CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Yetersiz-sıradan!

Lig sonuncusu ile maça çıkarken Fenerbahçeliler birbirlerine "Acaba kazanır mıyız?" diye soruyorlar. Her şeyi bir tarafa bırakın, taraftarını bu kadar ümitsizliğe düşürmüşse bir takım; gerisi teferruatta kalır.
Advocaat altı oyuncusunu rotasyona soktu. Dört maçlık galibiyetsizlik serisinin cezasını mı kesiyor, yoksa Perşembe günkü kupa maçını mı hesap ediyor, anlaşılmaz.
Eğer hesap sormaksa amacı, dört maçın tereddütsüz en kötüsü Moussa Sow'un takımda olmaması gerekirdi.
Tek ön libero, topa yatkın Alper-Ozan ikilisi, bir ışık yaktı. Daha ofansif, daha tehdit eden sistemin habercisi olarak algılandı.
Ama can derdindeki Gaziantep'in de planları vardı.
Ozan'ı özellikle seçmiş gibilerdi baskı için. Çok da top kaybettirip, hızlı atak da yaptılar. Bir akıl pasıyla da öne geçtiler.
Bu mücadele azmine karşılık vermek isterken, kısa paslaşmalar tuzağına düştü Fenerbahçe orta sahası.
Bir türlü atak isteklerini, doğru organizasyona çeviremediler. Atılan beraberlik golünün hikayesi de bir garip... Ozan'ın olması gereken yerdeki Volkan Şen topu sağa açtı.
Lens'in olması gereken yerdeki Alper ortayı yaptı. Volkan Şen'in olması gereken yerdeki Lens ise gol vuruşunu yaptı.
Yine başa dönelim. Lig sonuncusu karşısındaki beraberliğin "normale" dönüştüğü bir ortamda, performans kritiği yapmak da manasız aslında. Van Persie ile Kjaer'in neden İstanbul'da kaldıkları da meçhuldü.
Önemli oyuncularını, sonuç sorumluluğu altına alamayacak bir atmosfer inmişse bir takıma, zaten rakibiyle arasındaki fark da kalmamış demektir. Yani; sonuncudan "daha iyi" değilsin.
Advocaat'ın şikayet noktasına dönüyoruz şimdi. O kaliteyi sorguladı hep. Biz de "sıradan" diyorduk Fenerbahçe orta sahası için. Oyuncuların istekli olduğunu, ellerinden geleni yaptığını ama sınırlarını aşamadığını defalarca söyledik, dün de benzeriydi.
Bülent Uygun, teknik adam olarak kalitesini bir kez daha ortaya koydu.
Geçen hafta Başakşehir, şimdi de Fenerbahçe'ye yenilmeden bitiriyor haftayı.
Organizasyonun, doğru görevlendirmenin ne kadar önemli olduğu gösteriyor herkese.
İşi çok zor; yolu açık olsun.

Bir ‘istifa’ hikayesi

Sorun elenmekte değil, bu durumları defalarca yaşadı Fenerbahçe. Üstelik elenen takımın alkışlanarak soyunma odasına gönderildiği çok maç da oldu. Ama Fenerbahçe seyircisini tribünlerden uzaklaştıran, ya da maç hala devam ederken "istifa" diye bağırtan dinamiklere bakıldığında, gerçek sorun bulunacak. Sow kalede kaleci bile yokken topa hınç içinde olmadan, akıllıca vursa, Fenerbahçe turu geçecek, herkes önüne bakacak, 'kurada kim çıkacak' diye bekleyecekti. Veya Skrtel topu rakibe değil de, kendi arkadaşına atabilse ilk yarı bittiğinde hala tur ümidi korunacaktı. Ama yine değişen bir şey olmayacak. Fenerbahçe'yi yönetenler kendilerine hiç sormamışlar; "Bu tribünler neden boş" diye. Kendilerince en önemli şey olan "Kumpas davası" bir gün sonra görülecekken, o büyük direnişin sahibi olan Fenerbahçe taraftarı neden stadı doldurmadı, neden bu hamlenin arkasında olmadı diye de sormazlar muhtemelen. Eğer camiayı kendilerine endeksleyen bir görüşleri olmasaydı, bir sezon boyunca koca bir kale arkası tribünü kapatmazlar, hangi tezahüratların yapılacağına dair konuşmalar yapmaz, protesto edilmemek için kombine satışlarını kısıtlamazlardı da. Sahadaki oyunculara kızanlar çoktur. Tavsiyem kızmasınlar; üzülsünler. Çünkü bu oyuncu grubunun yapabileceği bundan daha fazla değil. Becerileri de sınırlı, yetenekleri de, oyun akılları da bu kadar çünkü. Aziz Yıldırım taraftarının arkasında olduğu günleri hatırlasın. Beğenmediği Aykut Kocaman 29 yıl sonra kupayı getirdi, Avrupa Ligi'nde yarı final oynattı, üç sezon şampiyonluğu zorladı. Kovduğu Ersun Yanal en gövdeli şampiyonluğu yaşattı. Taraftar hep yanındaydı. Ne zaman ki, camianın kalbinden uzaklaştı, "Onlar mı yaptı, ben yaptım" dedi. Tribünler de boşaldı, "O varsa, biz yokuz" diyenler çoğunluğa geçti. Kumpas Davası'nın ilk gününde, bu hainlerden zulüm görmüş diğer kulüplerin nerede olduğunu soruyordu. Halbuki boş tribünlere, "istifa" diyenlere bakıp, kendi taraftarının nerede olduğunu merak etmeli. Ama sormayacak kendine "nerede yanlış yaptım" diye. Çünkü çevresindekiler "haklısın başkan" diyecekler, O da bunlara inanacak. Yenisi gelene kadar "istifa" hikayesi budur.

Vazgeçmişler senfonisi...

Maçın gidişatı, temposu, beklenen düzeyde kaldı. İki rakibin puan kaybettiği bir maç gibi değil, Fenerbahçe'nin daha önceki tecrübelerindeki bir kopyayı izlettiler. Evet; istiyorlar ve yapmaya çalışıyorlar. Sonuç; beceri bir noktada tükeniyor ve son harekete gelindiğinde, bu haftaya kadar neden bu kadar puan kaybedildiği anlaşılıyor.
Rakiplerin önlem oranını çok azalttığı, sadece belli bölge kontrolleri ile etkisiz hale getirdiği bir takım oldu Fenerbahçe.
Advocaat'ın sezon başından beri şikayet ettiği gerçeği, bir kez daha seyrettik sadece.
Sıradan oyuncular ile sınırlı beceri sahiplerinin, kendi çevrelerinde dönmesi halinde geçiyor maçlar.
Yine de; kazançlı bir haftaya başlamak adına taraftarın da bir sinerji vermesi gerekirdi. Kadıköy'de, böylesine önemli bir maçta tribünler bu kadar boş ise, futbolcuları da kazanmaları gerektiğine kolay inandıramazsınız.
Herkes vazgeçmiş Fenerbahçe'de...
Seyircisi yalnız bırakmış takımı, teknik direktörü de beğenmiyor sahadakileri.
Yönetim, yine "yönetme" sevdasına düşüp, kulübe ile çekişir halde. Fenerbahçe TV'de Advocaat'a en sert cümleler kuruluyor. Pereira'ya bile söylenmeyen kelimeler ediliyorsa, 'birisi' izin vermiş, yolu açmış demektir.
Her tarafta yalnızlık var kısacası. Birisi, ötekine güvenmiyorsa; bu ortamdan kenetlenme veya aidiyet değil, vazgeçme çıkar.
Kendi adıma şampiyonluk beklemiyorum zaten bu kadrodan. Ama iddiayı sıcak tutup, en azından Şampiyonlar Ligi için fırsat yaratma ihtimalinin korunması gerekir.
İki puan kaybeden Galatasaray, bir hafta sonra Beşiktaş ile karşılaşacakken, üçüncülük ikramı vardı bu maçta. "Neden olmadı?" diye soruyorsanız, Advocaat'ın bakışıyla cevap verelim: "Nasıl olsun?" Lens ile Alper'in cezasında, yerine oynayanlar üretemediler. Moussa Sow'un santraforluğuna bir kez daha güvenilmez damgası geldi. Ozan'ın bireysel penetreleri veya Stoch'un sürekli şut araması dışında da belli plan yok.
Takımı bu hale getirenler için en kötüsü; sonucu fatura edecekleri bir hakem yönetimi de yoktu sahada. Bülent Uygun bir gün önce söyledi, biz de tekrarlayalım:
"Eserleriyle gurur duysunlar..."

Kötü oyun, iyi skor!

Benzer durumda Lokomotif Moskova'yı elemişti Fenerbahçe... İki ay maç yapmayan rakibini önce oyuncu, sonra da maç kondisyonuyla alt etmeyi başardı. Bu kez Krasnodar aynı şartlarda karşısına geliyordu ama Fenerbahçe, geçen seneki gibi değildi. Advocaat'ın ilk 11 tercihinde Emenike'ye şans vermesi elbette eleştirilecektir. Taktik olarak baktığınızda, kontratak oyununda, hızlı bir oyuncuya güvenmesi normal ama kendi prensiplerinde Van Persie'yi iyi çalışmadığı için kadroya almıyorsanız, Emenike'ye bu şansı getiren nedir? İlk 45 rakip kaleye şut bile çekemeden bitti Fenerbahçe adına. Gerçi, Ruslar'ın da öyle kazanacak gibi halleri yoktu ama planları vardı. En azından orta sahayı ayağa paslar hızlı geçmeyi başarıyor ve kalabalık oluyorlardı. Şener'in adamını unutması, Volkan'ın topa atlamayı tercih etmemesi, tabelayı değiştirdi. Açıkcası devre bittiğinde, "Eğer böyle oynayacaklarsa, maç böyle bitsin" dedik.Topun Fenerbahçe'de olduğu ikinci 45'te de net pozisyon çıkmadı. 70'de gelen iki değişiklik ile oyuna daha pozitif hamle yapıldığı da bir gerçek. Emenike antrenmansız da, Moussa Sow'un mazereti nedir? Ayağında bir top tut, bir çalım at, takımını ileriye taşı... Ön taraf oyuncusundan beklenen ilk üç şey de Moussa'da yok.
Krasnodar, dakikalar ilerledikçe maç eksiğini hissetmeye, fizik olarak geriye düşmeye başladı. Onlar oyun aklını kalabalık olarak beklemekte ve gol yemeden maçı bitirmekte yoğunlaştırdılar. Boksta bu duruma "guardı düştü" denir. Ama Fenerbahçe kadrosunun da bu bitkinliği zorlayacak gücü de planı da kalitesi de yoktu. Lens ve Alper'in sırtına binerek veya Kjaer'in tecrübesiyle, böyle bir maçta ancak bu kadar yürüyebiliyorsunuz. Advocaat'ın tercihleri, analizleri ve beklentileri ile gerçekler arasında bu kadar büyük fark olması da enteresan. Sonuçta avantajlı bir skor aldılar ve Kadıköy'de iki golü bulabilecek ortamın sahibiler. Bu maçın en önemli oyuncusu da stada gelecek taraftarlar olacaktır. Yoksa bu oyuncuların daha iyi, daha mücadeleci olmaya çok niyeti yok.

Değerleri yitirirken

Maçın anlamını futboldan çıkarıp "vurma-kırma" eksenine getiren iki faktör vardı muhtemelen. Tıklım tıklım dolu stadında seyirci agresifliği ile rakibini sindirmeyi amaçlamış olabilir Mutlu Topçu. Soyunma odasında eğer "Temaslı oynayacağız" denmişse daha maç başlamadan sahaya ne bulduysa atan bir taraftar profili ile "korkuyu" kendi faktörleri yapmayı amaçlamış olabilirler. Üst üste dört maç kaybedip, beşincide yeni teknik adama başvuran bir kulüp için anlaşılabilir bir taktik gibi gözükse de acısı sonrasında çıkacaktır.
Fenerbahçe kadrosu bu tecrübeyi daha yedi gün önce test etmişti.
Dolmabahçe'den üç puanla gelirken, birinci taktikleri "akıllı ve sakin" kalmaktı.
Aynı duyguyla karşılık verdiklerinde penaltıyı da kazandılar, rakibin 10 kişi kalacak hatayı yapmasını da sağladılar.
İşler yolunda gidiyordu.
Alper Potuk sahanın yıldızıydı ama Moussa Sow ile Aatıf da Fenerbahçe'yi dokuz kişi oynatıyordu.
Sayıca eksik olan Bursa takımı olsa da Fenerbahçe bunu avantaja çeviremediği gibi, ikinci 45'te iki hamle dışında pozisyona bile yaklaşamadan bitirdi maçı.
Yine de kazanabilirlerdi. Hakem Halil Umut Meler, yardımcısının eyyamına uymasaydı eğer. Vücuda kapalı olan kola çarpan topa böyle bir penaltıyı Yıldırım Demirören, pardon Fikret Orman; yine pardon, ancak maçı berabere bitirmek isteyen biri verebilirdi.
Fenerbahçe'yi eleştirebiliriz ama bir gün önce Beşiktaş için kırmızı kartlar çıkmazken bir gün sonra böyle kararlar veriliyorsa, kimse Aziz Yıldırım'a, Mahmut Uslu'ya kızmayacak.
Bir sözümüz de Bursaspor taraftarına.
Küfür-kıyamet bir kenara, ellerindeki her şeyi sahaya fırlatmayı, takımlarına destek olarak görmeleri anlaşılmaz.
Kulübe tam 10 milyon Euro kazandırarak ayrılan, iki futbolcuya gösterdikleri tepki de gerçekten anlaşılmaz.
Kimin gazına geldiklerini bilmiyorum ama muhteşem şovların sahibi olan taraftarlar olarak, ne yazık ki değerlerinden uzaklaşmışlar. Tıpkı, başka kulüplerdeki benzerleri gibi.

Hollanda işi!

Büyük maçları, büyük oyuncularla kazanırsınız. Fenerbahçe sezonun finalini oynadı ve Galatasaray maçından sonra, Dolmabahçe'de de Hollandalılar ile zaferini ilan etti. 41. dakika elbette dönüm noktası. Fenerbahçe için maçın ezberi bu değildi. "Bekle, fırsat kolla" taktiği bir anda bitiverdi. Rakip taraftarla dolu bir statta, kendi oyununu kurmak zorunda kaldı. Ne yapacağını bilemez halde, eveleyip-gevelerken, günün ikinci artisti -ilki Van Persie- Cenk Tosun'un top yerine hakemle uğraşmasını, hızla hücuma çevirdiler. Ofsayt çizgisinde ince ince dolaşıp, golü buldular.
Aynı şaşkınlık Beşiktaş için de geçerliydi. Koca sezonda sadece sekiz dakika (Konya maçının 82. dakikasında Necip atılmıştı) 10 kişi oynamışlardı. Beş rakibi eksik kalmıştı ama kendileri için yeni bir tecrübeydi bu. Şenol Hoca için de hamle kararı için "Orta sahadan mı, önden mi?" sorusuyla geçen dakikalarda, Atiba'nın yokluğunda orta saha rakibe geçince, Talisca'ya geldi kement.
Yine kırmızı karta döndüğümüzde, o ana kadar oyunu tek kale haline getiren, üstünlüğü kuran ve akışa baktığınızda kazanmaya yakın takımdı Beşiktaş. Tosic'in, hakemin burnunun dibinde kafa atmaya çalışması, derbilerin aslında yıldız oyunculara mahsus olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Tüm hücum girişimlerini, Lens üstünden yapan Fenerbahçe için, Şenol Hoca'nın özel önlem almaması, belki takımına olan güveninin işareti. Ama maç boyunca kalesindeki tüm tehlikeleri yaşatanın bu futbolcu olması da ilginç.
Meşhur sözdür; "Şımardıysan eğer, düşmana ihtiyacın yoktur..." Eğer rakibi küçümsersen, üstelik bir derbide bu havayı solursan, bedelini ödemekten başka çaren de kalmaz. Kadıköy'e "yenilmemek" üzerine gelip, yeni stadındaki ilk yenilgiyi yine Fenerbahçe'den almak da ayrı bir ironi Beşiktaş için. Ali Palabıyık'ın tartışılacak kararları her iki taraf için de var. Ama bir gün önceki Mete Kalkavan gibi yapmayıp, özellikle kırmızı için yorum hakkını kullanmadı. Göstermediği sarı kartlar olabilir. Fakat bunun bir derbi olduğu, oyuncuların gerginliği yaşadığı ve hakemin de empati yaptığını atlamayalım. İki taraf da şikayetçi olabilir kendisinden fakat mümkün olduğu kadar iyi niyetli ve kontrollü kaldı. Tebrik ederim.

Mazereti yok

Kazanmanın zorunluluğu ile çıktıkları maçta hiç ummadıkları bir Kayserispor ile karşılaştılar. Topal'ın dönüşü ile birlikte yine çift ön libero tercihinden dolayı maçtan önce Advocaat'ın kararını sorgulasak da, ilk yarım saati gördüğümüzde, doğru bir analiz yaptığını anladık.
Direnç artıkça üstelik ayağa top oynayarak organize ve hızlı ataklarla tehdit etmeye başlayınca Kayserispor, Fenerbahçe adına endişeleri de akıllara soktu. Devre berabere biterken, oyunu ve sonucu Fenerbahçe'nin nasıl değiştireceğine dair fikir de oluşmadı. Topal- Souza ikilisinin geçmiş maçların aksine orta sahada hükümsüz kaldıklarını ekleyerek, Sergen Yalçın'ın ön taraftaki hücum organizasyonlarını da kelepçelediğini belirtelim. Lens'in sürekli rahatsız edilmesi, Salih'in oyun kurma becerisinde eksikler oluşmasıyla, atak aksiyonlarının tek kaynağı beklerin performansı oldu.
Bu noktada ceza alanına top taşıdılar, skoru değiştirecek pozisyonlar da yakaladılar. İkinci yarıda topa hakim olmasına rağmen, hücum aklında ve etkinliğinde sürekli beceri eksiklikleri yaşadılar.
Farkı yaratması gereken Lens'ti ama temaslı oyun ve yakın markaj Hollandalı'yı neredeyse "yok" haline getirdi. "Kötü oynadı" diye düşünenler olabilir ama rakibin tek hücum aklını bloke eden Sergen Yalçın hamlesi ve Erkan Kaş ile Hakan Aslantaş'ın "adam adama"ları, Lens'i alternatif olmaktan çıkardı.
Bundan sonrasında sorumluluk alması gereken veya rakibi şaşırtacak başkaları çıkmalıydı. Ama Kayserispor'un taktik disiplinini aşacak yetenek yoktu sahada. İkinci 45'te Lens'i sürekli solda tutan Advocaat'ın, ters kanatta sarı kartla oynayan Erkan Kaş ile eşleştirmeye devam etmesi, belki de bu etkisizlik içinde daha akıllı bir hamle de olabilirdi.Fenerbahçe bu yenilgi ile hedefinden bir adım daha uzaklaştı.
Advocaat transfer istemekte haklı ama bu kadro içinde alternatif aksiyonlar üretemediği için hatalı. Mücadele eden rakibe karşı, daha iyi mücadele edememenin mazereti yok çünkü.

Kötü, en kötü!

Şüphesiz ligin en organize ve etkili takımı Başakşehir... Lider olmaları zaten bunun kanıtı. Onları bu koltuğa taşıyan nedenlerin başında da rakiplerinden topladığı puanlar geliyordu. Sezonun ilk maçında da Fenerbahçe'yi yendiler. Ama bitimde maçın kahramanı kalecileri Volkan Babacan'dı.
1-0'ı savunarak korumuşlardı.
Kadıköy'de benzerini yapmak istediler.
Fakat hiçbir bölümde, Beşiktaş'tan puan aldıran veya Galatasaray'ı mağlup eden performansı ortaya koyamadılar.
Çok önemli eksiklerine rağmen Fenerbahçe'nin maçı gerçek bir "varoluş" mücadelesi olarak yaşadığına dikkat çekelim. Mücadelenin ön plana alınıp, galibiyetin "olmazsa, olmaz" olarak kabul edildiği bir akşamda, Başakşehir kendini lider yapan özelliklerinden hiç birini sergileyemedi. Aslında;
Fenerbahçe sergilettirmedi.
Hem ilk yarıda yüksek tempoyu zorlayıp, bir an önce golü bulmak isteyen Fenerbahçe arzusunu yavaşlatamadılar, hem de ikinci yarıda skoru koruyup, zamana oynayan kapalı savunmayı aşabildiler.
Gece Advocaat ve talebelerinin oldu, Abdullah Avcı çözmeye çalıştıkça kördüğüme bulaştı.
Kjaer'in savunmayı idare etme gücüne, Emre Belözoğlu'nun orta saha organizasyonu yetmedi. Salih Uçan ve Ozan Tufan orta sahayı öylesine domine edip, golün de oluşturdular ki, Cengiz, Visca ve Mossoro üçlüsü ne ortak pas yapabildiler, ne de rakibi şaşırtacak bindirmeler. Her şey bir tarafa fizik güç olarak da iki takım dişe diş kaldılar son dakikaya kadar.
Zirveye biraz daha yaklaşmak, kalan haftalar içinde Fenerbahçe'nin iştahını da oyun arzusunu da parlatacaktır. Bir gün önce kaybeden ya da bir gün sonra oynayacak Beşiktaş'ın, Başakşehir'in puan kaybetmesine sevinmesini bile büyük lokma gibi boğazda bırakan bir duruş bu. İki kötüden birisini seçmek zorundalardı, en kötüsü geliyor başlarına aslında. Advocaat ve oyuncuları;
"Biz de varız" diyorlar.

Altına imzamı atarım..

Söylediklerinin hepsi doğru ama kendisinin yaptıkları da yanlıştır!
Türk futbolu kötü yönetiliyor, kendisi de bir çare söyleyemiyor!
Güven ibresi dibe vurmuş isimlerle yola devam edilmemelidir
Aziz Yıldırım'ın yaptığı açıklamaların altına imzamı atarım… Söylediklerinin hepsi doğru ama yaptıkları yanlış. Türk futbolunun kötü yönetildiği o kadar ortada ki; en tecrübeli isim olarak kendisi bile çare söyleyemiyor. Beşiktaş'ı uçurumun eşiğine getiren Yıldırım Demirören federasyonun başında. En nitelikli teknik adamımız Fatih Terim, çözümün değil, problemlerin kaynağı olmuş durumda. MHK, hakemleri elinden kaçırmış, eğitim verirken bile ikna edici olamıyor. Kulüpler maddi olarak dar boğaza girmişler, yöneticiler bir planın değil, keyfi kararların sahibi halindeler.

LİGE ARA VERİLECEK Mİ?
Bu sezon yaşanan hakem hatalarında "Grilik" yok… Tartışmasız pozisyonları tartıştık. Hakeme yorum hakkı bırakmayan kararların yanlışlığı üzerinde kıyamet koptu. Zirveye oynayan takımlardan belki de sadece Beşiktaş bunlardan şikayetçi değil.
O kadar net pozisyonlarda o kadar farklı kararlar çıktı ki; bir-iki değil, sıklıkla maç yöneten 12-13 hakemi de tartışılır hale getirdi.
Rıdvan Dilmen'in bir-iki ay önce federasyon başkanlığına aday olacağını açıklaması, ardından hakem hataları nedeniyle lige ara verileceğini söylemesi de önemli bir kulis gelişmesidir. Rıdvan Hoca, tüm camialara yakındır. Onlarla konuşup, böyle bir fikre varmışsa, biz bunları Aziz Yıldırım'ın ağzından duysak da aslında hüküm geneldir.

YILDIRIM 19 YILDIR BAŞKAN
Kulüpler Birliği Başkanı Göksel Gümüşdağ'ın hakem seminerinde yaptığı konuşma müthişti. Aslında canı yananların haykırışlarını seslendirdi. Buna karşılık MHK Başkanı Yusuf Namoğlu'nun durumun aciliyetini hala sezememiş olması esasında panik düğmesine basılmasını gerektiren gelişme. Acilen MHK değişmelidir. Güven ibresi dibe vurmuş, eskimiş isimlerle de artık devam edilmemelidir. Çünkü bu sezonun şu ana kadar verdiği izlenim, hakem kararlarının Beşiktaş lehine olmasından ötürü manipülasyon sezgisidir. Belki kalan maçlarda Beşiktaş da mağdur olacak ama bugün hakemleri savunacak argümana sahip değiliz. Federasyonu "Plansızlık" nedeniyle eleştiren Aziz Yıldırım'ın 19 yıl başkan olduğu Fenerbahçe'de hiçbir planı olmaması da enteresandır. Bu nedenle söyledikleri doğru ama kendi yaptıkları yanlıştır.

YILDIRIM NE DEMİŞTİ?
🔴 Geçen sene de aynı oyunlar oynanıyordu. Hakem camiasında gruplaşmalar var.
🔴 MHK üyesi ile hakem tartışıyor ya, zincir de kaybolmuş artık.
🔴 MHK Başkanı bir başkanla oturuyor, 4 saat yemek yiyor. Konuştuğunuz zaman ceza.
🔴 Türk futbolu 10 sene sonra da bu durumdan kurtulamaz. Futbol terörü yaşanıyor.
🔴 Türk Milli Takımı bu sistemle bu kafayla başarılı olamaz. 30 tane oyuncu yok ortada. Hiçbir tanesinde gelişme yok.

Kader kararı!

Maçı zor hale getiren, her hamleyi çözümsüz yapan neydi? Serkan Çınar'ın tabelada beraberlik yazarken vermediği penaltı mı, devre arasından çıkan takımın konsantrasyon eksikliği mi, Adanaspor'u küçümsemek mi veya rakibin "çetin ceviz" olmaya karar vermesi mi? İlk yarıda bu kadar kopuk oynayan, daha doğrusu ne oynadığı belli olmayan Fenerbahçe'ye, iki net ceza golü attı Adanaspor. Gollerin gelişinde topun Fenerbahçeli oyuncularda olması da ayrı bir ironi.
Lens üstünden hareket etmek, gol yollarındaki tek çarenin sert markajda tıkanmasıyla pozisyonsuzluğu da getirdi beraberinde...
Bu durumlarda teknik adamın oyunu ve oyuncuyu yorumlaması gerekir.
Volkan Şen ve Kjaer sakat, Moussa Sow milli takımında, Van Persie yedek kulübesinde.
Devrenin sonlarında da Mehmet Topal sakatlanıp çıkıyor. İlk on birin beş oyuncusundan da mahrum aslında sahaya çıkan takım. Aslında Adanaspor için bundan daha iyi bir fırsat da yoktu ve bunu değerlendirmek adına iyi organize oldular.
Topal'ın sakatlanmasındaki hamle Karavaiev oldu. Takımı ve Kadıköy'ü daha iyi bilen seçenekler olmasına rağmen Advocaat, risk almayı seçti. Aatif'a katlanması, Salih ve Van Persie kararları için de çok bekledi.
Sezonun bilinen gerçeği; orta saha yavanlığının böylesine sıkışan oyunlarda çözüm üretemediği. Lens'in sihirli ayaklarıyla sorunları çözüyorlardı, bu kez o da olmadı. Liderin kazandığı haftada, lig sonuncusunu kendi sahanda yenememek büyük kayıp. Kayserispor'a da puan kaptırıldığı hatırlanınca, şampiyonluk iddiasının bıçak sırtında gezmesi kadar normal bir şey yok.
İkinci yarıdaki yüksek kazanma arzusu, Fenerbahçe için en olumlu özellik. "Böyle kazalar olur" denemeyecek haftalar yaşanıyor ancak. Bu yüzden Serkan Çınar'ın penaltı pozisyonundaki yanlış yorumu, Fenerbahçe için maçın, belki de ligin kader kararı oldu.