CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Daha akıllı daha yetenekli

Zirvedekiler kazanınca, kağıt üstünde beraberliğin iyi sonuç olduğu maçı kazanmak gibi bir zorunluluk doğdu Fenerbahçe'ye... Advocaat'ın eksikleri vardı. Üstelik önemli oyuncularından da yoksundu. Geçen haftalarda form tutan ve seyircisi önünde iyi bir kapanış hedefleyen Trabzonspor'un da hesapları vardı.
Bu ortamda strateji kurmak, Advocaat için gereksiz gibiydi. Takımını kapattı, tempoyu düşürdü. Büyük maç planı içinde oyunu oynamak yerine, skoru hesaplayan fırsat anları için bekletti oyuncularını.
Ve Lens ortaya çıktı. Penaltıyı getiren korner atışı onun ayağından çıktı. Moussa attığı golün pası da ve üçüncü gol de... Ne kadar plan yaparsanız yapın, "yetenek" karşısında çaresizsiniz. Ersun Yanal da, Trabzon defansı da bunu hissetti. Skor 2-0'a geldiğinde, eksik kalan Ersun Yanal'ın seçimleri de yok olmuştu. Hem oyunu tutacak, hem de tabelaya oynayacak. Üstelik bunu 11 kişiyken bile yapamayanlar ile yapmaya çalışacak.
Fenerbahçe kadrosu buna izin vermeyen sakinliği ve düşük temposuyla, uzun toplarla oynama alışkanlığından da vazgeçmedi. Alan büyüdükçe, usta oyuncuların önü de açıldı. 60'dan sonra "Maç böyle bitsin" psikolojisi hem sahada, hem de tribünlerde hakim oldu.
Yusuf Erdoğan ise yaptığı penaltı ve gördüğü kırmızı kart ile tüm dengeleri değiştirendi aslında. Daha 70 dakika varken, atılmayı göze alacak kadar acemice davrandı. Hem de böyle bir maçta. Büyük takımların, iyi oyuncular kadar, "lider ve oyun haklı" olanlara da sahip olması gerekiyor. Fenerbahçe nasıl Lens ile "farklı" bir takım oluyorsa, Trabzonspor'un da ortamı doğru değerlendireceklere ihtiyacı var.
Ve eğer eksiklik konuşulacaksa, İsmail Köybaşı'nın da dünkü performansı doğru değerlendirmesi gerekiyor. Trabzon 70, Fenerbahçe ise 90 dakika on kişi oynadı.

Çaresizlik!

Gençlerbirliği Teknik Direktörü Ümit Özat, bir hafta önce Rıza Çalımbay'ın planını daha da ileriye taşıyarak, maç boyunca Fenerbahçe'nin nefesini kesti. Önde uygulanan istekli baskı ve orta sahanın adam adama temaslı oyunuyla Fenerbahçe takımı, birden bire başı bozuklar birliğine dönüştü. Kimse yüzünü rakibe dönemiyor, dönen pas tercihi bulamıyor, ikinci hamleyi ya da top sürmeyi denediklerinde ise ikili sıkıştırma ile kontrolü kaybediyorlardı.
Kadıköy'e gelip, böylesine cesaret ve öz güvenle oynamak en önemlisi. Ümit Özat'ı hem analizi, hem de oyuncularını koordine etmesi nedeniyle tebrik etmek gerekir. Çünkü rakibe pozisyon vermemekle övünen, çok değil bir ay önce zirve takımlarını evlerine "şutsuz" gönderen bir takım, kalecisinin performansıyla ayakta durdu.
Volkan Demirel, maçı oynayamayan sadece topun peşinde koşan arkadaşlarının tüm açıklarını kapattı. Onun üst düzey performansına rağmen Kjaer iki kez gol çizgisi üstünde topu karşıladı. Antalyaspor maçı sonrasında takımına demediği kalmayan Advocaat'ın, on birini sadece Van Persie tercihi ile değiştirmesi de ilginç. Ama adam ne yapsın? Yerine koyacağı adamlar, Diyarbakır'da tel tel döküldüler! Çareyi genelde araması gerekiyordu ve takım kalitesi böylesine bir baskıyı paslarla geçecek kalitede değil. Uzun oynamayı denese, öndekiler topu tutup, takımı oraya taşıyabilecek özellikte değil. Sanıyorum; çaresizlik ne demek çok daha iyi anlamıştır kenarda takımını seyrederken. Kötü oynarken kazanmanın dayanılmaz hafifliğini hissediyordur Fenerbahçe tarafı... Eğer Ocak ayında oyuncu kalitesi yükselmezse, böyle maçların sayısı da artacaktır. Volkan Demirel'in ellerine tutunan ve Lens'in bir anlık aklıyla öne geçtiler ve üç puanı aldılar. Sonuç iddiayı ayakta tuttu ama gelişimin durması endişe verici...

Geçmişe yolculuk!

İlk yarı bittiğinde Fenerbahçe adına yazacak olumlu bir aksiyon aradık, bulamadık. Perşembeyi kendine mazeret etmiş görünen, yürüyenler takımıydılar. Topu tutmak, oyunu kontrol etmek, pas ile rakip sahaya yerleşmek veya hücumda çoğalmak Antalyaspor'un hanesindeydi. Maçı seyirci olarak yaşamayı tercih eden bir kadro vardı. Advocaat da yorgunluk kısmına öfkeliydi. Maç öncesinde, "Sabah 7'de kalkıp, bütün gün çalışan adam yorulur" diyordu. Ama bu duruş bile sahadakileri sorumluluk almaya niyetlendirmedi. Topu ileriye şişir, birisi koşup belki yakalar taktiğini kabul ettiler. Topal ve Sousa orta sahayı bile zor geçti. Çünkü ön taraf ne top tutabildi, ne de takımı ileriye taşıdı.
İkinci yarıda farklı bir düzen bekliyorduk. Biraz daha canlandılar, daha önde kalmaya ve rakibe baskı yapmaya başladılar. Bu da ceza alanı çevresine etkili gelmelerini sağladı. Pozisyonlar da bulmaya başladılar ve Antalyaspor'un tempolu oyunundan doğan yorgunluktan yararlanmayı istediler.
Kazanma serisi ile yarattıkları hava ve iddianın, üst tarafa yaklaşmak için yakaladıkları fırsat haftasında patinaj yapması heves kırıcı elbette. Ama bir-iki oyuncu değil, neredeyse tüm kadronun "Vazgeçmiş" hali, performansın nedenleriyle ilgili bir genelleme yapılmasını da zorunlu kılıyor.
Planın yoksa, belli düzen içinde kritik görevdekiler "sıradan"laşmışsa, puan kaybı ve hatta mağlubiyet de kaçınılmaz hale geliyor. Advocaat'ın elinde "Takımlaşan" ve buna paralel olarak da kişisel performansları da tırmandıran Fenerbahçe'nin birden bire iki ay öncesine dönmesinin, geçmişe yolculuk yapmasının tek nedeni; üç günde bir maç oynaması değildir.
Cüneyt Çakır'ın Moussa Sow'un golünü iptal etmesi "Tehlikeli hareket" olarak yorumlaması doğru karar. Çakır'ın, çok itiş-kakış içinde, bir çok aldatmaya kanarken, net hareketleri de "aldatma" sanarak devam ettirmesi de ilginçti. Yine de Fenerbahçe tarafı hakemden medet ummak yerine, "Neden böyle oldu?" sorusuna cevap aramalı.

2 hikaye 1 sonuç

Bir planlamayla neler yapabileceğini dört sezon önce Beşiktaş Başkanı Fikret Orman ve yönetimi hepimize gösterdi. Sportif başarıdaki önceliğin para değil, karar sayısındaki doğruluk olduğunu kanıtladılar. Hedeflerini ve sınırlarını doğru çizerek, bunu gerçekleştirecek teknik adamı takımın başına getirdiler ve sonunda şampiyon da oldular. Ve yakamızı bırakmayan 'kibir' o anda devreye girdi. Fikret Orman başladığı yeri unuttu ve planlama yapmaktan vazgeçti. Bunun yerine kızgın bir dil üreterek kulüp içindeki muhaliflerine gözdağı vermek istedi, öte taraftan hamaset dolu demeçleri ile camiasının beklentilerini yükseltti.
Şimdi; sıkıntılar artıkça, çözüm üretecek formüller arıyor. Başında da algı yönetimi geliyor.Buraya kadarı aklınızda tutun; ikinci bölüme geçelim.
Fenerbahçe'de geçen sezon 70 milyon Euro'luk bir yatırım ile Dünya Yıldızları'nı transfer etti başkan Aziz Yıldırım. Kulübün son kurşunu olan, stadın isim hakkını sattı ve harcadı. Her başarıyı para ile tarif ettiği için, planlama da yapmadı. Takımı değil, kendisinin yöneteceği teknik adamı seçti, her şey birbirine girdi.
Fenerbahçe oyun karakterini, taraftarını ve güvenini yitirdi. Yetersizliklere rağmen ısrarından vazgeçmedi. UEFA tarafından incelemeye alındı kulüp. Transfer yasakları getirildi ve ceza almamak için mali disiplin sözü verildi. Maddi yönetimin felaketine, teknik yönetimin cahilliği de eklenince, imkansızlıklar ortamında Dick Advocaat seçimi yapıldı. Hollandalı teknik adamdan önceki alternatif ise Aykut Kocaman'dı. İki teknik direktörün de ortak noktası; planlamacı olmaları. Arkadaşlığını yitirmiş, fizik güç olarak geride kalmış, kadrosundaki önemli yıldızları göndermiş bir takımı, Dick Advocaat santim santim planladı ve bugüne gelindi. Aradaki puan farkına rağmen Fenerbahçe ciddi bir şampiyonluk adayı olmayı tekrar başardı. Bunu da sahadaki performansıyla elde etti.
Şimdi iki bölümü birleştirelim… Beşiktaş maçı sırasında Aziz Yıldırım, hakem kararlarındaki rahatsızlığını kendi üslubunda ifade etti. Federasyon'daki Beşiktaşlılar yüzünden hakemlerin iltimaslı kararlar verdiğine inanıyordu. Enteresandır, aynı yöneticiler ve benzer hatalar geçen sene de vardı ama Aziz Bey, bu ifadeleri kullanmamıştı. Bu sözler Beşiktaş Başkanı Fikret Orman'a soruldu; "Ben böyle bir çirkinliğin içine girmem" karşılığını verdi. Halbuki geçen sene bu zamanlarda, Gençlerbirliği maçı öncesindeki Fırat Aydınus atamasını eleştirirken, "Ben bu kararın alt yazısını okuyorum" demişti. Fikret Orman şimdi bu tip fikirleri "çirki nlik " olarak değerlendiriyor. Büyük aşama ! Ve sonuç…
Aynı hakemler her sene farklı bir kulüp tarafından "endişe ve rici" bulunuyorlarsa, birinci şık; hepsi kötüdür. İkincisi; her takım hatanın kendi lehine olmasını istiyor. Üçüncü olarak da takımlarına güvenleri yok.
Plan içinde yürüdüklerinde yöneticilerin- başkanların sakinliği dikkat çekici. O zaman bizler de sonuç üstünden gitmiyoruz. Gelişimi izliyoruz. Ama işler iyi gidip hedefler oluştuğunda ise bu kez gündem hakemlerin üstüne kuruluyor. İşin kötüsü hepimiz de bu oyuna geliyor ve bunu tartışıyoruz. Ve ne yazık ki, başarı veya başarısızlık bu kararlar üzerinden tarif edildiği sürece, yukarda belirttiğimiz değişimler, aktörlerini değiştirerek devam edecekler.

Akıllı ve farklı

Rotterdam'a giderken planlar belliydi aslında. Maç öncesinde Advocaat da sinyalleri verdi. Bu maçı burada bırakmayacaklar, yenilmek gibi bir düşünceleri olmadan da maçı yaşayacaklardı.
Lens'i de ilk on bire katarak, en hükmeden, en iddialı on biri ile sahaya çıktı Advocaat. Kendi ülkesinde, kendi takımına karşı meydan okudu ve kazandı. Fenerbahçe Manchester United'ı da geride bırakarak, grubu lider tamamladı.
Öncekilerde hırs ve özveri gerekiyordu ama son etaba gelip, sonucu elinize de aldığınızda artık "akıllı" olmanız şarttı; Fenerbahçe bunu başardı. Tek farklı yenilgide bile turdan çıkarken, galibiyet için pusuya yatan bir takımla oynadılar. Fırsatlar yakaladılar ama bir klasiğe sahne olacağını ben de beklemiyordum. Yine Moussa Sow, yine röveşata ve yine gol. Adamın normal gol atacağını bekleyenler olarak Feyenoord cephesinde yer alanların şaşırdığı ama Sow ile yaşayanların sadece sevindiği bir andı.
Gol elbette maçın hikayesini değiştirdi. Fenerbahçe daha bekleyen, daha temkinli olan ve tempoyu daha düşüren takım oldu birden bire. Deplasmanda oynadığı bir maçta, skor üstünlüğünü de ele alınca, meydan okuyuşuna farklılık getirdi. Hollandalılar artık maçın figüranlarıydı, Fenerbahçe'nin istediği veya izin verdiği kadar oynuyorlardı.
Bıçak sırtı dediğimiz, ip üstünde yürünen bir gruptan lider çıkmayı başarmak çok önemli. Bunu elde etmek adına iyi çalışıp, her şeyin ötesinde iyi takım olmaları gerekiyordu ve bunu başardılar.
Maçın belki de en etkisiz ismiydi Van Persie. Ama Manchester deplasmanında tribünler onu alkışladı. Dün de Feyenoordlu taraftarların ilgisine mazhar kaldı. Böyle bir geçmiş her futbolcuya, böyle bir takım da her taraftara nasip olmaz.
Advocaat sıfırdan bir bina yaptı, yeni bir takım oluşturdu. Gireniyle, çıkanıyla alkışlanan bir takım. Eksiklerine rağmen mücadeleden vazgeçmeyen, kalbiyle aklını aynı anda kullanabilen bir ekip var.
İlk defa Türkiye olarak Şubat ayına üç takımla gireceğiz. Bunların kıymetini bilelim. Aklı yanımıza aldığımızda, çok ama çok farklıyız.

Korkunun eseri!

Derbiden çok pozisyon ve gol bekleyenler, geçmişten gelen performansları değerlendiriyordu. Ama bu maç kendi içinde farklı oynanacaktı, öyle de oldu.
Kendi sahasında Fenerbahçe'nin üst düzey performans göstermesi sürpriz değil. İstekli ve temaslı oynadılar ve seyirciyi de arkalarına alarak devamlı aradılar. Plana da sahiplerdi ama bu kez ne istedikleri pası üretebildiler, ne de rakip bunu sağlayacak hata yaptı.
Böylesine bir "duvar" ile karşılaştığınızda, farklı oyuncularınızın sorumluluk alması gerekir. Bunu yapacak Van Persie orta sahaya yardıma gitmeye öncelik verdi. Moussa Sow neredeyse sahada hiç yoktu. Lens ise kulübedeydi.
Bu ortamda Fenerbahçe adına çıkan en önemli sonuç, yarattıkları korkudur. Sadece Süper Lig'in değil, Şampiyonlar Ligi'nin de etkili ekibi olarak Beşiktaş iki hücum girişi yapabildi ancak. Kaleyi tutan şutu olmadan da maçı bitirdi.
Geçen seneki kadrosunun yarısından fazlasını kaybetmiş, transfer yasağı ile seçeneği kalmamış, sezon başı hazırlıklarını bir cahil ile birlikte geçirmiş bir rakibe karşı, sadece gol yemeden maçı bitirmeyi düşünmek, Beşiktaş adına endişe vericidir.
Bir tarafta Advocaat'ın yetenekleri sınırlı oyuncularından maksimumu almak için şapkadan tavşan çıkartması, öte yanda; geçen senenin şampiyonunun, maç berabere bitince taraftarı ile birlikte üçlü çekmesi. Dengeli duygular değil bunlar.
Şampiyonluktaki rakipleri ile oynadığı üç maçı da berabere bitirdi Beşiktaş. İkisinde de geriden gelerek puanı kurtardı. Napoli ve Benfica maçlarının özgüven patlaması yaratması gerekirken, "aman, yenilmeyeyim" diyen bir takım stratejisi çıktı ortaya.

Taktik tribünden geldi
Yokluklar içindeki Fenerbahçe'nin bir şeyler yapmaya çalışırken, Beşiktaş'ın her birimine hakim olan bu "korkunun" nedeni; muhtemelen Kadıköy'e yenilgisiz gelmeleridir.
Şampiyonluk için avantaj sağlayacak üç puanı denemek ve risk almak yerine, "ilk yenilgimiz burada olmasın, sosyal medya capslerine konu olmayalım" diye düşünmüşlerdir.

Göçek sürpriz yapmadı
Taraflar maç öncesinde, muhtemelen bir kötü sonuç için hemen fatura adresi belirlediler. Hüseyin Göçek üstünden spekülasyonlar başladı. Maç bittiğinde kimsenin sesi yükselmedi. Verilen veya verilmeyen sarılar üstünden konuşuyoruz bol bol. Fakat gerçek şu ki; Göçek bu "idareyi" iki taraf için de yaptı. Tartışmalı değil, tartışmasız kararlara sahipti.
Aynı Cüneyt Çakır gibi, "başını belaya sokmadan" kararlarını verdi. Ricardo Quresma'ya gösterdiği kart ise, sanki bir hafta önceki Cüneyt Çakır kararının düzeltmesi oldu.

Peki şimdi ne olacak?
Fenerbahçe'nin sorunları bitecek gibi değil. Emenike yine problem yarattı ve kendini tartıştırıyor. Dick Advocaat'ın yorumu da gayet açık ve net; "Takım için oynamadı, oynamak için de gayret göstermiyor."
Adam daha ne desin? Dünya kadar para alan, ama bunun karşılığını vermek için kapris yapan ile uğraşmıyor.
Advocaat, Aatif'ı kadronun içine aldı. Miroslav Stoch'a vazgeçmediğini gösterdi. Robin Van Persie'yi sabırla hazırladı. Moussa Sow'a form tutturdu. Salih Uçan'ı ikinci yarılarda oyuna sokarak motive etmeye çalışıyor.
Topal ve Lens'in olmadığı Galatasaray maçı öncesinde herkes "ne olacak?" diye düşünürken, iki haftada her oyuncunun potansiyeli beklenti yaratıyor.
Bu ortam yakalanmışken, kimse Emenike'nin şımarıklığına, ya da Salih Uçan'ın yıldız efektlerine prim vermez.

Orta saha bekleyin...
Advocaat, devre arasında takımın fizik gücünü de yükseltecek hamleler yapacaktır. Çünkü transfer imkanları sınırlı. Eğer orta sahanız öne oynama adına sıkıntı çekiyorsa, güçlü olmaktan başka çaresi yok. Böylece hedefi koruyabilir.
Ama duyumlarımız transfer döneminde önemli bir orta saha oyuncusu almak için uğraşların verildiği yönünde. Hatta Chelseali Oscar için kulüple anlaşıldığı, fakat oyuncunun razı olmadığını da duyduk.
Önemli takımların, forma şansı bulamayan önemli oyuncuları için çabalar var. Satın alamayacakları için kiralama yapmak veya farklı formüller üretmek zorundalar. Problem çözen oyuncuları hedefe koymaları doğru bir hamle.

Normali oldu!

Beklenmedik hiçbir şey yoktu maç boyunca. Fenerbahçe'nin yüksek kazanma arzusunu dizginlemek için organize olan bir Beşiktaş'ı kimse beklemiyordu; o kadar... Şenol Güneş, her takıma karşı kendi futbolunu oynamak isteyen bir teknik adamdı ama Kadıköy'de bu prensibi işlemedi. Belki de soyunma odasında istedikleri ile sahada olanlar farklıydı. Ama şu bir gerçek ki; geçen seneden beri ilk kez Beşiktaş'ı skoru tutmak isterken gördük.
Fenerbahçe'nin organizasyonu da "dikkat" üzerineydi. Orta saha olarak rakibe üstünlük sağladılar ama etkili atak geliştirmek için, rakibin kurduğu üçlü - dörtlü duvarları geçemediler. Sağ kanat organizasyonlarında Sow yetersiz kaldı, solda ise Aatif. Ne beklere koridor açabildiler, ne de kendileri için fırsat yaratacak bindirmeler yaptılar. Adriano üstüne kurmak istedikleri hücum planında da, Tosic'in doğru kademeleri geldi. Çıkana kadar da Sow, ofsayta en çok düşen oyuncuydu.
Bu aşamada en gerideki Kjaer ile en ilerideki Van Persie arasında direkt bir pas köprüsü kurmayı denediler. Belli ki çalışılmış ve istenen bir hamleydi. Hollandalı'nın defans arkasına koşusunu gördüğü anda uzun top atıldı kendisine. Birinde kontrol etmeyi başardı, onda da gelen pasta Souza topa kötü vurdu.
Bu mücadeleden galibi çıkartacak iki seçenek kaldı; ya çok büyük bir hata gelecek ya da bir duran topta şansı yanına alan golü bulacaktı. İki takım da bunu gerçekleştirecek baskıyı da üretemedi, kaliteyi de. Bazılarının çok beklediği gibi maça damga vuran "hakem kararı" da yoktu maçta. Belki Tosic'in topu elle kesmesine sarı kart gösterilmemesi gündeme gelebilir. Bu kadar gerilimin olduğu bir sahada, bu kadarı da olsun.
Beşiktaş'ın böyle bir deplasmanı bir puanla kapaması kazanç hanesinedir. Fenerbahçeliler yenilmezliğin 12. seneyi bulduğuna dikkat çekebilir.
İki takımın da Avrupa'daki final maçları öncesinde, yüzde 100 ile oynadıklarını da belirtelim. Kalecilerin kurtarış yapmadığı, uzaktan tek şutun çekilmediği, "yenilmemenin" birinci sıraya alındığı bir derbinin berabere bitmesi de sürpriz değil.

İniesta efekti!

Muhtemelen Moussa Sow'un başlıklarda olduğu gazeteler okuyacaksınız ama maçın ve skorun altını çizen oyuncunun Mehmet Topal olduğunu belirtmeliyiz. Fenerbahçe, 50 lig maçı sonrasında geriye düştüğü bir maçı galip tamamlıyor. Üstelik bunu deplasmanda yapıyor; seyircisi olmadan. Ve yine bunu Lens gibi tabelaya direkt etkisi olan önemli oyuncusunun da yokluğunda gerçekleştiriyor.
Bu tavrı ve takım karakterini tekrar takıma döndüren ve oyuncuları bir arada doğru tutarak yeniden inşa eden en önemli isim Dick Advocaat. Samandıra'yı kavgalardan, çekişmelerden veya ego savaşlarından arındırıp, bir "yenileme" merkezi haline getiren de o ve yardımcıları.
Gözden çıkmış, "Artık tamam" denilenlerin teker teker takıma dönmesi, üstelik "ne işi var" yorumundan yoksun gelmesinin sebebidir elbette kendileri. Yetenek olarak sınırlı bir kadroyu, işler hale getirip maksimumu almak çok önemli bir teknik direktör başarısıdır, umarım Samandıra hakimiyetine "nema kapmak isteyen" başkaları girmez.
Yine Topal'a dönersek, birinci ve ikinci golde kullandığı paslar sadece milimetrik değil, akıl da taşıyordu. Topal'ı klasik defansif orta saha olmaktan çıkartıp, orta sahanın etkili pas merkezi haline de getiren farklılık bu. Sosyal medyada "İniesta efekti" diye yazmışlar. Gerçekten de beklenin ötesine geçip, başkasının üstüne biriken dikkatlerden sıyrılıp, ayrıcalıklı olmayı başardı Mehmet Topal...
Bir başka aklı takım temposunda da gördük. Çaykur Rizespor golü bulana kadar daha hızlı ve baskılı oynamayı denedi. Zorya'nın yaptığının tekrarları vardı. Ancak Fenerbahçe'nin ekonomik olarak sahada kalmayı tercih etmesi dikkat çekici. Yenik durumdayken bile Alper'in korner atmaya yavaş yavaş gitmesi de bu prensipten kaynaklanabilir.
Aatif'ı yerine oynadığı Volkan'dan farklı kılan, ayağındaki topu pas olarak kullanmayı birinci seçim yapması. Tabelayı değiştirenler arasında yer alarak, güven de tazeliyor. Ve kulübede dinlendirilen Volkan Şen'in sağ kanatta oyuna devam etmesi. Bursa'da da aynı bölgedeydi, asist kralı olmuştu. Belki de bölgesini değiştirmek, Volkan Şen'i de değiştirebilir.

Her anı dersti!

İlk yarıyı Dick Advocaat defalarca takımına seyrettirecektir. Hatta analizi önemseyen teknik adamların da kayıtlarında bulunması gereken bir bölüm olacaktır.
Zorya teknik direktörü, deplasmanda oynayacağı maçta tek umudunun rakip sahada kalmak olduğuna karar vererek, sistemine önde baskı üstüne kurdu. Dört oyuncusuyla, Fenerbahçe ceza alanına kadar yaklaşıp, tüm ayağa pas bağlantılarını kesti. Öyle ki, Fenerbahçe rakip ceza alanına girip, ilk etkili görünen atağına yaptığında 24. dakikaydı.
Devre bitene kadar sağlı-sollu ataklarla geldiler, şutlar çektiler ve hep golün etrafında dolaştılar. Eğer tabela "sıfır" yazdıysa, bu oyuncu kalitesinden kaynaklandı. Bu süreçten çıkıp soyunma odasına gittiğinde, Advocaat'ın alnında biriken terleri, elinin tersiyle attığını farz edebiliriz.
İkinci yarıda Stoch tercihi ile birlikte, kendine gelen ve ne oynaması gerektiğini bilen bir Fenerbahçe izlemeye başladık. Önde top tuttular ve hücum presi kırdılar. Rakip alanda top yapmaya, bindirmelere ve zorlamaya başladılar, taraftarı da arkalarına aldılar. Rüzgar ter dönünce, fırsatlar da belirmeye başladı. Buna rağmen atılan iki golün ilki uzaktan mükemmel bur şutla geldi, diğeri ise duran toptan. Elin parmaklarıyla sayılabilecek diğerlerinde ise ciddi şekilde kalite sorunları vardı.
Doğru sonucu almak ve son maça kadar iddiasını taşımak adına tüm gerekenlerin yapıldığı ve istenilenin elde edildiği bir 90 dakika yaşadık. Ancak mücadele ettiği maçlarda zirveye çıkan takım karakterinin, oynaması gereken de "yetersizlik" sinyalleri vermesi, yönetimin ciddi şekilde düşünmesi gereken bir konu. Çünkü bu takımı o hale onlar getirdi, UEFA'nın yasaklarına onlar mahkum etti.
Advocaat, "onlar ne yaptı, ben yaptım" diyen zihniyete muhteşem cevaplar veren bir teknik adam. Mükemmel yardımcıları ile birlikte "yoklar" içinden, doğruları buluyorlar. İki maçtır Salih Uçan'ı da kadronun ve heyecanın içine katmayı başardılar. Kazanma serisinin devam etmesi, iddiaların sıcak tutulması önemli. Fenerbahçe "varım" diyor ve vazgeçmiyor.