CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Röntgen çekildi

Aslında anlaşılır ama duruma baktığınızda mantık taşımayan bir gerginlikle oynuyordu Galatasaray... Sadece en fazla faul yaptığı maçı oynamıyordu, Cüneyt Çakır'ın insafını da taşıyan kart renkleri ile agresifliği zirve yaptı. 8 puan öndeyken, hem de sahasında oynadığı bir maçta bu derece gerginliğin, dakikalar ilerledikçe "bir şey yapamama" baskısıyla birleşmesi kaçınılmazdı. Penaltı beklediler, penaltı istediler ve hakeme oynadıkları anda da "aldatmadan" Belhanda'yı kaybettiler. Aykut Kocaman akıl ile oynattı takımını. Yaşananları santim santim hesaplamışçasına oyuncularının sakin kalmalarını sağladı. Belli ki maçı kafasında çok oynamış, çok hesaplamış, kaybetmeme planını ortaya koyduğu gibi, kazanma alternatifleri için de sabır öğütlemişti oyuncularına. Uzun lig yarışının, kendine has dinamiklerinin farkında olarak, hiç kimsenin beklemediği dirençte ve disiplinde bir Fenerbahçe izliyorduk. Galatasaray'ın ön taraftaki baskısını kırmak adına orta sahada fazla kalmak istediler doğal olarak. Ama bu karar, önde çoğalmaları için fırsat vermiyordu.
Seyrantepe'ye "farklı" bir galibiyet seyretmeye gelenlere "ne oluyor?" dedirtecek şekilde maç Fenerbahçe'nin istediği gibi oynanıyordu. Tempo düşürüldü, pas yolları kapatıldı, sonuç Belhanda'nın atılmasına neden olan "Hakemden medet ummaya" kadar geldi. Soldado ve Alper ile hamle yapmasının ardından rakibin eksilmesi aslında Aykut Hoca'nın planlarını da bozdu. Risk alacak rakip beklerken, eksik kaldığı için maçı kurtarmanın peşine düşen Galatasaray oldu sahada. İki dakika önceye dönebilse, Valbuena'yı da, Janssen'i de tutar, seçimi başka oyunculardan yana kullanabilirdi. Cüneyt Çakır, Janssen'in net golünü faul gerekçesi ile saymadı. İki takım adına da topun ele değdiği bir pozisyon va.r Bence devam kararları doğruydu. Tribün olayları veya sahadaki sertliğin maçın yanlış tarafından gelmesi, sahadakilerin ve tribündekilerin, aynı Aykut Hoca'nın dediği gibi 8'de 7'nin "suni" olduğunu anlamasından kaynaklandı. Seyrantepe'de "takke" düştü. İlk zor maçını oynayan G.Saray'ın röntgenini çekmek, F.Bahçe'ye düştü. F.Bahçe yokuş çıkmayı bitirdi, inmeye başlayacak. Galatasaray ise ilk zorlu maçını hasarla kapadı. Sadece puan kaybı değil, en az üç maç sahasından da olacak.

Islıktan, alkışa

Devre bittiğinde gollerin sahipleri, geçmiş maçların "ıslıklanan" kahramanlarıydı. Ozan perdeyi açıp, Hasan Ali kapattığında, bu tepkilerin sorgulanma noktasına geri dönmek gerekiyor. Aynı Aykut Kocaman'ın dediği gibi, "Ozan da seyircinin niye öfkeli olduğunu düşünmeli..."
Takım-taraftar ikilisi, karşılıklı samimiyete dayanıyor. Eğer sahada saklanmıyorsan, elinden geleni yapmaya çalışıyorsan, kötü oynasan bile tribünden hakkını alıyorsun. Ozan'ın bittiği veya başladığı yer de burası zaten. Arkasında duran teknik adam özeleştirisini yapmasını istedi, kaybolmuş hedeflerini yeniden canlandırdı. O da kişisel gelişimi için profesyoneller ile çalıştı, iyi antrenman yaptı, fazla kilolarını verdi ve kurtuluş gününü beklemeye başladı.
Mehmet Ekici'nin sakatlığı önemli bir kayıp olarak görülürken, şimdi Ozan'ın olmadığı orta saha şekillenmiyor kafalarda.
Önemli işler yaparak ilk yarım saatte maçı kopardılar. Giuliano'nun da tabela yapması, Brezilyalı'nın üstündeki baskıyı aldı.
Soldado'nun oyundan çıkarken, gol atmayan santrafor olarak, sanki hepsini atmış gibi alkışlanması da, "takım için" dediğimiz farklı eforların sahibi olmasından kaynaklanıyor. Guialano da gelişen kadro içinde pas noktası olmaya, gol koridorları açmaya veya ataklarda tercih oyuncusu haline gelmeye başladı. Ligin kırılma maçı öncesinde istedikleri morali iyi oynayarak ama komik bir gol yiyerek tamamladılar 90 dakikayı. Önemli oyuncuları eksikti, cezalıydı ama kadronun alternatifli hale gelmesi açısından Soldado'nun ilk on birde sahaya çıkması veya Fernandao'nun oyuna girmesi de önemliydi.
Ligin sekizinci haftasında, Aykut Kocaman'ın "hazırlık periyodu"nu geçmeye çalışması, zaten Kocaman'dan başka teknik direktörün alabileceği bir yük değildi. Sonuçta daha iyi bir sol bek bulunursa, sol kanattan da etkili gelirsin. Veya oyuncuların form grafiği yükseldiğinde, doğru kararları çoğalır. Sorun performansta olsun, çaresi bulunur.

Aslında...

Aslında açıklanabilir ama biz yakıştıramıyoruz oyuncularımıza. Onlarla güldüğümüz o kadar maç vardı ki, düne gelip; İzlanda karşısındaki çaresizliklerini seyrettiğimizde, doğruları fark etme şansımız oluyor. Sanırım Arda Turan'ın jübile maçı gibi bir 90 dakikaydı.
Maç öncesindeki basın toplantısına çıktığına göre, Milli Takım'ı yönetenler ondan farklı şeyler bekliyorlardı. Yoksa takımı temsil etmesi için o koltuğa oturtmazlardı. Lucescu'nun cezası nedeniyle tribünde olduğu bir maçta, kaptanların sorumluluk almasını bekleyen romantik görüşlerin taraftarıyım. Ama bizim kaptanların, önceki maçlarda takımı ne hale getirdiklerini hatırlayınca, sadece romantiklerin seyircisi haline geliyorsunuz.
Arda Turan, Emre Belözoğlu veya Burak Yılmaz.
En tecrübeli ve kadrodaki gençlerin en saygı duydukları isimler. Var olma mücadelesi içinde kötü olsalar dahi bir şeyler yapmaya çalıştıklarını görmelisiniz.
Biz yukardan göreceğiz, diğer gençler sahadan. Arda bırakın sorumluluğu, sadece kilo almış. Burak pas almak için bile gayret göstermiyor.
Emre'nin hakkını yemeyelim.
Her topa kendini gösterdi ama ayağındaki topa yön veremedi.
Sınırlarda dalaşarak çıktığımız bir maçta İzlanda'nın bilinen aksiyonlar ile gol bulması da inanılmaz.
İlk maçta nasıl kazandılarsa, aynısını yaparak yine bizi dize getirdiler.
Teknik adamın bunları anlatmaması mümkün değil. Eğer o pozisyon fırsatları oluşmuş, buna izin verilmişse, bakışlarınızı oyunculara çevireceksiniz. Bu nedenle Lucescu'ya sözüm yok. Yolu kısaydı ve tecrübeli oyuncularına, performansa güvendi. Bu kadar kısa sürede bir takım oluşturamayacağı için "Bir şey yaparlar" diye düşündükleriyle oynadı.
Aslında bir rüyanın eşiğindeydik, uyandık. Gecenin kahramanını hiç susmayan Eskişehir tribünleri olarak belirleyelim.
Sanal dünyada selfieler ile var olup, sahada adamını kaçıranlara sözümüz olamaz.

Çaresizlik dersi

Maç 20 dakikasını bitirdiğinde, Akhisar Fenerbahçe'nin tüm hamlelerini savunma planı ile etkisiz hale getirmişti. Top Fenerbahçe'de kaldı ama bir türlü rakip kaleciyi rahatsız edecek atak olgunluğuna erişmedi. Kanat atakları için ikili önlem alındı. Yüksek toplara rakip stoperler değdi. Göbekten kaleye yaklaşmak için paslaşmalar oldu ama kaleye yüzü dönük oyuncuya top geçirilemedi. Çaresiz kalmışlardı. Sistem ezberleri içinde bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı ama hep yetersiz kalıyordu. Bu noktaya gelindiğinde performanslara ihtiyaç duydular. Ama ne Valbuena, ne Janssen, ne de diğerlerinden, bu defans bloğunu şaşırtacak ekstra hamle gelmedi.
Buna karşılık sol kanadı çok etkili kullanan, özellikle de Ömer Bayram'ın çok etkili yan toplarıyla golün çevresinde dolaşan Akhisar'ı da seyrediyorduk. Bir tarafta planlarını ve önlemlerini çok etkili kullanan Okan Buruk'un takımı, öteki tarafta derbi galibiyetiyle her şeyin bittiğini sanan Fenerbahçe... Böylesine "çaresiz" maçları geçmiş iki sezonda çok seyrettik Fenerbahçe adına. Neredeyse tüm ikili mücadeleleri kaybettiler. Belki de kaybettirildiler. Hakem yazmayı sevmem ama Bülent Yıldırım'ın karşılıklı faul kararlarında dengesizliği çok belirgindi. Benzer hareketlerde farklı yorumları yapmaktan hiç çekinmedi. Alper'e gösterdiği kırmızı kart ile de finali yaptı. Yine de Aykut Kocaman tek pozisyona giremeden maçı bitirmelerini, bu hakem yönetimi ile açıklamaya kalkmasın. Akhisar'ın maçı daha çok yaşadığı, rakibi daha iyi analiz ettiği ve Fenerbahçe'ye sadece "çaresizlik" bıraktığı, ders gibi 90 dakikaydı.
Üretken olmayan bir orta saha, sürekli pozisyon hatası yapan defans hattı ve sadece on biri tamamlayan kaleci performansları ile krizleri aşamazlar. Takımın lidere, gerektiğinde de şapkadan tavşan çıkartmaya ihtiyacı var.

Ağabey geri geldi

Aykut Kocaman maçı bir hafta önce, Alanya maçı bittiğinde başlattı. "Mazeretsiz çıkacağımız ve kazanmazsak, bahanemiz olmayacak bir maça çıkacağız" diyerek, ekibini Beşiktaş maçına odakladı.
Samandıra'da haftanın ilk nefesi alındığında; "kazanacağız" diye verildi. Ligin altıncı haftasında, sezonun finaline çıkmaya hazırlandılar. Henüz yolun başındayken, herkesin omzuna verilen çok ağır bir yüktü bu. Hesapların - kitapların içinde, her şeyi hem iki yönlü, hem de iki defa düşünmek gibi zorunlukları da vardı.
Hata yapılmayacak, hata kollanacak. Sabırlı olurken, aynı zamanda agresif oyun tarzı da korunacak. Tribünleri oyuna çekmek için çok koşulacak. Birçok şeyi aynı anda yapmak, hem de tabelaya "galip" yazmak zorundaydılar.
Şenol Güneş tüm bunların farkında ve bu baskıyı kendi lehine çevirebileceğini de biliyordu. Ama Kadıköy'ün baskısı içinde oyuncularının ruh halini normale çevirmek için formülü yoktu. Taktikler verilmiş, uyarılar yapılmış fakat sahadakiler kendi oyunlarına başlamışlardı. İki kırmızı kart var. Queresma'nınki gecikmiş şekilde geldi. İlk tekmesini sarı ile atlattı, Neto son adamdan gitti. Üstünlüğü yakalamış olan Fenerbahçe'nin tandemini, iki orta sahadan kurarak yoluna devam etmesi de aslında bu sezon yaşananlara bakılınca, yadırganmadı kimse tarafından. Dört kırmızı kart, iki penaltı. Fenerbahçe tam avantajı yakaladığında ya ayaklarındaki topu kaptırdılar, ya da ayaklarına gelen topu rakiplerine ikram ettiler.
Maçın kendi kahramanları vardı elbette. Isla'nın adanmışlığına hayran olurken, Ozan Tufan'ın maçı kendi finali haline getirmesini de izledik. Valbuena'nın vücudunda tekmenin değmediği yer kalmadı, Janssen tribünleri oyuna davet edecek farkındalıkta oynadı.
Bu maç Fenerbahçe'yi, Aykut Kocaman'ı, en önemlisi 20 milyonluk camiayı tekrar lige getirdi. Beşiktaş'a sezonun ilk yenilgisini tattırmaları sosyal medyanın oyuncağı olacaktır. Fenerbahçe sadece maçı kazanmadı, ligin "ağabeyi" olarak geri döndü. Artık mahallede "boş dolaşmak (!)" yok...

Hatırladılar!

Eğer takım olma sürecini henüz geçememişseniz, performanslara ihtiyacınız olur.
Sezon başından beri Fenerbahçe'nin başrolünde Valbuena oynadı. Tecrübeli oyuncunun transfer edilme nedeninin altında "vazgeçmeyen karakteri" yazıyordu ve Fransız tüm bocalama anlarında "Ben buradayım" dedi. O'nun yanına katılacak birkaç oyuncu daha gerekiyor elbette. İlk on birdeki ilk maçında Janssen'in her şeyi ile kendini maça vermesi de, "perçinli" galibiyeti getirdi. Josef'in de dün orta sahayı tek başına kapattığını, ilk yarıda stoperlerin arasına girerek iki önemli pozisyonu engellediğini söylemeliyiz.
Hazır santrforunu ilk defa oynatabildi Aykut Kocaman. Orijinal stoperi Neto'yu ikinci kez tahtaya yazabiliyordu. Mehmet Ekici ilk resmi maçına çıktı. Ligin beşinci haftasında bu kadar çok "ilk" olunca, problemin de nerede olduğunu anlamakta güçlük çekmezsiniz. Eşiği geçmek için vazgeçmeyenlere birkaç ismin daha eklenmesi gerekiyor. Giuliano ve Ekici benim sonraki adaylarım.
Maç eksiklerini tamamlayıp, taktiği ve takım arkadaşlarını tanıdıkça daha farklı oynamaya, daha çok sorumluluk almaya başlayacaklar. Anlaşılamayan defansını yerleştirmesine rağmen, rakibe net pozisyonlar ve gol imkanı vermek. Skorda iki farkı sağladıktan sonra topun kendisinde kalmasını sağlamak adına kısa paslara geçildi. Bu oyunu hücum aklına çevirememek, oyunun temposunu yükseltmeyi denememek de enteresan. Fenerbahçe kadrosu ciddi şekilde özgüven travması geçiriyor ve Beşiktaş maçı öncesinde skoru yeterli bularak, haftayı galibiyetin keyfi ile geçirmeyi tercih ediyor. Çok haksız sayılmazlar.
Ama coşkuyu oyunlarına katmadıkları sürece taraftarlarının da kalplerini kazanamazlar.
Bu maçın özelinde iyi oynaması gerekmiyordu Fenerbahçe'nin; kazanması yeterliydi. İlk dakikadan itibaren de bunu hissettirdiler ve istedikleri skora ulaştılar. Ne olduklarını ve hangi hedefe koştuklarını hatırladılar-hatırlattılar...

Müthiş final!

Aykut Kocaman'a "Kabus nedir?" diye sorsanız, "ikinci dakikada Başakşehir'den gol yemek" diyebilirdi. Fikstürde Fenerbahçe adına numara çeken arkadaşın, o gündeki yıldızlarla olan ilişkisini bir astroloğa yorumlatmak lazım elbette. Evinizdeki ilk maçı Trabzonspor, ikincisini Başakşehir, üçüncüsünü Beşiktaş ile oynuyorsanız, "Bir dakika dur be kader, bir nefes alayım" deme hakkınız da oluyor. Aykut Hoca'yı sınayan ilahi kuvvet, yedinci resmi maçına (G.Birliği) kadar santrfor da vermemişti kendisine. "Kasamızda 100 milyon Euro var" diyen kulüp başkanı ise hafta içinde "Transfer yaparsak batarız" cümlesini kuruyordu. Transferin son gününde aldığın santrforu, bir gün sonra ligin en organize takımı karşısında oynatmak zorunda kalıyorsun.
Peki; bu şartlarda bu maçın yorumunu yaparken, hangi yörüngeyi kullanmalıyız. Abdullah Avcı'nın "kusursuz makinası" 2-0'ı cebine koyduktan sonra, rakibinin eline de el bombasını vermiş demektir. Buna rağmen önde baskı yaparak, rakibin pas organizasyonunu engelleyerek, oyunu kendi şartlarında oynamaya çalıştı Fenerbahçe. Souza'nın bu görüntüde "en yararlı" olduğunun altını çizerek, bütün oyuncuların skora başkaldırdığını söylememiz de gerekir. "İyi oynamadı" diyecekleriniz vardır elbette ama "iyi koşmadı" diyemeyiz hiç birine. En az kazanmak kadar önemli olan, bu oyun karakteriydi aslında. İkinci dakikada golü yedikten sonra, maçı yeniden başlatmak için 80 dakika mücadele etti Fenerbahçe. Aykut Hoca bütün riskleri aldı, oyuncuları tüm güçlerini kullandı.
Özet yapmak gerekirse, takım olmak için en az dört maça daha ihtiyacı olan Fenerbahçe'nin, kişisel ekstralara ihtiyacı olduğu bir dönemde olduğunu söylememiz lazım. Müthiş bir maç izledik. 2-0'dan geri geldi ve Başakşehir gibi bir organizasyonu etkisiz hale getirdi Fenerbahçe... Eşitlikten sonra ise rakibinin son nefesini kullandığını anlayıp, bunun için ne yapacağını düşünüp, kazanmasını bildi Abdullah Avcı'nın ekibi. Sanırım sezon bittiğinde, bu maç daha anlamlı olacak.

Bizim takımımız!

Üç gün önceki takımdan yedi futbolcunun değiştiği kardoyla, ikinci maça çıktık.
Yoğun bir tartışma ortamı vardı. "Yedi oyuncu değiştiyse, hakemlere neden fatura çıkardık" diyen de vardı, "İki maçta, ilk on bir oynatacak 18 oyuncumuz varsa, yerli sorunuz yok demektir" yorumunu yapan da. Sorun oradaydı aslında; yürümeyen işleri "O girsin, bu çıksın" tartışmasının içine çektik mi, gerçek sorunu halının altına atıveriyorsunuz. Sistem, oyun karakteri, oyuncu profiline göre taktik yapı gibi uzun vadeli, çok kafa yormalı detaylar bir anda atlanıyor. Arda takımı kurtarsın, Emre Belözoğlu hırçınlık yapmasın düzeyinde kalınıyor.
Yine de; Eskişehir'de meydan okuyan bir takım halindeydik. Dillerden düşmeyen "çapa", yani ön liberodan vazgeçmiş bir şekilde, topu öne oynayabilen bir orta saha üçlüsüne karar verdi Lucescu.
Nuri, Oğuzhan ve Hakan ile rakibi durdurmak yerine, oyunu kurmak istedi belki de.
Burak - Cenk ikilisi Hırvatların aklını çok karıştırdı. Beş kişi beklemek zorunda kaldılar. Biz de oyunu Arda'nın üstünden kurmak durumundaydık. Bir kanadı feda edip, onları orta sahadan bir eksilttik.
Bıçak sırtında gezen dengelerde, Burak'ın elle düzeltmesine göremedi hakem üçlüsü. Penaltı ve kırmızı kart gelebilirdi. Ve yine "çok net" diyebileceğimiz pozisyonların içinde Hırvatlar vardı.
Bizi sevindiren sahadaki takımın her an skor yapabilecek görüntüsünü vermesi ve Eskişehir seyircisini sürekli maçın içinde tutmasıydı. Hırvatların beraberliği yeterli görüp, tempoyu zorlamaması da bizim için doğru tercihti. Cenk'in sezgisini kullanarak tabelayı değiştirmesiyle birlikte, hayat yeniden başladı.
Hırvatlar hakemi ve kararlarını çok konuşacaklar mı, takip ederiz. Ancak meydan okuyan bir takımı özlemiştik.
Yedeklerinin tırnaklarını yediği bir kulübeye bakmak da keyifliydi. "Bizim takımımız" gibiydiler. Sağ olsunlar...

Gri alandan çıkmak!

Devre bittiğinde Fenerbahçe adına boşuna oynanmış bir dakikayı düşünüyorduk. Rakibin kendi kalesine attığı bir gol var, onda bile atağın etkisi tartışılır. Kanat organizasyonlarında yine sağ kanat tercihi ağır basmıştı ama buradan da etkili pas gelmedi. Giuliano'daki gözler, bir ekstra arıyor, ya da Soldado'dan santrafor lisansını alacak bir-iki pozisyonun peşine düşülmüştü. Oyuncu isimlerinin üstünden takımın sistemi veya oyun anlayışını biçimlendirenler, iliğine kadar öne oynamak isteyen oyuncu grubunun "Vay be" dedirtecek paslaşmasına bile hasret kalıp, sahaya bakıyordu.
Gençlerbirliği'nin penaltısı yanlış hakem yorumu. Kontrolsüz harekete sokmak için bir sürü kılıf uydurulacaktır. Eğer bu kapsamda değerlendirecekse, kontrolsüz hareket, bundan sonrasındaki değerlendirmelere de bakmak gerekir. Ancak Aykut Kocaman'a sorsanız; "Aleyhinize bir penaltı verilecek ama rakibiniz 45 dakika 10 kişi oynayacak. Kabul mü ?" deseler, tereddüt etmezdi bence. Basit hakem yorumuna, amatörce bir kırmızı kart. Gençlerbirliği'nin aklından hücum fikrini çıkartıp, kontrolü ve kararı tamamen Fenerbahçeli ayaklara bırakan gelişmeydi. Kalan sürede Ümit Özat'ın önünde bir Vardar örneği vardı ve Amerika'yı yeniden keşfetmeye kalkışmadı. Ön tarafı kalabalık tutup, faulsüz oynamaları için takımını uyardı. Seçeneksiz kalmak, takım ezberi olmayan Fenerbahçeli oyuncular için karanlıkta yürümekten farksızdı. Valbuena dışında sorumluk alacak oyuncu gerekiyordu. Kayıp puanlar ve Vardar travması sonrasında, Ankara'daki finalin yükü, yarısı ilk defa bir arada oynayan bu grubun üstündeydi. Kırılma anı çok eleştirilen Isla'nın ortasına, çok ıslıklanan Ozan Tufan'ın hamlesiyle gelen goldü. Yenildiği iki Vardar maçı da dahil olmak üzere resmi maçlardaki en kötü performansına sahip takım kazandı. Daha iyi olmak adına zaman ve moral kazandılar. Yani; ihtiyaç duydukları dinamiklerle, yaralarını onarabilecekler.

Travmanın peşinde!

Maçın genetiğiyle oynayan, Vardar takımının dokuz kişilik defans duvarı değildi. Bu dizilişi veya mücadeleyi kimse sürpriz olarak görmedi. Bunu aşmak adına sürekli olarak kanat organizasyonlarını zorladılar. Üç, hatta dört kişilik kademelerle karşılaştılar. Devre golsüz biterken, Fenerbahçe adına pozisyon diyebileceğimiz deneme sayısı birdi. Van Persie yine stoperlerin gölgesinde kalıp, yüzünü dönemedi. Boşa geçmiş, boşa koşulmuş ilk 45 biterken, Vardar'ın direkten dönen şutunun da altını çizelim. Makedon ekibi hem defans hem de hücum organizasyonlarında dersini iyi çalışıp, ikisini de kendi gücünün limitlerinde gerçekleştirdi. Rakibini sadece yüksek toplarla atak yapmaya mecbur ettiler.
İki takımın arasındaki farkın tabelaya da pozisyonlara da yansımamasıyla birlikte, tribünlere gelenlerin de homurdanmaları yükselmeye başladı. Öne geçtikten sonra rahatlaması ve daha akıllı oynaması gereken takım olmasına rağmen, hataları yine zincire bağlayarak, beraberlik golüne engel olamadılar. Sessizlik, Kadıköy'ün beklediği en son şeydi. Bir anda Vardar'ın yelkenleri rüzgarla doldu. Takımın inadını kırıp, tribünleri de maçtan kopartan dakikaların gelmesi de gecikmedi.
Avrupa Ligi'ne veda etmek, son dört resmi maçı kazanamadan geçmek ve hepsinde gol yemek gibi, "ne oluyor?" denilecek bir seri yaşıyorlar. Sturm Graz maçlarının pozitif hatıraları da silindi bir anda hatıralardan. Aykut Kocaman, bu seriyi santrforsuz oynadığını bilecek ama söyleyemeyecek. Geçen yılın "sıradan" orta sahası ile devam ederken, problem çözmesi için gelen Mehmet Ekici ve Giuliano'dan da yararlanamadı. Ama şikayet edemeyecek. Fenerbahçeliler için tek teselli, şampiyonluk mücadelesine girerken, oynanacak maç sayısının azalması, takımın birlikte yapacağı antrenman sayısının çoğalması olacaktır. Böyle bir travmadan çıkmalarının tek yolu, Pazar günü şampiyonluğa oynayacak takım olduklarını göstermeleri.