CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Jorge Jesus kaç transfer istedi?

Transfer dönemi gelip, son dört maçın üçü kaybedilince Fenerbahçe'nin "makine oyunu" gündemden düşüp, eski "kurtarıcı modeli", yani transfer gündeme geldi. Dedikodular var elbette. Ali Koç ile Jesus arasında takıma yapılacak takviyelerle ilgili "düzeyli (!)" görüşmelerin de yaşandığı konuşuluyor. Başkan 13 transfer yapıp, yine takviye isteyen tecrübeli hocaya kaşlarını kaldırarak bakmış… Samet, "Kasım ayında iş imzaya kalmıştı" dedikten sonra sürecin yeni olmadığını öğreniyoruz.



Jesus dört transfer istiyor; stoper, sol ayaklı sol bek, yaratıcı orta saha ve santrafor… Sanırım "kaşların kalkması" bu yüzden. Sonuçta şampiyonluk hedefi var, gözünü karartmış bir başkan var ve bunun için bütçe oluşturmak zorunda.
Jesus ile ilk görüşmeler yapılırken, takım maliyetinin yükseleceğini belirttik. İddialı bir hoca, iyi takım da ister. Çözümü saha içinde bulamadığında, oyuncunun becerisinden beklemek kadar doğalı yok.

DURUŞ (!) VE ABOUBAKAR
Beşiktaş taraftarı zamanında Burak Yılmaz transferine karşı çıktı. Galatasaray'da oynarken kendini yere atıp, penaltı almasına isyan etmişlerdi. Sonra Caner Erkin geldi gündeme. Taraftar yine tavır koydu karşı çıktı. Hatta arabalı vapurda taraftar ile tartıştığı için Orhan Ak'ı da görevden aldırmışlardı. Şimdi bu taraftarların büyük bölümü, şampiyonluk yarışında "sakatım" diyerek takımı yalnız bırakan Aboubakar için "bayram" ilan etti. Beşiktaş iki gol fazla attığı içir birinci bitirdi o sezonu. Sergen Yalçın röportajlarında, "inandırıcı değildi" diye yorumladı durumu.



Ve Beşiktaş duruşu bu noktada devreye girmiyor. Enteresan. Çünkü "kazanmak her şeydir" gündeminde etik veya gelenek işlevsiz kalıyor.
Not: Aboubakar'ın oyunculuğuna tek laf etmem. Oynadığı her takımda fark yaratır. Ama Beşiktaş'ta yaptığını yeni ekibinde yapmaz diyemem.

F.BAHÇELİLER SAKİN KALMALI
Galatasaray yenilgisi yıpratıcıdır. Tüm Fenerbahçeliler öfkeli konuştu ve bir sürü suçlu ilan ettiler. Bunlar normal. Özellikle takım bölümünün normal karşılaması ve hazmetmeyi başarması lazım.
Altay üzerinde yoğunlaşıldı. Muslera kurtardı, o yedi ve mağlubiyet geldi. Esas eleştiriler bu kriterden oluyor. Altay son fotoğrafta olmasından tepkiyi çekiyor, halbuki kadrajda tüm takım var. İkinci bölüm Kadıköy atmosferi. Takım hiçbir şekilde tribünleri sahanın içine çekemedi. Kaçan iki-üç pozisyon var. Tabela beraberliğe gelse daha farklı bir maç yaşanırdı.



Üçüncü; Gaziantep maçıyla birlikte "yeniden" diyeceklerdir. Dört maçın üçü kaybedildi, artık herkes ayağını denk alacak. Buna Jesus da dahil. 22 kişi ile oynayan, oyun gücü çok yüksek, her maç farklı kahramanlar çıkaran bir takım var. Eğer yeniden koşacaksa bunu taraftarı ile yapabilir.

TRABZON'DA TOP AĞAOĞLU'NDA
Eğer bir takımda, Trabzonspor'daki gibi gece-gündüz gibi bir durum yaşanıyorsa iki neden vardır; ya oyunculara ödemeler aksamıştır, ya da teknik adamla problem vardır. Üçüncü şık ikisi birden… Başkan Ahmet Ağaoğlu eğer Abdullah Avcı'nın antrenman kalitesinde ve takım yönetiminde bir problem görmüyorsa, hocasının arkasında kalmalı. Hem de sert bir şekilde. İşlerini seven oyuncu varsa, doğru algılamaktan uzaklar çoğalmışsa, tedbirlerin içinde artık "konuşalım, ikna edelim" seçeneği olmaz. Yollar ayrılacak. Başkan'a 5-0'lık Malatya yenilgisi sonrasında Onur ve Burak Yılmaz'ı kadro dışı bırakmasından sonraki gelişmeleri hatırlatırım.

BU MHK, KAOSU DAVET EDER
Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Büyükekşi'den kimsenin kuşkusu yok. Kapı arkası hesaplardan bahsetmiyoruz. Ama Merkez Hakem Komitesi kaldığı yerden devam edince, sakin başlayan sezon yeniden fırtınanın içine girdi. Federasyon dedi ki; "İkinci yarıdan itibaren hakemlerle ilgili yapılacak açıklamalara yaptırım uygulayacağız…" Eğer duruşları samimi ise, atamaları, eğitimleri, yönlendirmeleri yetersiz kalan MHK'de de "temiz sayfa" açmalılar.

Jesus böyle istedi!

Maç öncesinde, iki takımın da durumunu masa üstüne koyup düşündüğünüzde, "gol atan kazanır" maçı bekledik. Öyle de oldu… İki takım da önceliğini birbirini kontrole verdi. Avcı, yüksek tempoda baskıyla oyun kurdurtmadı rakibine. Fenerbahçe için gol "anlara" bağlıydı. King'in direkten dönen topu da bu anlardan bir tanesiydi, Visca'nın şutunun Altay tarafından çelinmesi veya Szalai tarafından uzaklaştırılması da. Crespo'nun ikinci sarısı ve iki dakika sonrasında gelen Trabzonspor golü, kırılma noktası olarak görülebilir. Ama öncesindeki 60 dakikaya baktığımızda Bakasetas ile eşleşen Arao'yu düşündüğümüzde, Fenerbahçe zaten 10 kişi oynadı maçı. Gomez golü attı, Bakasetas pası verdi. Önlem doğru bir hamle ama yeteneğe veya iyi pasa önlem alamıyorsunuz. 10 kişi kalıp, yenik duruma da düşerseniz, ne yaparsınız? Jesus'un zamanı başladı o zaman. Enerjisi yüksek, taraftarını ve hakem yorumunu arkasına almış bir takıma karşı, hem oyunu dengeleyip hem de skoru bulmak zorundasınız. Forvet alıp, orta saha soktu Jesus. İlk bakışta mantıklı… Sonrasında İrfan Can'ı kenara çekip, bire birde etkili oyuncularına yönelmesi, ofansif tercihlerle hamle yapmak istemesi ise eski bir ezber… Topu kullanacak oyuncuları yerine, pastan veya kontrolden vazgeçip, tek anın peşine düşmesi… Bunlar olacak… Trabzonspor bu galibiyet ile tekrar zirvenin paydaşı oldu. Fenerbahçe yine 10 kişi kaldı, yine kaybetti. Başka türlü olmuyor zaten… Ligin hikâyesinde yeni bir bölüm açıldı sadece. Heyecanı veren Fenerbahçe, istediği zaman alan da o olacak…

Üzerlerinden şımarıklığı atmışlar!

Dünya Kupası'na "uzaktan" bakan iki milli takımın, maçı beklenen ciddiyetin üstünde oynadığını gördük. Arkadaşları tatil fotoğrafları ile haber gönderirken, bu konsantrasyonu göstermeleri önemliydi. Kuntz bildiğimiz gibi… Dörtlü devam ederken, üçlüye döndü. Bu kurgu içinde top bizde kaldı ama bek hücumları bir türlü sahne almadı. Zeki'yi oynatmak tamam da Fenerbahçe'de "müthiş ikili" haline gelen İrfan ile Ferdi'yi ayrı kanatlara göndermek Kuntz'un ezberi… Ayrıntıyı yakalasa şaşardık. "Bizim çocuklar" ilk 45'te baskıyı da kurdular, sonucu da aldılar. Gol geç geldi ama olsun... En azından Ozan Kabak üzerine kurulmuş bir duran top planı olduğunu gördük. Bu da bir şey… Hakan Çalhanoğlu üzerine kurulmuş her şey. Topu ayağına alan onu aradı. Orkun da bu etapta her baskıda topu kaybetti. Salih Özcan hamlesi kendi mantığında doğru. Ancak Cengiz'in akıl dolu golüyle birlikte "bizimkiler" vites küçülttü. Hani, "gaflet anı" derler ya, İskoçlar öyle buldular gollerini. Sevindirici olan millilerimizin hiç heyecan yapmadan, panik üretmeden aynı ciddiyet ile taktik disiplini korumaları. Son iki grup maçının "utandıran" şımarıklığını atmışlar üstlerinden, hazırlık maçında bildiğimiz karakterlerine geri dönmüşler. Hakan, İrfan Can ve Cengiz üçlüsüne sahip olmak, her takımın hayali. Topu ayağına yakıştıran, her dokunuşta tehlike zili çaldırtan, ekstra oyuncular bunlar. Cenk Tosun'un ofsayt çizgisinin sınırında kalması, pas istediği birçok pozisyonda da bu riski taşıması dikkat çekici. Bir gol kaçırdı, pas vermedi; atsaydı VAR'dan ofsayt gelecekti. Diyarbakır'daki tribünler doluydu. Her dakikanın keyfini çıkartan, bu mücadele ile coşan, Ay-Yıldız'ın arkasında duranlara da selam olsun.

İkramlı mağlubiyet

Hiçbir takım her maçı kazanamaz. Fenerbahçe de beş maçlık serisini, Dünya Kupası arası öncesi 'altıya' getirmek için hedef belirledi. Ama golleri bile rakibe bırakmadan, kendileri hazırladılar. Hak edilmiş iki sarıdan kırmızıydı Joao Pedro'ya gösterilen. Manasız, anlamsız bir ikinciyi gördü Brezilya asıllı İtalyan. Kim? Takımın en tecrübeli isimlerinden biri. Serdar Aziz kalecisine bırakmadı ilkinde, 'al da vur' diyerek rakibine ilk ikramı yaptı. İkincisinde yine kalecisine vermek yerine, ikinci ikramı yaptı. Asistler Serdar Aziz'den, goller Sainz'dan. Kazanılmış maç oldu mu size, "kayıp üç puan"... Serdar Aziz kim? Takımın en tecrübelilerinden biri. 10 kişi kalan takımın bir reaksiyon göstermesi gerekirdi. Sivas maçında, aynı durumda rakibi boğuyorlardı. Dün sahalarında beklediler. Çünkü oyun kuramıyor, pas şiddetini doğru ayarlayamıyor ve her baskıdan topu kaybederek çıkıyorlardı. Tipik bir 'bitiklik' durumu. İrfan Can'ın pas yerine şutu tercih etmesi, Valencia'nın sürekli faul araması, Rossi ve Zajc'ın kayıpta kalması, Arao'nun yanlış pas rekoru kırması. Hepsi bir anda, aynı maçta oldu. Bütün bu negatifliklere rağmen, Ferdi'nin uğraşıp, yaptırdığı penaltı ile öne de geçtiler. Tüm maç boyunca rakibe tek pozisyon verdiler. Serdar Aziz'in iki "sarsaklığı" olmasa -ki bu hataların yorgunlukla alakası yok- yine kazanacaklardı. Ama futbol hep kendi hikâyesini yazıyor. Hep arayan, zorlayan, iyi yardımlaşan ve doğru pozisyon alan Giresunspor'u da tebrik etmek lazım. Fenerbahçe adına en olumlu hareketi taraftarı yaptı. Oyuncularını alkışlarla gönderdiler altı haftalık Dünya Kupası arasına. Çünkü bu takım güveni hak ediyor.

Final gibi...

Jorge Jesus iki haftadır yorgunluk ve sakatlık sınırlarından bahsetmesine rağmen, perşembe takımıyla fazla oynamadı. Kadıköy'ün atmosferine güvendi ya da Sivasspor'un da kendileri gibi yıpranarak oynayacağını düşündü. Başlardaki tempo, arka arkaya şutlar, taraftarın oyuna hemen girmesi, önceki maçları hatırlattı. "Sıkıntı yok" diye düşündük. Bu kez Sivas takımı tecrübesini konuşturdu. Tempoyu düşürmek için ağırdan aldılar. Orta sahayı pas ile geçmeye başladılar. Oyun bir anda iki tarafa da döndü. Ama planı uygulayan Fenerbahçe değildi. Bir anda iyi oynamak değil, kazanmak "formül" oldu. Rakiplerin puan kaybettiği haftada, tribünler gol için sabırsızlanmaya başladı. Saha gerildi. Kimsenin pes etmeye niyeti yoktu. Dişe diş bir mücadele başladı. Hakemle de rakiple de uğraşıyorlardı.
Batshuayi'nin iki sarı karttan atılması tam bir şok getirdi aslında. Hemen arkasından penaltı ve Valencia'nın soğukkanlı vuruşu geldi. Her şey "çok zor" olacakken, Rıza Çalımbay baskıyı hissetti ve üç ofansif hamle yaptı.
İki teknik adam da sarı kartlı oyuncularını çağırıyordu yanına. Bir anda final tadına gelen maçta, sinirlerin normal, hareketlerin kontrollü olması tehlikedeydi. 50 dakikadan fazla 10 kişi oynamasına rağmen bunu sahada hiç hissettirmeyen bir organizasyon devreye girdi. Önde baskıya devam ettiler, Valencia iki kişilik koşmaya başladı, rakibin kontrollü hücum etmesine izin vermeden, taraftarın büyük desteğini de yanlarına alarak eşitlediler sayıyı. İyi mücadele edilerek de maç kazanılabileceğini gösterdiler bu kez. Her maça ayrı bir damga koyuyorlar, müthiş bir karakter gösteriyorlar. Sadece futbol topunun değil, doğru psikolojinin de sonucu etkilediği bir maç izledik. Sonuç; yola devam ediyor; yine yenerek…

Kontrol altında

Pedro'nun golüyle maçın zorluk derecesi "Bir aksilik olmazsa" formatına geliverdi. Oyuna da topa da hükmediyordu Fenerbahçe. Tribünleri susturup, rakibi de sonucu kabul eder kıvama getirdiler.
Elbette her şey iyi giderken bir tersliğin olması lazım. Hikâyeye heyecan katma görevi yine kaptan Altay'a düştü. İkinci yarı başlamış, tansiyon dibe çekilirken, auta giden rakip oyuncunun üstüne çıktı. Hakem VAR'a gidip verdi penaltıyı. Bence penaltı da değildi, VAR'ın devreye girmesini gerektirecek "siyahbeyaz" farkı da yoktu. Yine de Altay'ın "karar yanlışını" düzeltmez bu durum. Aynı hatayı, hep tekrarlamak. Altay bu durumu iyi düşünmeli.
Sonrasında değişiklikler geldi. Golün asistini yapmasına rağmen maçın etkisiz elemanıydı Alioski. Lincoln, orta sahada oynamaya çalıştı açıkçası. Ne pas zamanlaması, ne pas veya karar hızı. Sadece orada bulunan oyuncuydu.
Gözlerimiz Arda'nın üstündeydi. Doğru bir maç seçti onun için Jesus. Duran top fırsatı vermemek için faul yapmaktan kaçınan rakip karşısında, genç oyuncu tüm yetenekleriyle oynayabildi. Çok kez pas opsiyonu oldu ama Lincoln'un tercihi olamadı. "Ben başkayım" dedi topa her değdiğinde. Taraftar baskısını da sertçe yaşadığı, kariyerindeki tecrübe adımlarının önemlisini attığı bir maç oynadı.
Sahadaki oyuncu karakterleri "ofansif" olmasına rağmen, hemen hepsini orta sahanın bir parçası olması önemli bir karardı. Sahadaki takım bize gösterdi ki, "Her skoru oynarız, sahada da fikrimizi kabul ettiririz."
Kuzey Kıbrıs'tan gelip tribünlerde dimdik duranlara da "selam" olsun. Yıllar sonra "Dağ başını duman almış" şarkısını dinledim tribünlerden. Ne güzeldi…

Dedikodusuz!

Coşkuyla başladıkları akşamı, keyifle bitirdiler. 90 dakikanın bir saniyesinde bile seyredenler 'acaba?' diye sormadılar kendilerine. Öylesine oyuna ve sahaya hakim bir şekilde oynadı ki Fenerbahçe... Ön taraf baskısından pozisyonlar ve goller çıkardılar. Penaltı kaçtı, kaleci kurtardı. Kadıköy'deki 50 bin kişi, sıkıntılı geçen sezonların acısını çıkardı bir gecede.
Genele baktığımızda öyle parlayan bir ismi hemen söyleyemeyiz. Valencia'nın çok sorumluluk aldığını, Crespo-Arao ikilisinin piston gibi çalıştığının altını çizeriz. Ferdi hücumda, defansta etkili oynadı, Alioski ise sadece defansif bölümde Candeas'ı gözünden kaçırmamaya odaklandı.
Büyük takım refleksinde rakibe "Bu maçı kazanamazsın" mesajı vermek vardı. Beşinci dakikada gelen ilk golle birlikte Alanyasporlu oyuncuların gözündeki ışık söndü, sonrasındaki tempo ve baskıyla umutlarını da bitirdiler. Peres'in yokluğunda, sezon başının dörtlü dizilişi devredeydi. Bir orta saha fazla oynamak demek bu. Ama Jesus bir ofansif oyuncu tercihini yaptı. Valencia- Pedro ikilisine, Rossi ile Emre Mor'u ekledi. Bu yüzden 177 pasla bitti ilk yarı. Veya üç golün de penaltının da arkasında baskı, rakibin yaptığı hatalar vardı. 66'da İrfan Can girdi oyuna, 76'da beşinciyi attı. Sahaya 'akıl' attığınızda, oyunu da kör dövüşünden çıkartıyorsunuz aslında… Top sizde daha çok kalıyor, pozisyonları pusuya yatırıyorsunuz.
Jesus'un hangi takımı sahada olursa olsun, oynamak istedikleri tempolu, temaslı, bol pozisyonlu ve hep isteyen futbolun peşine düşüyor. Sadece şans alamayanlar için 'Keşke oynasaydı' diyorsunuz içinizden. Üstelik tabeladaki skorun arkasından hakem kararları ile ilgili yorum da gelmiyor. Ortada 'saf' futbol var. Dedikodusuz.

Ekstra kalite...

Bir aydır ilk defa hafta içini maç yapmadan geçti Fenerbahçe. Konya yenilgisi sonrasında düşünecek ve çalışacak bol zamanları vardı. Jesus her maça farklı takımı vurguluyorsa da, "Önce şampiyonluk" diyen bakış açısının ifade ettiği, "En iyi takım ligde olandır"…
Yani; bu maçın kadrosu, Jesus'un "ideal" tarifine en yakın olan olmalıydı. Peki, karşımıza ne çıktı?
En belirgin rakamla başlayalım; rakip 75 dakika kaleye şut çekemedi. İki "altı" numara (Arao-Crespo) takımı önde tuttular, topu çabuk geri kazandılar ve ön üçlüye (King-Pedroİrfan Can) pas opsiyonu oldular. İrfan Can "gizli" on numara gibiydi. Sağ kanat organizasyonlarında baş role geçti ama, merkezdeki oyun aklı rolüne geçti her fırsatta. King ve Pedro ilk yarıda ön taraf baskısını kusursuza yakın yaptılar. Pedro etrafındaki takım arkadaşlarına hep "sıcak" kalmalarını sağlayan tarzıyla, oyuna estetik getirdi. Attığı goldeki birleşik hareket bir tarafa, kendi golünün pasını da Arao üstünden hazırladı. Gerçekten "ekstra" kalite…
Ferdi'nin sağ bekteki etkinliği kimseye "Osayi nerede?" diye sordurtmadı. Ama Alioski'nin sol bekteki verimi, Ferdi'nin gerisinde kaldı. İlginç bir durum… Çağdaş Atan'ın oyuncu tercihleri, hiç de öyle "Büyük takıma karşı oynuyorum, kalenin önüne otobüsü çekeyim" aklında değildi. Belli ki puanı getirecek golün peşindeydi. Ama oyunun baskısı, Fenerbahçe'nin orta saha verimi ve "transfersiz" sezondaki takım kapasitesi, izin vermedi aklındakilere… Kadıköy'e gelenler veya ekran başındakiler, 30. saniyede Fenerbahçe'nin bu maçı kazanacağını hissettiler. Eleştirilecek bir çok şey bulabiliriz ama bu mesaja bir takımın hakim olması her şeyden önemlisi…

Şımarıklık!

Sezon başından beri Fenerbahçe'nin verdiği mesaj; direkt rakip kaleye oynayıp, mümkün olduğunca çok pozisyona girip, tempoyu yüksek tutup, keyif veren bir oyunla kazan… Valencia'nın kırmızısı, maçın kendi hikâyesinde yer alacak ama 11 kişi oynarken de rakip kaleye şutun yoktu. Bir türlü anlam veremediğim üçlü (ya da beşli) defans kurgusundan hedefleri bazı maçlarda çalışacak Jesus'un. Ama sağ ve sol bekin orijinal değilse, bu düzenin zayıf karnı kanatları rakibe veriyorsun. Konyaspor'un en büyük silahının rakip analizi olduğu, kritik noktada çıkacak hatanın peşinde sabırla dolaştığını anlayamamış kurt hoca. İki orta saha özellikli (Arao-Zajc) oyuncuyla, organize bir rakibe karşı oyun kurmaya çalışırsan, duvara toslarsın… Çünkü o bölgede rakip hep senden bir fazla oynuyor, yüzünü bile döndürmüyor kaleye.
Bunun yanına "şımarık" kelimesini de eklemek gerekiyor. Valencia'nın kırmızıya neden olan hareketi de şımarıklık, Ferdi'nin İrfan Can'ın pasının peşinden koşmaması da. Üst üste farklı galibiyetler geldikleri bu maçta, "nasıl olsa kazanırız" tavrını taşımaları tüm takıma yansıyan gevşeklik. Duran top haricinde pozisyon bulamadan bitirdiler maçı. Bir hafta önce Adana Demirspor bu sarsak yapıyı birkaç kere deldi. Konyaspor'un saha organizasyonu Demirspor'un da önünde. Jesus'un ikinci 45'teki tüm hamleleri doğru ve akıllıcaydı. Ancak rakibin ezberinden çıkan gol ile tüm hesaplar şaştı. Puan kayıpları kaçınılmaz. Önemli olan öz eleştiriyi doğru yapmak. Lincoln sol bek oynayamıyor, iki orta saha ile oyun dönmüyor, üçlü ön taraf iç sahada belki iş yapıyor ama pas kanalları kesildiği anda etkisiz eleman oluyorlar.

Jesus önce hayal ettiriyor

Jorge Jesus her maç bizlere yeni bir mesaj veriyor. Hani, yapay zekaya doneleri verip, "Bana bir resim yap" diyorlar ya, Portekizli "Kurt" da her karşılaşmada geleceğin resmi için bir renk ortaya atıyor. Kanatları kullanmak, direkt oynamaya çalışmak, orta sahayı sadece top rakipteyken kullanmak, üçlü veya beşli veya dörtlü oynamak… Bildiklerini zamana yaymadan, maç maç deniyor takımın üstünde. Dün de ilk 45'te stoperlerin ceza sahasına yaklaştığını, pas veya şut seçeneği olduklarını gördük. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, korner organizasyonundan da ilk gollerini attılar.
Sakatlık arası verip, "Biz de buradayız" dedi; İrfan Can Kahveci ile Mert Hakan… İrfan'ın soldan uzak köşeye deneyip, yapamadığını, Mert Hakan sağ çaprazdan skora yazdı. Kopya gollerin peşine düşmüş, iki önemli silah…
Lemos, Tabakovic karşısında zorlanırken, Peres defansif-ofansif bir stoperin neler yapabileceğini gösteriyordu. Yine de Crespo-İsmail merkezinin top rakibe geçtikten sonra aldıkları pozisyon ve yardımlaşmaları bu güzel gecenin anahtar performansı… Sert rotasyonlara rağmen, girençıkanın birbirini aratmadığı, oynadıkları oyundan zevk alan ve birbirlerine destek olan bir takım oluşturdu Jesus. Her oyuncunun birbirine saygısı var. Sahada arkadaşının hatasını kapatmak için koşuyorlar. Kazanmanın formülü, esasından bu kimyada…
Bir de hem Trabzonspor hem de dünkü maçı yöneten hakemlerin faul vermeden devam ettirdikleri pozisyonlara bakalım. Kendilerini hemen bırakıp, hakeme bakanlar hep "bizimkiler" oldu. Umarım Sabri Çelik de hakemlerine bu oyunun yere düşerek oynanmadığını hatırlatır.