CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Sadece Arda ile olmaz

Fatih Terim, Slovenya maçından sonra, "Turnuva, hata affetmez" diyerek, başta Hırvatistan olmak üzere, fikstürün zorluğunun altını çizdi. O da gördü takımdaki düşüşün veya dikkat eksikliğinin problemler yaratacağını. Eğer teşhis varsa, tedavi de karşısında durur. "Hata affetmezler" diyorsa bir teknik adam, takımının kurgusunu da buna göre ayarlamak zorunda. Çünkü o makam tespit değil, tedavinin yapılacağı yer. Çare bulmak için oradalar, buldukları için de övgüler alıyorlar. Şikayet edecek birileri varsa, sizsiniz veya biziz.
Turnuvaya az gol yiyen ama az gol atan bir takım olarak gittik. Bu da karşımıza pozisyon bulmak ve skor yapmak zorunda olduğumuzu çıkardı.
Peki, teknik heyetimiz bunun için ne formül üretti? Hırvatistan özelinde konuşursak; "Hiç"…
Öne etkili oynayamadığımız gibi, santrforumuza degajlar dışında top da atamadık. En iyi hücum beklerine sahip olduğumuz halde, Gökhan ve Caner'i de bu oyunun içine sokamadık. Bunu denemek istesek ve yapamasak, Fatih Hoca'ya tek lafımız olmaz. Ama topla buluşan oyuncunun sadece Arda veya Selçuk'u araması, takım aklı yerine oyuncu performansını tercih ettiğimizi gösterir. Onlar iyiyse problemler çözülüyor. Bu maçta kötüydüler.
Tek santrfor, beş orta sahalı düzenimizdeki oyunun kısırlığı özellikle Karadağ maçında sinyallerini vermişti. Bunu ikinci yarıdaki Volkan Şen ve Emre Bol hamleleri ile en az indirdik. Bu oyuncularla önde top tuttuk ve ceza alanına girmeye, top sokmaya başladık. Slovenya maçında da benzerini yaşadık.
Buna rağmen Hırvatların karşısına yine sorunlu on bir ile çıkmamız, "mevlam kayıra" taktiğinin parçası.
"Arda veya Hakan bir şey yapsın. Topun arkasına çabuk geçelim, yemeyelim yeter" düşüncesinin ürünü. Ne Fatih Terim'e yakışıyor, ne de yanındaki ekibe.
İkinci yarıya bu yüzden Volkan Şen ile başladık. Ortalık biraz karışır gibi olsa da bu kez orta sahanın desteği yeterli olmadı. Selçuk öne top oynamadı, Arda sürekli olarak yakın markajda kaldı, kendisini kurtaramadı.

HIRVATİSTAN HAZIRDI
Gözümüz hep bizimkilerin üstünde ama Hırvatlar'ı da konuşmalıyız. Tek kelime ile 'bizi bitirdiler.'
Teknik heyet çok iyi bir analiz yapmış. Takımımızın alternatifsiz hücum planını çözmekte de çok zorlanmamışlardır. Arda ile Selçuk'a baskı uyguladılar, ikinci bölgeden öteye kontrollü geçmemizi istemediler ve sürekli defansımızın merkezine top attılar.
Orta saha mücadelesini kazandıktan sonra yetenekler ön plana çıktı. Takımın neredeyse tümü üst düzey liglerden geliyordu ve ne yapacağını çok iyi bilen oyunculardan oluşuyordu. Onlar bizi "tetiksiz" bırakırken, "onların" Modric'i tüm sahada "hüküm" sürdü. Takımını, maçı ve oyunu yönetti.
Gol anında Modric'in topu takibiyle, Ozan'ın saçını düzeltmesi örtüştürüldü. Bu örnek bile iki takımın maçı nasıl yaşadığının göstergesi. 2008'in iki yıldızıydı Modric ve Arda. Birisi Real'de, birisi Barcelona'da. Dün de ikisine takım emanet edildi. Kazananı gördük.

NASIL OLACAK?
Hırvatların yaptığı baskıyı düşünürsek ve bu maçı Del Bosque'nin de izleyeceğini hesaplarsak, İspanyollar iki katı ile üstümüze geleceklerdir.
Zaten takım yapıları ve yıllardır kurguladıkları oyun bu. Topu istiyorlar, tutuyorlar ve açığı kolluyorlar.
Eğer grubun ilk ikisine gireceksek, ilk maçtaki kaybı kazanca çevirmek, puan ile ayrılmak zorundayız. İspanyollar bize gol atar mı; atar. En azından berabere kalacaksak, biz de atmak zorundayız.
Bu yüzden Volkan Şen gibi önde top taşıyacak, top tutacak, ikinci bir oyuncuya ihtiyacımız var. Tehdit oranımız artarsa, belki rakibin de risk alma düşüncesini azaltır, daha temkinli olmasını sağlarız.

Sen yaptın!

İroniye bakın; geçen sene Mayıs ayındaki başkanlık seçiminde Aziz Yıldırım, "50 milyon dolar harcasam şampiyon olurduk ama kulüp uçurumdan aşağı giderdi" diye kendini savundu. Bir ay sonra; stadın isim hakkını satarak 70 milyon Euro harcadı transfere… Aradan bir yıl geçti. Yine Mayıs ayında UEFA komiserleri kulübün hesaplarına el koydu, Fenerbahçe ile üç yıllık anlaşma imzaladı, transferleri "satarsan, alırsın" şartına bağladı.

Yani; Aziz Yıldırım uçurumu bile bile, harcadığı paralarla bugünü hazırladı.
Ercan Güven'e verdiği röportajda, bugün yapılacak Mali Kongrede UEFA'yı anlatacağını söylüyor. Bir söylediği, bir yaptığını tutmayan bir model olarak kimlerin bu sözleri inandırıcı bulacağını bilemiyorum.

"Üç yıl üst üste şampiyon olacağız" diyerek kongre kazanıp, "Şampiyonluk önemli değil" diyen bir başkandan, kulübün iflasını hazırlamış bir başka performansa geçti. Şimdi hangi kelimelerle durumu daha iyiye götüreceğini açıklayacak merak konusu.
Bilançoları inceleyenler, AŞ ve kulübün toplam 170 milyon lira finansman gideri olduğunu tespit ettiler.

"Eğer şeffafsa" diye de ekliyorlar.

Bu her sene 50 milyon Euro'yu, en az iki Şampiyonlar Ligi gelirini bankalara elinizle vermeniz demek.
Üstelik borcunuz da azalmıyor.

Sadece faiz ödüyorsunuz.
"Kulübü bakkal dükkanı gibi yönettik" diyerek CEO getiren Aziz Yıldırım, gerçekten de dediğini tam anlamıyla gerçekleştirmiş durumda şu anda. Yöneticiler bunları yapmasın diye seçilen "Denetleme Kurulu" da var. Bu kurulun üyeleri yıllardır ses çıkarmamışlar bu keyfiyete, yanlış yatırımlara– harcamalara. İbra edildikleri için yöneticilere hesap soramıyorsunuz.

Ama kongre üyesi olsam "İşinizi doğru yapmamışsınız" diyerek bu kurulun üyelerini mahkemeye veririm.

Yargıtay kararından sonra seçime gideceğini söylüyor Aziz Yıldırım. Hem sportif, hem mali açıdan hazırladığı enkazı devir edecek mi, bilinmiyor. Belki kendisi bırakacak ama 18 yıl içinde öyle bir etrafı oldu ki, eğer giderse Fenerbahçe'nin tüm nimetlerinden mahsur kalacaklar.

Bu biat birlikteliğinden ayrılık çıkması da çok mümkün değil. Birisi "Ben yaptım" diyor, diğerleri "Sen yaptın" Bugün mali kongre var.
Bakalım kaç genel kurul üyesi çıkıp, "Sen yaptın" deme cesaretini gösterecek ve kaç tanesi bunları söyleyeni protesto edip, birisine alkış tutacak.

--------

Gelecek belirsiz!

Önümüzdeki sezonun Fenerbahçe için nasıl geçeceği belirsiz. Oyuncu satmadan, oyuncu alamadığın bir dönemde, bonservissiz transfer yapman gerekirken, kendi oyuncularını bedava gönderiyorsun.

Caner Erkin için market sitelerindeki rakam 11 milyon Euro'ydu.
Gökhan Gönül ve Mehmet Topal'ın karşısında ise 5'er milyon Euro yazıyor. Tuncay Şanlı giderken, "Sözleşme imzalayayım ama 5 milyon Euro'ya serbest kalayım" demişti, o da bedava gönderildi.

Şampiyonları Ligi ön elemesine katılacak, çapı yetersiz teknik adamın eski kadrosunun yarısı vereceksin. Gündemdeki ilk isim Aatif, küme düşen takımın santraforu gol umudunuz olacak.
Taraftarın tepkisi büyük, kombine almamakta veya Fenerium'a gitmemekten bahsediyorlar; buna karşılık 'Okul Açık tribünü ve Maraton Üst H-I' bloklarının kombine yenileme tarihi açıklanmıyor. Çünkü bilmiyor ki stada yeniden gelmeye karar verecek olanlar, Aziz Yıldırım'ın istediği gibi tezahürat yapacak olanlar mı?

--------

Yeni akıl, yeni sistem


Görünen o ki; Aziz Yıldırım kaldığı sürece Vitor Pereira da görevde.. İki taraf da uyum içinde çalışacaklar. Aslında Yıldırım kaldığı sürece, hangi teknik direktörün geleceği de çok önemli değil. "Onlar mı şampiyon yaptı, ben yaptım" diyen bir başkanla, çalışılamaz, ancak katlanılır.
Bu yüzden, "Hocayla devam edeceğim" diyen Aziz Yıldırım, haklıdır. Bugüne kadar takıma şekil veren, sistem getiren ve prensiplerle başarıyı yakalayan (Zico, Aykut Kocaman, Ersun Yanal) teknik adamlar, şu an görevde değil.

Başkan da zaten "Onlarla çalışmam" dedi. Eğer bir yenilik olacaksa, ikisinin de beraber gitmesi, yeni bir akıl ile bu akla göre yeni bir takım kuracak, düzen oluşturacak teknik adamın gelmesi en doğrusu… Şuna da takıldım;

Galatasaray'a kaybedilen final sonrasında, Aziz Yıldırım, Pereira ile ilgili sorulara, "UEFA var" yanıtı verdi. 18 yıldır racon kesen bir başkan olarak eğer yararlı olmayacağına inandığı bir teknik adamı göndermek için yaptırımları bahane etmesi inandırıcı değil. Verir cebinden parasını, gönderir hocayı… UEFA da ses çıkartamaz.

Hep 'Para' lafı eden Aziz Yıldırım, kulübün resmi bilançosunda yönetici alacaklarının 4 milyon dolar bile olmadığı bir tabloda, başkanlık sürecinde elini cebine de atmış olur.

Tek silahımız kaos!

Tribünlerin coşkusuna veya maç öncesindeki şova rağmen, oyuncularımız da teknik heyet de hazırlık maçını "oynayalım, bitsin" kafasıyla yaşadılar. En azından 60 dakika civarındaki değişiklikler gelene kadar. Topa ve oyuna bu kadar hakim olmalarına rağmen, oyunu kurma ve yönlendirmede böylesine eksik kalmalarını başka türlü açıklamak istemiyorum. Yoksa ofansif anlamda hiçbir kurgu ve plan görmediğimizi söylememiz gerekirdi.
Fatih Terim adı etrafında dolaştığımızda da, on biri sahaya sürmüş, onların ne yapacağını beklemeye başlamış demek de istemiyoruz. Ama bizim gördüğümüz aslında net olarak bu fotoğraf. Özel bir çalışma olmadan, sadece maç trafiğinde, tecrübesinde bir durak daha geçmek adına sahaya çıkmış gibilerdi. Bu noktadan da eleştiri getirmek doğru olmayabilir. Ligin yeni bittiğini, üç gün önce kupa finalinin oynandığını düşünürsek, bu kadroyu tekrar motive etmek, futbolun içine çekmek ve iddialı bir maça çıkarmak da kolay değil. Teknik heyetin görevi bu ama yapmak zor.
Böylesine yetenekli ve yaratıcı bir orta sahanın, takımın santrforunu bir saat boyunca pozisyona sokamaması, bundan sonraki süreçteki analiz döneminin birinci maddesi olmalı. Ya planları yoktu, ya da niyetleri. Tüm sorumluluğu Arda Turan'a vermek ve ondan bir şeyler beklemek eğer grubun alışkanlığı haline gelirse, durdurulması en kolay takımlar arasındaki yerimizi alırız.
31 kişilik kadronun 23'e inme etabı da bu maçla son buluyor. Kim kalacak - kim gidecek? Fatih Hoca şimdi bu zor kararı verecek, bir o yana bakacak, bir öteki tarafa. Öncelikle birden fazla mevkide oynayacakların üstünde duracak. Eski Fatih Terim olsa, "kıyamadıkları var" derdik ama bu turnuvada daha analitik düşünecek. Öyle de yapması gerekir. Yetenekli bir jenerasyon yakaladık. Emre Mor'u gördü herkes. Düzenimiz esasında "düzensizlik-kaos" olduğu için, farklı olan her oyuncuya ihtiyacımız var.

Teslim olmuş gibiydiler...

Antalya'daki mücadelede maçın final olduğunu algılayan ve gereğini yapan takım Galatasaray'dı. İlk 45 bittiğinde, Fenerbahçe'nin karşına; "Boşuna oynadılar" yazılırdı. Bu sezon birçok maçta, kötü oynadılar veya kötü sonuç aldılar ama bu kez "Teslim" olmuş gibiydiler. Topu da rakibe bıraktılar, pozisyonları da pasları da...
Karşılaşmanın büyüklüğü, sonunda kupa olmasından değil, iki ezeli rakibin kozlarını paylaşmasındandır. Fakat bunu anladıysalar bile "Yanlış" anlamışlar. Galatasaray özel oyuncuları; Podolski, Sneijder ve Selçuk ile sorumluluk alıp, kazanmak için üretmeye çalıştı. Ama Fenerbahçe'ninkiler birbirlerine baktı. Devre bittiğinde Podolski 22, Robin van Persie ise 3 kere topla buluşmuştu.
İkinci yarıda, Fernandao ile ön tarafa dinamizm getirmek isteseler de maçın direksiyonu Nani'nin elinde geçti. Portekizli, Sneijder'in oyundan çıkması ile tamamen savunma takımı haline gelen Galatasaray'ı, ikinci bölgede boşalttığı alana yerleşti. Buna rağmen Fenerbahçe Volkan Şen haricinde, hücumu çeşitlendirecek seçenekler üretemedi. Ya onun hareketleri pozisyon getirecek ya da bir şans anı için fırsat beklenecekti. Kjaer dışında defans beşlisinin dördü yoktu. Gökhan Gönül'ü yedek bırakmak, Şener'e saygıdan çok, derbinin anlamından uzaklaşmaktı. Riekerink bile Podolski'yi arka direğe gönderip, top aşırttığı duran top organizasyonu planlayıp başarılı olurken Vitor Pereira'nın, herkesi şaşırtacak farklı bir hamlesini de bulamadık. İkinci yarının tümünde maçı rakip sahada geçirmesine rağmen bir duran topta Ba'nın karambol ve direkten dönen kafa vuruşu dışında "Ah" dedirten pozisyon yaratamadılar.
Kötü sezonun teselli ikramiyesi, daha çok isteyen ve bunun için daha akıllı olan Galatasaray'ın oldu. Vitor Pereira ve Aziz Yıldırım'a kalan ise en büyük yatırımın gerçekleştiği sezonda en büyük hayal kırıklıklarını inşa etmeleriydi. Böylesine bir kadroyu bilgisizlik ve egolarıyla harcadılar.

Sorumlu kim?

Koca bir sezonun hesap maçıydı aslında... Sezon başında fikstür belli olduğunda tüm Fenerbahçeliler, 33. haftaya, "Şölenler başlasın" notunu düşmüşlerdi; ama olmadı... Beşiktaş'ın iyi futboluyla domine ettiği bir sezondu geçen. Öne oynayan, bol pozisyon bulan, çok gol atan ve keyif veren bir takım olarak kazanmaya hep yakın oynadılar, bu tarzlarıyla da ipi göğüslediler.
Pereira'nın, "Tek farklı" serilerine, "Pozisyon vermeden kazandık" açıklamalarına, alkış tutup, "Kaybetmeme oyununu" Fenerbahçe'ye layık görenler de kaybettiler...
Kadıköy'de hesapların şaştığı maçı seyredenler, ıslıklarıyla veya memnuniyetsizlik ifadeleriyle başka bir hesabın peşindeydiler. İçlerinde bizim eleştirdiğimiz ve oyunu beğenip belki de bizi eleştirenler de vardı. Tüm hayal kırıklıkları ve sevgileriyle layık olmadıkları bir pozisyondan şikayetçiydiler. Bunun birinci sahibi (Aziz Yıldırım) tribünde değildi. İkincisi ise (Pereira) anlamamazlıktan geliyordu. Şunu hiç bilemediler; taraftarın protestosu ikinciliğe değil, sahadaki oyunu kendilerine yakıştırmamasına. Bu kadro kalitesi ne bu performansı ne de bu sonuçları hak etti. Cenk Başlamış'ın geçenlerde bir cümlesi aslında durumu çok iyi açıklıyor; "Bu enkazın sorumlusu ortada yok ama sahibi biziz" dedi. Fenerbahçe taraftarını bir kukla gibi görüp istediği gibi davranmasını bekleyen yönetim tarzı boşa çıktı. Protesto olmasın diye maça gelmeyecekler kombinelerini devir bile edemediler. Oyuna rağmen çok eleştirdiğimiz takım kendi içinden iki fenomen çıkarmayı başardı: Volkan Şen ve Alper Potuk... Gerçekten de topu ayaklarına yakıştırıp, tabelayı değiştirmek adına sürekli üreten bu ikilinin önümüzdeki sezon takımın oyunundaki taktik iskelet olması için planlar yapılmalı. Bundan sonrası için çok şey söylenecek. Önümüzdeki haftalar çok farklı kararlara da sahne olacaktır. Fenerbahçe'nin öncelikle vizyon yenilenmesine ve yeni akımlara ihtiyacı var.

İstikrarlı mahcubiyet

Fenerbahçe belli ki maçı önceki gece oynamış. Beşiktaş'ın Galatasaray maçını kayıpsız geçmesiyle tüm enerjisini harcamış gibiydiler. Sahada kazanmak adına tempo üretmek isteyen veya oyunu geniş alana yayıp, yan toplarla tehlike yaratmanın peşine düşecek bir takım beklerken, Başakşehir'in tüm tuzaklarını tereddütsüz kabul eden acemiler mangası gördük. Sakin olması gereken, aklını kullanması beklenen veya farklılık yaratacak tüm isimler bir gece önceki maçın yorgunluğunda, sahada vazgeçmiş gibiydiler.
Kalite farkını taktik zekayla eşitleyen Abdullah Avcı'yı da tebrik etmek lazım.
Kadıköy'de oynadığı oyunun çok benzerini bu kez daha üst düzeyde sergiletmeyi başardı.
Fenerbahçe'nin beklerini getirmeden, kanatlara üçlü kapatmalar uygulayarak rakibini ceza alanına etkili sokmamaya çalıştı. Bunun yanında kontratak planları vardı ve 'tıkır tıkır' işletti.
Pereira'dan bu kısır oyuna hamle Alper'i çıkarmakla geldi. Adam eksiltecek, ileriye top taşıyacak veya rakibe hata yaptırtacak iki oyuncusundan birini (diğeri Volkan Şen) yanına oturttu. Çift forvete dönüyorsan, onlara pas üretmen lazım. Adamların kendi kendilerine gol atacak hali yok. Bunun yerine kontrolü rakibe vermeyi tercih ediyorsan, demek ki ne zorlu geçen ilk maçtan ders çıkarmışsın, ne de kendi takımını tanımışsın. 8 sezondur Fenerbahçe zirvenin gediklisi. Bunların yalnızca ikisinde şampiyon olabildi. Birinde son hafta kaçırdı. Bu bir hedef istikrarı ve sürdürülen başarıdır. Kaçan şampiyonluklarda bizlerin sahayı değil de sürekli olarak yönetim seçimlerindeki hataları ve keyfiyeti konuşmamız da bir eleştiri istikrarı. Harcadıkları çok büyük paralara rağmen Ersun Yanal'lı dönem haricinde başarının altını çizememişlerse demek ki hataların da tekrarlanma istikrarına da sahipler. Artık büyük bir sürpriz olmazsa Beşiktaş sezonun şampiyonu.
Pereira'nın oynattığı oyunu övüp, tek farklı galibiyetler için 'Hücum maç kazandırır, defans şampiyon yapar' diyerek alkış tutanlara da selam olsun.
70 milyon Euro'luk transferin yapıldığı sezonda lige havlu atıldı. Demek ki takımları 'Parayı verdim' diyenler şampiyon yapmıyormuş.

Şampiyonluk başarı mı?

Serkan Korkmaz A Spor'da sordu; "Fenerbahçe ligde Beşiktaş ile mücadele ediyor. Kupada Galatasaray ile final oynayacak. İki kupa da alabilir, hiç de almayabilir. Performansı nasıl değerlendireceğiz o zaman" Mücadeleyi sonuç üstünde yorumlayanlara göre, kupasız sezon kayıptır. Dolayısı ile başarı yoktur. Aziz Yıldırım da bu kategoridedir aslında. Her ne kadar "Şampiyonluk önemli değil" dese de, kongrelerde önüne kupaları dizip gururla oturmayı önemsemektedir. Bu yarışı performans ile yorumladığınızda, iki büyük rakibinize karşı "tek başınıza" mücadele ediyorsanız zaten başarılısınız. Kupayı alırsınız, almazsınız ama yarışı sonuna kadar sürdürebilen bir gücünüz olmuş. Takdir edilmelisiniz.
Peki ya iki kupa da alınırsa ne olur?
Fenerbahçe olarak hedefe ulaşmış, amaçlarınızı gerçekleştirmiş ve emeğinizin hakkını almış olacaksınız. Ama başarılı mısınız? Beşiktaş bonservislere 13 milyon Euro harcarken, sizinki 40 milyon Euro. Rakibinizin üç katı yatırım yaptığınız halde, bunun karşılığını sahada ne attığınız gollerle, ne de topladığınız puanla alabilmişsiniz. Yani; sizinki normal sonuç, ikinci bile olsa Beşiktaş'ın ki başarıdır. Galatasaray ile oynanacak final için de benzer yaklaşımı yapabiliriz. Bütçeyi tutturmak için oyuncu satan bir takım kupada finale kadar geliyor. Fenerbahçe'nin yapması gereken kendi pozitif şartlarını sahaya doğrudan yansıtmayı başarmak. Sonrası Zaten kendinden gelecektir.

Yeni kupa sahnesi!

İlk maçtaki 3-0'lık sonuç, iki takıma da rövanşı çoktan bitirtmişti. Bu sezon oynadığı maçların 30'unda gol yememiş bir Fenerbahçe'ye karşı dört gollü bir galibiyeti hedeflemek çok özel bir rüya olacaktı. Nitekim Aykut Kocaman da Aspor'a "Ayaklarımızı yere basarak konuşmalıyız" diyerek maç hedefini belirlemişti.
İlk yarısında tempo yerine kontrolün hüküm sürdüğü oyun şablonlarından, gol de çıkmadı, "vay" diyeceğimiz pozisyon da... Yedi rotasyonu vardı Fenerbahçe'nin, en az beş kulübe oyuncusu da Aykut Kocaman'dan forma almıştı.
İkinci yarının başında, "Bu maçta da oynatılır mı?" denilen Volkan Şen'in tek kişilik şovuyla ilk gol geldi. Topuk çalımlarıyla slalom ve duvar paslarından sonra, topu Fernandao'nun kafasına çarptırdı. Gerçekten de yanında anlaşıp, top alış-verişi yapabileceği ortaklar bulduğu anda, her takım için hücumdaki en etkili ayak olabileceğini yine gösterdi.
Golün ardından maçın hızı da arttı, heyecanı da. Bu kez Konya'nın boşluk aramaya başlaması, 60'dan sonra gelen değişiklikler ve teknik adam hamleleriyle, maçın amacı da değişti. İki takım da artık dakikaları kendi gelişimleri ve testleri için kullanmaya başladılar. Penaltıdan Fenerbahçe ikiyi bulduktan sonra, Konyaspor forvetlerinin ceza alanında topla buluşma sayıları da artıyordu.
Finale adını yazdıran Fenerbahçe, bu sezon hiç yenemediği Galatasaray ile bir kez daha karşılaşma şansı yakaladı. Antalya'daki maç, iki takımın da sezon özeti olacak aslında. Büyük derbinin, yüz yıllık rekabetin, sonunda kupa olan yeni sahnesi bizi bekliyor.

Sözün bittiği yere doğru!

Sıcak takibin tek şartı, kazanarak ilerlemek... Son haftalara "kahramanlar" yerleştirdi Fenerbahçe... Volkan Şen, Nani veya Alper derken, dün gece 500. kez sırtına forma geçiren Van Persie sazı çalan isimdi.
İlk golün ortasını Kjaer'in kafasına nişanladı Hollandalı. İkincisinde ise neden kariyeri bu kadar süslü, kısa ve net bir anlatım yaptı. Fenerbahçe'nin rakibi kalesine bile getirmeden, pas köprüleri ile hücum alanına geçmesi, her an gol atacağını sürekli duyurması da bu doksan dakikanın hünerlerindendi. Kadro kalitesine, oyun üstünlüğü ve yardımlaşma eklediğinizde çıkan tabloydu bu. Ve bunun için koca bir sezonun geçmesi, liderle aradaki farkın 5'e çıkması gerekti, ne yazık ki...
Sergen Yalçın, sahaya çıkmadı ama geçen haftadan 6 değişiklik yaptırdı 11'inde... Düşme hattının harareti içinde bir puanın bile dengeleri bozacağını düşünerek. İlk gole kadar neredeyse hatasız direndiler. Fenerbahçeli oyuncuları topla ceza alanına sokmadılar, ikili mücadeleleri de faulsüz geçmeye çalışarak, duran top hakkı vermemeye çalıştılar.
Ama golün gelişi yine bir korner paslaşmasıydı. Gökhan Gönül'ün bu defans direncini kıran atak hamlelerini de ekleyelim. Takım çalışmasının karnesinde "iyi değildi" diyebileceğimiz sarı-lacivertli oyuncu yoktu.
İşin sırrını merak edenlere; Fenerbahçe'nin rakip ceza alanına artık 2-3 oyuncu ile girmesi olduğunu da söyleyelim. Sadece santrforun dokunuşuna bağlanan kısır oyunun, Volkan Şen Alper ve Nani'nin de gol için alternatif haline gelmesiyle farklılaştığını belirtelim. Ve hatta Van Persi ikinci golü attığında, "Neden bana pas vermedin" diyen Mehmet Topal "jestini" de işaret edelim.
Kaybetmekten korkan ekip olmaktan kurtulup, kazanmak için oynayan kimliğine bürününce, bu akılda ısrar da edince, şampiyonluğun öyle kolay olmadığını da anlatan yeni bir hikaye başladı.
Bundan sonra ne olacak? Önümüzdeki hafta İstanbul derbileri var. Sözün bittiği yere yaklaşıyoruz.