CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Yeni hikâye!

Bir gün öncesinden gelen mesaj Fatih Terim'in Galatasaray'ına "Kazanmalısın" emrini verdi. Buna bir de Hasan Ali'nin kırmızısı eklendi. Artık tüm senaryolarda galibiyetin nasıl olacağı değil "Ne zaman" gerçekleşeceği tartışıldı. Maçın kendi hikayesinde Ersun Yanal, ikinci yarıda yapılması alışılmış ofansif hamlelerini, ilk on bire yazdı. Kadıköy kendine has "cehennem gecesini" oluşturduğunda, "Biz buradayız, kazanmak için sahadayız" iddiasında olan bir takımı vardı. Fenerbahçe'nin alt sıralarda geçen haftalarının karşısına Galatasaray'ın şampiyonluk iddiasını koyduğumuzda, dengelerin konuk takım lehine olması kaçınılmaz. Ancak 110 yıllık bu eşleşmenin genetiğinde puandan veya zirveden öte "ligin ağabeyi olmak" gibi de bir "racon" saklı. En iyi kadroyu, en zayıf anındaki rakiplerine karşı oynatıp eksik kalmalarına veya öne geçmesine rağmen, tabelada "galip" yazdıramadı Fatih Hoca. Maçın denge bölümlerinde Moses'ı sağ açık, sağ bek, bitimde de sol açık oynatmak durumunda kalan Ersun Yanal'ı da tebrik etmemiz gerekiyor. Daha çok hücumcu ile oynamak iyi de onlara top atacak oyuncuları dışarı almak fikri, Fatih Terim'in takımını eksik oynatmasıydı aslında. Kendi ceza sahasına kalabalık yaslanan Fenerbahçeli oyuncuların arasına gönderdi oyuncularını. Ersun Hoca istese bundan fazlası da yapılmazdı. Sahanın iyileri-kötüleri elbette var. Soldado ile Dirar'ı Fenerbahçe adına taçlandırmalıyız. Maçın başındaki iki pas hatası sonrasında oyunu bırakan Tolgay'a da ciddi bir tedavi gerekecek. Skor; eksik kaldığı, kendi sahasında favori olamadığı bir maçta Fenerbahçe adına elbette başarıdır. Şampiyonluk şansını eline aldığı haftada, ezeli rakibine "Burada olmaz" diyen de bu çocuklar. Şimdi Beşiktaş da uzattı kafasını ikincilik için. Kadıköy gecesinde zirvenin hikayesi değişti. Senaryoyu Fenerbahçe yeniden yazdırıyor.

Hesap-kitap!

Maçın kadrosu açıklandığında burun kıvıran sayısı bayağı fazlaydı. İlk yorumlar "defansif" ve "üretken olmayan" şeklinde rüzgârla dolaştı. İşte bu noktada; "futbolu çok iyi bilen, çok seyredenler" ile "oyunu bilen, strateji kuranlar" arasındaki fark ortaya çıktı.
Şenol Güneş de biliyor ki, Yusuf Yazıcı ile başlayabilir, tek forvet seçip Efe Can'ı oynatabilirdi. Ancak köprüden geçiyordu ve işini şansa bağlamak yerine, performansını, en azından vasatını bildiği oyuncuları tercih etti.
İlk maçların fıtratıdır; yenilmeyeceksin. Morali ve umudu her zaman sıcak tutmak ister takımlar. Arnavutluk'un da bu karakterde sahada olması kaçınılmaz. Önce; onların sertliğine ve agresifliğine cevap verecek, kalite noktasında da "pas kalitesi yüksek" oyuncuları tercih etti. Yani; önce oyunu istedi.
İki stoperin dışında, Okay ve Mahmut gibi stoper özellikli iki orta sahayı seçmesi de boşuna değil. Duran topların sürprizinden de uzak tutmak istedi kalesini. Üstelik Cenk ve Burak'ı da ekledi onlara.
Arnavutlar baskı ile pozisyon peşine düştüler, bizim de aklımız o yöndeydi ve ilk golü bulduk. Burak sevinçle ellerini kaldırdığında, rakibin kalemize sızma hareketlerinden üç tanesi vardı notlarımızda.
Hakan Çalhanoğlu mükemmel driplingi ve penaltı gibi şutuyla farkı ikiye çıkardığında, maçın da fişini çekti. Ne Arnavutlar'ın maça dair umudu kaldı, ne de tribünlerin baskısı. Göze hoş gelen futbol değil, kulağa hoş gelen bir sonuçla pazartesiyi bekleyeceğiz. İyi oldu, keyifli kaldık!

Hayali santrfor!

Her şeyi ile maça çok hazır ve inanarak oynayan Fenerbahçe izledik. Konyaspor'un 10 kişi kalması istediklerini daha rahat yapmasını sağladı ama galibiyet için gereken gol için, temelinde santrfor kalitesinde kısa kaldılar. Nereden bakalım oyuna ? Jahovic'in kırmızısı tartışılabilir. Bence karar doğru. Çünkü sabit sağ ayağına rağmen, Sadık'a saplanan sol ayağını kaçırmaya çalışmadı. Darbe yeterli mi? O da takdir hakkı. Hatta Fırat Aydınus'un VAR'a gittiği Zuta-Jailson teması, penaltı kararı için daha net ver-i ye sahipti.
Şunu da belirtelim. Ali Koç'un hakemler hakkındaki açıklaması olmasa, bu iki pozisyon için de VAR olur muydu tartışılır. Elbette Skrtel'in Zuta'yı biçmesini hem hakemin hem VAR'ın atlaması da yukarda anlatığımz gelişmelerin sonucu. Konya 10 kişi kalmasa farklı olur muydu? 33'te çıkan karta kadar Fenerbahçe kalesine şutları, ortaları olmadığına bakarsak, Aykut Kocaman'ın önceliği mücadeleydi. Öne geçmeyi de başardı hatta. Maçı ikinci 45'i için konuşmalıyız. Her şeyi deneyen, topu sürekli kanatlarda dolaştıran, etkili ortalarla pozisyon arayan Fenerbahçe takımı vardı. Hani derler ya, "İstedi ama olmadı." Durum aynen budur.
Konya gibi organize olan bir takımda gedik yaratmak zaten zordu. Bu kadar baskıya ve arzuya rağmen istediklerini alamamalarının temelinde Slimani gibi bir "hayali santrfor" etkisi vardı. Ofsayt rekoru kırdığı gibi, çok gereksiz hücum faulleri ile de "bitik" halini tescilledi sanki. Soldado takımına sadece Kayserispor maçını kaybettirmedi aslında, dünkü iki puanın da sorumlusu oldu.
Ersun Yanal, Valbuena'yı 11'e alarak ona hem hücumun kurgusunu verdi, hem de Aykut Hoca ile bir hesaplaşma yapmasını sağladı. Dirar şüphesiz en etkili hücumcu oldu, Isla'nın dublörlüğünde başarılıydı. Bir de en sevimli oyuncu olmasına rağmen bir stoperin bu kadar çabuk çalım yemesi Sadık'ın yumuşak karnı. Dikkat etsin, rakip takımların taktik alternatifleri içine girebilir.

Sözün bittiği maç!

İlk 45'te iki takımın da gol atmak için acelesi yoktu. Oyun yerine "mücadele" izliyorduk. Hikmet Hoca, puan almak üzerine kurduğu oyunda, tüm gedikleri kapamak adına görev bölümü yaptı. Her zamanki gibi...
Ersun Yanal ise Tolgay-Ekici ikilisi ile orta sahadaki pas kalitesini yükseltmeyi hedefledi. Rakibi de biliyordu, oyunun neler vadettiğini de... Böylesine kora kor, vücut vücuda mücadelenin olduğu bir sürede, Ayew'in de katılmasıyla birlikte ikinci topları kaybetmeye başladı. Hakem Alper Ulusoy "gariplikler" yapmaya başlayana kadar, kör dövüşünden çıkılacak gibi değildi. Soldado'ya gösterdiği kart eğer küfürdense "niye" denilemez. Ama İspanyol'un faul yaptığı kararı ve arkasından gelen sarı kartın tam terse dönmesi gerekiyordu. Tıpkı Ekici'nin bileğine basıp geçip, faul bile çalınmayan pozisyon gibi. Ya da beş faul üst üste yapıp, biri isteyerek olmak üzere iki topu elle kesen Mensah'ın kartsız devam etmesi... Hesap - kitap şaştı elbette. Kayserispor takımı hiç alışmadığı bir şekilde format değiştirmek zorundaydı. Bekleyen Fenerbahçe'ye karşı, tüm hafta çalıştıkları hızlı ve kalabalık kontratak düzeni bir anda rafa kalktı. Eksik kalmasına rağmen hamlelerini ofansif oyunculardan yana kullanarak, takımına "ileri" mesajını vermeye çalıştı Ersun Yanal. Ama ayağına gelen topu rakibe vermekte acele eden kadrosu, bir eksik kalmayı, maçın amacından vazgeçmek olarak değerlendirdi. Bu kadar top kaybı takım oyunu olarak çok önde olan Kayserispor'a düşünme süresi de sağladı. Sonucun analizini Alper Ulusoy üstünden yapabilir Fenerbahçe tarafı. Ama Yönetim şunu iyi değerlendirmeli, iki günce önce son adamdan Luyindama'ya kırmızıyı veremeyen, Fenerbahçe maçında düşünmüyor bile. Bir sezon geriye dönmeleri, Aykut Kocaman'ın Giresunspor maçı sonrasındaki sözlerine bakmaları gerekiyor. İstenen ayrıcalık değil. Ama başkalarına gösterilmeyen kartlar ve kararlar, Fenerbahçe için veriliyorsa, ligin şirazesi kaymıştır.

Koç’u tekziptir!

Herkes Fenerbahçe'nin ligdeki kalan maçlarını konuşuyor ama en yakın hedefin kupa olduğunu sürekli ıskalıyorlar.
O yüzden Ümraniye maçına "final" gözüyle bakması gereken ve bunu hissettiren bir takım olmalıydı sahada.
İlk maçta skoru alan rakibin kendi sahasında kalabalık kalarak, işi zora sokması beklenmeyen bir şey değildi.
28'de gelen Frey değişikliği ise formsuz olanın sadece oyuncular değil, Ersun Yanal olduğunu da gösterdi. Tek kişilik orta saha ile pas yüzdesi yüksek bir takıma karşı oynamayı maç öncesinde hangi analiz ile yaptı, bilemiyorum. Dirar'ı sağ kanada, Ayew'i santrfora çekerek biraz taşları yerine oturttu.
Oyunun alanının genişlemesi, topun kanatlara ve sıfıra oynanması bu maçın kesin emirlerinden oldu. Buna rağmen uzun boylu Slimani de duran toplarda pozisyon alan stoperler de etkili vuruşu bir türlü gösteremediler. Topu hep isteyen Valbuena'nın, oyunun hem en göze batanı, hem de en etkisizi olması da ilginç. Fransız ayağına her topu aldığında adam eksiltmeyi isteyip, tekde oynamaktan kaçınınca, üstüne gelen iki rakipten de kurtulamadı.
Böylesine çaresiz ve vasat altı bir gecede, Skrtel'in de kırmızıyı görmesiyle eller tamamiyle havaya kalktı. Gerçekten de çok net bir tablo aslında. Birbirleriyle tüm ipleri koparmış takımın, "forma oynar" diyen bir başkanı tekzip ettiğini gördük.
Bu elenmenin altına "şanssızlık" yazılmayacak. Daha iyi plan yapan ve daha akıllı oynayan Ümraniyespor, bu vasıfların hiçbirine sahip olmayan Fenerbahçe'yi, hem sahada hem de kenar yönetimde sildi, attı!

Tarzımız Valbuena

Travmatik bir yenilginin ardından, rüzgârın yönünü tekrar değiştirmek, Dinamo'dan önceki rakibiydi Fenerbahçe'nin. Grup matematiği içinde "kazanmak zorunda" kısmı geçilmiş, "yenilmemek şart" bölümü de eklenmişti. Buna rağmen Kadıköy'ün soğuk gecesinde, tribüne gelenleri ısıtacak golün peşine de düştüler.
Koeman biri mecburi üç rotasyon yaptı. Slimani ve Topal kement atılan oyuncular oldu. Benzia, Jailson ve Barış, "Daha iyi yapsınlar" göreviyle sahaya çıktı. Frey'in tek santrafor oynadığında yetersizliğini bir kez daha görme fırsatını da yakaladık. Umarım bu transferin dahi ismi Comolli de seyretmiştir.
Grup liderliğini cebine koyup, performans ibresini rölantiye alan bir rakip karşısında ne takım arkadaşlarına alan yaratabildi, ne de takımın en ucundaki adam olarak topu orada tutup, pozisyona çevirebilmek adına bir şeyler yaptı.
Valbuena'nın sahanın her yerine koşup, topu isteyip, sorumluluk alması elbette önemli. Ancak bu arzunun sadece duran toplar veya defans arkasına pas arayışları dışında etkinliğini göremedik. Oyun tarzı Fransız yıldız için biçilmiş kaftan olduğundan kimsenin sesi çıkmıyor. Çünkü "tarz" yok. Sistem, Valbuena "bir şeyler" yapsın üstüne kuruldu. Kadronun kalitesini tartışabiliriz ama iyi niyetini göz ardı etmeyelim. Hepsi en iyi koşuyu, mücadeleyi gösterdi. Kendini sakınan, Benzia dahil boş vermiş gibi görünün bir kişi yoktu. Bu ruhu taşımaları aslında bir sistem peşinde olanın elini rahatlatır. Ne yazık ki Fenerbahçe'nin dün geceki mücadelesinde "iyi niyet" dışında olumlu yorumlayacağımız hiçbir şey yok. Bitiş düdüğü, gruptaki diğer maçın berabere bitmesiyle, Fenerbahçe'yi son 32'nin takımı yaptı. Bu sezonun ilk iyi haberiydi aslında. Mart ayında Avrupa heyecanını özlemişti bu camia.

Hak edilmiş yenilgi!

Maçın vücut dilinde F.Bahçe'nin kazanacağına dair işaret bulamıyordunuz.
Tam tersine; Burak ve Onur'un kadro dışı kalması sonrasındaki ilk maçta, Trabzon taraftarı bütün biletleri tüketerek takımının arkasına geçmişti. Sosa ve Pereira liderliğindeki takım, bu sinerjiyi doğru değerlendirdi. Her taç atışının, korner vuruşunun veya serbest vuruşun Ünal Karaman tarafından hazırlanmış "set oyunları" vardı. Yedi sezon sonra kendi sahasında kazanırken Trabzonspor, rakibini de sahadan sildi.
Böyle bir maçtan puanla çıkmanız, mücadele etmeden olmaz. F.Bahçe bu aşamada ikiye bölündü. Öndeki dörtlüsü topa ayağını sokmadı, diğer altı ise ekstra ciğeri varmış gibi oynuyordu. Böylesine kopuk ve organizasyonsuz bir kadro, geçmiş üç maçındaki kişisel performanslar ile skorun peşindeydi.
Koeman, tabelanın gücüyle "devam" damgasını aldı. Ama takımı hem Anderlecht, hem de Alanya maçlarında rakibe teslim olmuştu. Bu maça da ekstra bir düşünceyle çıkmadı. Rakibi de nasıl analiz ettiyse, topu ayağına alan ceza sahasına kadar geldi. Kaleci Harun'un kahramanlığında, beraberliği getirecek pozisyonun direğe çarpmakta inat eden top olduğunu da iddia edebilir.
Gerçek şu ki; Bursa 2-0'dan maçı döndürmese, F.Bahçe düşme hattındaydı.
Daha iyisini yapmak için gelen, geçen sezonu ikinci bitiren oyuncuları ve hocayı beğenmeyen Comolli'nin de takkesi bir daha düştü. İşin kötüsü; Ali Koç ve arkadaşları gelecek sezonları da bu "akla" göre planlayacaklar.
Futbolu bilen ama oyundan bir haber olanların kararları bugünün sorumlusudur. En büyük pay sahibi de "F.Bahçe böyle mi oynar?" diyerek burnundan kıl aldırmayan F.Bahçe taraftarıdır. O yüzden oyuncu kalitesine göre oyunu planlamak başka bir zekadır. Herkes de bulunmaz.

Yıldızı parlatmak!

Parmakların işaret ettiği oyuncu Valbuena'ydı. Ayew golü attığında O'nu işaret etti. Frey de boş kaleye vuruşunu yaptıktan sonra parmağını O'na uzattı. Bir oyuncunun farkıyla maçı alıp, götürdü Fenerbahçe. 90 dakika 10 oyuncu canını dişine taktı, ekstra yıldızıyla da farkını yaratıp, Avrupa Ligi'ne devam etme damgasına kavuştu.
Koeman'a tek lafımız olamaz.
Cocu'nun mirası üstüne performans üretmeye çalışıyor. İki şansı var; birincisi koşacaklar, ikincisi önemli oyuncuları performans gösterecek. Bu noktada Valbuena'ya sarıldı, Ayew'in sırtını okşadı, Silimani'ye "koçum benim" dedi. Fransız, topa şekil vermekteki yeteneğini kullandı ve Anderlecht'in biletini de kesti.
Derbiyi 2-0'dan 2-2'ye getiren kadro; arkasına aldığı rüzgarı, özgüveni bu maça sonuna kadar yansıttı.
Oyun Anderlecht'in daha istekli görüntüsüyle geçse de, kırılma noktasını Fenerbahçe iyi kullandı. Rakibe "nasıl kaçar" diyebileceğimiz pozisyon vermeden, kendi kaosunu yaratarak, oyuncu kalitesine güvenerek oynadılar. Bu galibiyetin stratejik önemi vardı. Bunu bir kenara bırakırsak, oyuncu grubunun iki maç üst üste istediklerini aldıklarını görmesi, bundan sonrasını farklı yapabilir.
Bu oyunu seyrederken Comolli'nin ne düşündüğünü de merak ettim. Ne oynadığı belli olmayan, birileri; bir şeyler yaptığında etkili olabilen bir kadro seyrettiriyor bizlere.
Seçtiği hocanın ve futbolcuların ürettiği kaos. Maçı elbette böyle yorumlamayacak, havasını atacaktır etrafa. Yazık...
Valbuena'nın alnından öpüp, ellerinden geleni yapmaya çalışan Fenerbahçe oyuncularını tebrik etmek önceliğimiz. Eğer Fenerbahçeli'yseniz, bu oyuncuların iyi niyetinin ve inadının peşine düşün. Hepsi sınırlarını zorluyor, kötü oynamıyorlar, sadece daha iyiyi yapmaya çalışıyorlar.

Zayıf nokta!

İLK gol olduktan birkaç dakika sonra, Schalke benzer atağı yine yaptı. Sonrasında birkaç defa daha denedi. İkinci golü de aynı koridorda, Galatasaray'ın sol kanadından gelerek buldular. Belli ki Almanlar maçı böyle hesaplayıp, ona göre özel taktik geliştirmiş. Cuma günkü derbide Ömer Bayram ile çalan alarm zillerini, bu karşılaşmanın ana unsuru yaptılar. Karşılarında Linnes vardı ama taktik fikir kendi verimini üretti Schalke adına.
İkinci yarı başlarken Fatih Hoca, Linnes'de gördü sorunu, Ömer'i oyuna soktu. Halbuki, bölgenin yardımsızlığında, kim oynasa bu oyunun sıkıntısını yaşayacaktı.
Çünkü ne Donk geliyordu bekinin yardımına, ne de Rodrigues'in katkısı vardı perde olmak adına. Cuma günü de yoktu, daha öncesinde de, dün de.
Gözümüzün önüne beraberliği getirecekken kaçan Galatasaray pozisyonları gelse de Schalke'nin de fırsatları vardı. Bir yandan "Gol atılmayacak takım değil" diyorduk, öbür taraftan "Her an gol de atabilirler" endişesi de cebimizde duruyordu.
Alman teknik adam maçı kazanmak adına bir fikir ve oyun seti üretmişken, Galatasaray'ın böyle bir görevlendirmenin içine girmemesi düşündürücü. Oyuncu veya diziliş değiştirip, hamle yaptı Fatih Terim ama, ne ikili bir oyunu vardı sahada, ne de rakibi kilitleyecek bölge savunması.
Mazeretli gelip, derbi olaylarını konu yapıp, Ceza Kurulu'na gönderilen oyuncular üstünden Süper Lig'i yaşayan mesajlar vardı maçtan önce. Beraberliğin "Devam" demek olduğunu söylediler ama çaresiz kaldılar sahada.
Kısacası, Fatih Hoca'nın da, yöneticilerin de şikayet dolu sözleri vardı ancak sahada oyun aklı olan, farklı oynamaya çalışan veya "Yeneceğim" mesajı veren bir takımları yoktu. Aynı atakları seyredip, penaltı noktasını korumadılar. Schalke, Galatasaray'dan daha iyi değil, ama "akıl, akıldan" üstün.

Taktik-maktik yok

F.Bahçe on biri açıklandığında, bir haftadır Samandıra'dan çıkmayan Ali Koç ve ekibinin ruhunun yansıdığı anlayışı gördük; "Taktik - maktik yok; bam bam bam..." Sezonun dönüm maçında, ne kadar ofansif oyuncu varsa, listeye yazılmıştı. Orta sahadan vazgeçip, "Biz değil, onlar düşünsün" sürpriziydi sanki. Rakibin hangi özelliği veya dezavantajı bu kararı aldırmıştı Koeman'a bilemeyiz ama, normal bir aklın ürünü değildi. Üç temposuz veya şeffaf (Valbuena, Frey, Benzia) oyuncu ile böyle bir maça çıkmak, zaten teslimiyeti kabul etmekti.
İlk yarıda üstünlük Galatasaray'da olsa da, etkinlik Fenerbahçe'deydi. Skor 2-0'a geldiğinde gollerin başlangıcında duran toplar vardı. Böyle bir oyun üstünlüğünde, pozisyonu akan oyundan bulamadılar. Belhanda'yı topla birlikteyken iyi baskıladı Fenerbahçe. İkinci yarı Alper hamlesiyle Fenerbahçe pas noktası sayısını artırdı. Daha öne oynamaya başladıkları gibi, atak olgunluğunu da yaptılar. Galatasaray, takım halinde 2-0'a sırtını dayamanın cezasını ödedi. VAR ile penaltı geldi, Jailson'un vuruşuyla da beraberlik sayısı.
Yine de bunları yazmak boşuna. 20 yaşında, pırıl pırıl bir genç; Koray Şener Fenerbahçe tribününde fenalaştı, hayata veda etti. "Genetiğimizde var" inancını taşıyıp, herkesin umudunu kestiği bu takımın, arkasında durmak için oradaydı. Mekanı cennet olsun yavrumuzun.
Bitiş düdüğünün peşinden birbirlerine saldıran cibilliyetsizleri de gördükten sonra, gerçeklerin, vefat eden renktaşlarının arkasından tribünlerini bırakıp gidenlere ait olduğunu belirtelim. Futbolcular birbirini tokatlıyor, kulübedekiler futbolculara saldırıyor, ateşi yakan Soldado ile Belhanda ise hiçbir olay karesinde yok. Örnek bir provoke izledik yani. Bu beraberlik Fenerbahçe'ye "galibiyet" gibi yazacaktır.
Kendi sahasında 2-0'dan puan kaybeden Fatih Hoca'nın derdi daha büyük. Tavşan da bitti, şapka da gitti.