüzden Emre Belözoğlu'nu takımda arıyorsunuz. Falette (Tam not alır) ve Mehmet Ekici kulübeden gelen hamlelerdi. Sonrasında ikinci golü atan Zajc ile att-ı ran Ferdi sahadaydı. Ersun Yanal'ın defans kurgusu ile ilgili hamleleri sınırlı ama diğer "kaçaklar" ile ilgili artık başka düşünmeli. Ağabeylerimiz, "bal yapmayan arılar" der bu gibiler için. "Bekleyen" olmak yerine "bekleten" koltuğuna geçmeli.

Milat günü!

Derbinin anlamını hisseden takım olarak Galatasaray'ı gördük ilk 45'te. Sadece oyunu ele geçirmediler, pozisyon ve "akıl" üstünlüğünü de aldılar. 50 bin taraftarının önünde Fenerbahçe "çaresizliğine" çare aramanın peşine düştü. Tam bir hayal kırıklığı vardı. İki takım da eksikleri doğrultusunda yeniden yapılandılar. Belhanda sürpriz bir karar olsa da, Lemina'nın eksikliğinde, oyunu yönetme görevindeydi. Fatih hoca, baskı altında en doğru kararı alabilecek hamlesi olarak seçti O'nu. Emre ve Gustavo yokken, F.Bahçe'nin bu şansı da kalmadı. Oyun aklı olabilecek Ozan'ın yanına Tolgay seçimi bu yüzden aslında. İkisini toplasanız, eksiklerden biri bile olamadı. Devrenin berabere bitmesi 21 yıllık "Kadıköy Büyüsü"ydü belki de. İkinci 45'te "dengenin" sahaya dönmesindeki ilk önemli etken, G.Saray'ın tempodan uzaklaşıp, fizik olarak maçı zorlayamaması oldu. Kendi sahalarında kaldılar, beklemeye geçtiler. İkinci etken de Hakem Halil Umut Meler'di elbette. İkili mücadelelerdeki yetersizliği o kadar barizdi ki, iki takım oyuncuları da topa girerken üç kere düşündüler.
Sonrasındaki gelişmeler kaosun içinden birer birer çıktı. Topa yapılan hamleyi penaltı olarak değerlendiren hakemin, itişmelerden iki kırmızı kart çıkarttığını da gördük. Son haftaların "nasıl yapsak?" endişesinin, "ilk fırsatı" beklediğini Meler yönetiminde şekillendiğini de gördük. Sonrası… Bir dönem bitti artık. Yapılacak espri de kalmadı, gururlanacak 20 yıl da. F.Bahçe miladını yeniden başlatmak, yaralarını onarmak zorunda. Bu maça iyi hazırlanmış, rakibi daha iyi analiz etmiş ve planla sahaya gelmiş bir Galatasaray vardı. Buna sadece mücadelesi ile karşılık verebildi Fenerbahçe. 2002'de Florya'ya 6-0'lık yenilginin hüznü ile dönen Fatih Terim, bu kez "geleneği bitiren" unvanına sahip. Kariyerindeki tek eksiği de tamamladı.

Panik hali!

Kaybedilen puanların altında hep aynı görüntü vardı; "panik..."
Geriye düşüp, kazanmak için baskı kurduğu tüm maçlarda, "topun-pasın" acelesi varmış gibi oynadılar. Bu peşinden yanlış kararları ve kaosu taşıdı sahaya. Sadece şut sayısı veya top kapma üstünlüğünü getirdi Fenerbahçe'ye, kapanan rakibe karşı üstünlüğü sağlayacak golün nedeni olamadı. Aslında çok "sığ" bir gerçek, oyun aklının, "bir an önce" duygusuna yenilmesi. Doğrusunu bulmak için tecrübeli ayakların devreye girmesi, teknik adamın da doğru yerleşimlerin ve senaryoların peşine düşmesi gerekirdi. Bu sezon Emre ve Gustavo'nun birlikte oynadığı maçlar da dahil, kriz anlarını akılla değil, "panikle" yönetti Fenerbahçe takımı.
Herkes aklına Galatasaray derbisi koyduğunda, sarı kart sınırındaki üç oyuncuyla da maçın kendi karakterine bürünmesi çok mümkün değildi. Gustavo depar bile atamıyordu, ya da Vedat'ın temaslı mücadelelerden sakınması vardı hep sahada. Bundan önce de, dokuz kişi ile kapanan, yüksek enerji ile savunma yapan takımları açamadı, pozisyon bulamadı Fenerbahçe. En taze örnek, son Trabzonspor maçının ikinci 45'iydi. Kadıköy'e gelen rakipleri de artık açmıyorlar geriyi. Alanyaspor gibi. Ve Ersun Hoca, bu çıkmaz döngüde çare oluşturamadı.
Tek alternatif gördüğü kanat akınlarında, sol tarafı kullanamadığı gibi, sağda da İsla'nın "yetersizliğine" yenildi. Bu maçın faturasını Jailson'a çıkaranlar da olacaktır ama Fenerbahçe orta sahası, hem top kapmada, hem de ileriye pas üretmede "fiyasko" patentliydi. "Ne olacak?" diye soranlara, daha oynanacak çok maç olduğu hatırlatılabilir. Zor maçlarda puan kaybedip, telafi gördüğünde de egona yenildin. Yani; bu tavır hangi istatistiğe sahip olursan ol, sana sadece bazı galibiyetler getirir. Gerisi boşuna çabanın getirdiği "istedik ama olmadı" cümlesidir.

Duvar aşılamadı

Böyle gergin bir maçın ilk dakikası dolmadan öne geçmek, Fenerbahçe adına büyük ikramiye gibiydi. Bu atmosferi yönetecek tecrübeye sahip oyunculara rağmen, Fenerbahçe'nin "acemi" modu devreye girdi. Top kayıpları veya yanlış pas tercihlerinin üstüne, bir de pozisyon almadaki sıkıntılar geldi. 11. kez kaleyi tutan ilk topun gol olduğu bir "tekrar" serisini de analiz defterine eklediler.
"Neler oluyor" demeye kalmadan baskıyı arttırıp, beraberliğin etrafında da gezmeye başladılar. Uğurcan'ın iki müthiş kurtarışı vardı bu devrede. Sekiz korner atışından gelen her topa Trabzonsporlu oyuncuların dokunması da Hüseyin Çimşir'in hafta içi tedbirlerinin ürünü.
Ersun Yanal, Emre ve Deniz hamlesini yapmak için 60'a kadar bekledi. Skorun telaşına düşmüş rakibi karşısında oyunun akla ve sakinliğe daha önce ihtiyacı vardı aslında. Bir anda tek kale mücadeleye dönüştü oyun. Sadece Sörloth'un yapacaklarına odaklanmış Trabzonspor taktiği ve onu yöneten müthiş bir Sosa performansı. Akyazı'daki duvarda gedik açmanın peşine düşen bir pas harekâtına başladılar. Maça tempo getirmek ne çare iken, buna izin vermeyen, aldığı faulleri dakikalarla kullanan Trabzonspor tavrı vardı. Birilerinin sorumluluk alması, diğerlerinin yardımı gerekiyordu ama Gustavo'nun dilinden anlayamadılar. Stadın atmosferinde kolay hareketler bile zorlaştı. Büyük maçları ruhundan, dilinden en iyi anlayan takım, bu defansif direnci ve Uğurcan'ı bir türlü aşamadı. Zirve hesaplarında çok kritik bir yenilgi aldı Fenerbahçe. Beraberlik, dengeleri elinde tutmasını sağlayacaktı. Trabzonspor kalecisinin ellerinde, golcüsünün liderliğinde, Sosa'nın yönetiminde istediklerini aldı. Şimdi ligin falına yeniden bakacağız.

Nedir bu sistem?

Maç sonunda hakem kararları ile ilgili soru geldiğinde aklı başında teknik adamların ortak bir yorumu vardır; "Sistem değişmeli…" Bunu söylemeyenler zaten sistemden yararlanan, nemalananlar. O konu ayrı… Peki nedir bu sistem? Değiştiğinde her şeyi güllük gülistanlık yapacak olan "durum" neyi işaret ediyor? Aynı hakemler, benzer eğitimlerle, "sistem" değiştiğinde nasıl "tatmin eden" kararların sahibi olacaklar? Açalım konuyu; sistemin unsurlarına geçelim:

KULÜPLER
Önce "Hakemler hakkında konuşmayacağız" diye sezona başlarlar. Sonra işlerin kötü gittiğinde "bir tanesi", hakemler, MHK veya federasyon hakkında sert açıklamalar yapar. Ertesi maçlarda birden bire hakem kararlarından şikâyetçi olmazlar, çünkü kazanmaya başlarlar. Bunu gören "diğerleri" de canlarının yandığından şikâyet etmeye, ses yükseltmeye başlar. Ortaya bir kakafoni çıkar ve algıyı en çok güçlendiren, en çok kızan haline gelir. Sistem görevini bir-ikisi için yapar.

TAKIMLAR
Eğer puan kaybedilmişse, sorun yanlış verilen bir faul, taç veya kart tercihindedir. Rakip eksik kalmamış, golün yenmesinde sadece ters faul etkili olmuştur. Futbolcu gol kaçırmış, yönetim paraları ödememiş veya teknik adam yanlış taktik vermiş; bunlar önemli değildir.

TARAFTAR
Çalışmaya veya yapılanmaya değil, tabelaya inanır. Bu yüzden gözü hep hakemin üstündedir. "Hata yapsın ama benim takımım için yapsın" diye düşünürler. Hakemler ilan edildiğinde, bir hafta önce kendi maçını yönetip, yanlış kararı ile takımının kazanmasına neden olan hakemi; rakibinin 12. adamı olarak ilan ederler.

MEDYA
Komplo teorilerinin iş yaptığını bilir. Bu yüzden hakemin üstünden yorum yapmak en kolayıdır. O'nu savunan yoktur, söz hakkı verilmez. Birkaç sezon öncesine kadar gidildiği olur. Seyredenler, çalışma-taktik veya bilimsel temelli sorunları değil, tabelayı önemsedikleri için de "sistem" çalışır.

FEDERASYON, MHK VE HAKEMLER
Sistemin karşısında durmak yerine, rüzgarın etkisindedirler. Bağıranı susturmak için ilaç ararlar. Kamuoyu baskısında kırılırlar. "Yanlışsa, düzelteceğiz" demezler. "Onlar da yanlış transfer yapıyor" deyip, daha kötüde mazeret ararlar. Dolayısı ile karar tartısı, adaleti değil en az ses çıkartacak durumu arar. Yapanın yanına kalır. İşte o meşhur "sistem" budur. Herkes şikâyet eder ama herkes için kurtuluş yapısıdır. Çünkü sorun gelişmek değil, pastadan büyük dilimi almak. Bu nedenle sistemin değişmesi için, önce dinamiklerin değişmesi gerekir. Kazanmanın baskı yolunu bilmeyenlerle de aynı havayı soluruz. "Sadece aptallar ve ölüler değişmez" diyenleri haklı çıkartırız.

Tanıdığım en dürüst insan
GÖKHAN Dinç, MHK Başkanı Zekeriya Alp'e açıkça sordu; "Koç Grubu ile iş yapıyor musunuz?" dedi. O da, "30 yıldır yapıyorum. Gurur da duyuyorum" cevabını verdi. Ama soru aslında, "Siz Koç grubu ile iş yapıyor, para kazanıyorsunuz. Dolayısı ile başkanı Ali Koç olan Fenerbahçe'ye kıyak yapıyor olabilir misiniz?"di. Alp, Türkiye nüfusunun yarısından fazlasının eşya alarak, para yatırarak, kredi çekerek veya taksitli alışveriş yaparak bu grupla "akçeli ilişki" içine girdiğini söylemeliydi. Tanıdığım en dürüst insanlardan biridir Zekeriya Alp. En doğru ifadesi, "Kimse beni kendisi gibi zannetmesin" olmalıydı.

Yanal çözüm ÜRETMELİ
ELBETTE eleştirebiliriz. Seçimleri konusunda tartışırız ama Fenerbahçe'nin ilk yarı performansı karşımıza çok başarılı bir teknik direktör çıkartıyor. Sevgili Gürkan Kubilay araştırmış ve bir tespitte bulunuyor; "Fenerbahçe kaçırdığı pozisyonların yüzde 15'ini gole çevirse, ilk yarıyı 39 puanda bitirecekti." Yani; Yanal'ın sistemi ve oynattığı futbol takımı yeterince pozisyona sokmuş. Rakip ceza alanına getirmiş. Bundan sonrası teknik direktörün değil, futbolcunun performansıdır. Bir teknik adam, takımı çok pozisyona girsin, az pozisyon versin diye kurgular. Bu denklemde sorun yoksa, tabela sadece sahadaki oyuncunun kalitesidir. Kalesini tutan ilk topun gol olması, kişisel hatalardan yenilen golleri hiçbir teknik adama bağlayamayız. Şimdi Yanal'a düşen; çözüm üretmesi. Kalite eksik ise çalışma fazla olacak. Takımı hâlâ eline geçiremedi, kontrolüne alamadı. İnsan yönetimine daha ağırlık vermeli. Ve nihayetinde; yönetimin yüzde yüz arkasında olmadığı bir teknik direktöre oyuncu saygı duymaz