CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Aslında nedir?

Bu sonuçları eğer birileri sürpriz olarak değerlendiriyorsa artık onları dinlemeyin. Fenerbahçe'nin daha iyi olması ancak daha iyi antrenman yapması veya daha belirgin bir sisteme sahip olması ile mümkün. Kulübü yönetenlerin sistem inancı yerine para ve onun alabileceği oyuncuların performansına güvendiklerini göz önüne aldığımızda, şu anda ikisinin de olmadığının altını çizmeliyiz.
Pereira tercihi bir felaketti. O'nun takımı da bunu takip etti zaten. O'nu görevde tutanlar ile Pereira'nın mantığı arasında çok da fark yok. Çapsız bir futbol anlayışının temsilcileri iki taraf da. Biri bilime inanmıyordu, diğeri ise paraya inanıyor. Bu ortamda değişiklikler yapıldı. Dick Advocaat'ın gelişi bir şans aslında. Ama zamanlama açısından önemli bir gecikme var. Hollandalı kendi sistemi ve düzenini oturtmak yerine, elindeki sorunları çözmek için akıl yoruyor muhtemelen. Ve yanlışlar da yapıyor.
Sadece o değil elbette. Altı gol var, dördü duran toptan. Yani; üretmemişsin, sadece düşünmüşsün. Rakip tuzağa düşmüş, sen de golü yapmışsın.
Hakem Serkan Çınar'ın Kjaer'e gösterdiği kırmızı kart tam bir yorum skandalı. Son adam kriterlerinin hangisine uyduğunu raporunda yazacaktır elbette. İnanan çıkacak mıdır? Belki de sarı kartı bile gerektirmeyecek bir mücadelen, dolaylı bile olsa maçın sonucunu doğurdu bu karar. Daha doğru bakalım olaylara. Fenerbahçe ilk defa eksik kalmıyor rakibi önünde. Ama bu kadar üretimden uzak kalıyorsa, iki neden vardır; Birincisi oyun aklı, ikincisi ise oyuncu kalitesi.
Advocaat'ın Salih Uçan yanında otururken hamleleri hep santrforlar ile yapması da akıl değil, kadercilik aslında. Sorun rakip ceza alanına top getirmekte iken, orada top bekleyen oyuncu sayısını çoğaltmak sadece "ummak" olabilir.
Fenerbahçe adına iyi olan tek şey, 90 dakika boyunca kazanma arzusunun tüm takım adına en üst düzeyde olmasıydı. Belki beceremediler, belki kötü pas yaptılar ama vazgeçmeden, kazanmak için uğraşıp-didindiler. Kayserispor'un da bu anlamdaki mücadelesini de takdir etmeliyiz elbette.
Berabere biten bir 90 dakikada kazananın bu ruh olması gerekiyordu. Eleştirenler, bu durumun öncesi için, Pereira'yı görevde tutan, kulübü UEFA'nın tutuklusu yapanlar için konuşsun. Sahadakiler elinden geleni yaptı. Sadece galip gelemediler.

Doğruları hep geç gören bir başkan!

Aziz Yıldırım, FETÖ örgütü ile yaşadıklarını anlattı. Dikkatle de dinledik. Hapisteki bir yılının ve örgütünün bu eyleme girişmesinin önce kendisiyle, sonra da O'nun üstünden Fenerbahçe'yle ilgili olduğunu öğrendik.
Çok kötü günler geçirdi ve ne olacağını bilemeden bir mücadelenin içine girdi. Hapisten çıktıktan sonra söylemleri ve eylemleri çok ciddi şekilde farklılıklar göstermeye başladı. Hatta Ertuğrul Özkök'e "Bunu cemaat yaptı. Savaşacağım" manşetini attığının ertesinde, "Böyle bir şey demedim. Biz sadece sohbet ettik" diye de yalanlama yaptı. Tıpkı takım yönetimindeki zik–zakları gibi. NTV'deki yayında da 10 dakika önce söylediğini, 20 dakika sonra boşa çıkartıyordu. Kendisini 2009'dan itibaren dinlemeye başladıklarını kaynaklarından öğrendiğini söyledi. O'nu dinleyen savcılarla halı sahada maç yaptığı tarih ise 2010. Söylediğine göre "dik" duruyor, yaptıklarına göre ilişkiyi iyi tutmaya çalışıyor. Sonuçta kandırıldığını anlayıp, "Ne şikesi ülke elden gidiyor" diyerek saklanan gerçeği de ifade etti. İnsanları bunları görmemekle eleştirmesine rağmen, kendisi de kurgu içinde bir türlü rol aldı. O yüzden empati kurmayı başarmalıydı.
Aziz Yıldırım'ın kandığı bölüm, sadece FETÖ savcılarıyla maç yapması değil.
Pereira'nın da onu kandırdığını öğreniyoruz.
Bu satırların yazarı bir yıl önce Portekizli için "çapsız" diye yazdığında, "tatlı" yöneticisinin komutlarıyla, emrindeki twitter hesaplarından hakaretler yağdı. Bugün çıkmış kendisi "yetersizdi" diye ifade ediyor. Nasıl anlamış?
Dörtlü defansa göre transfer yapmışlar, Pereira üçlü oynatmış. 18 yıllık başkan bu kadar kolay kanıyor da ben niye kanmamışım.

ÇEVRESİ GOYGOYCU DOLU!
Başka… "Hep başkan, antrenör mü suçlu, futbolcunun payı yok mu?" diyor.
Başarısızlığın faturasını yönlendiriyor. Kendisi değil miydi; "Onlar mı yaptı, ben yaptım" diyen. Başarıyı kendi üstüne alıyorsan, başarısızlığı da karşılamasını bileceksin. Bu kez çevresindeki goygoycular kandırıyor Aziz Yıldırım'ı esasında... "Başkan; sen şöylesin, böylesin" diyerek. Muhtemelen inanıyor da, böyle konuşuyor. Mesela kendisi de yanıltıyor insanları. Mayıs'taki seçimde "Parayı harcasam, kulüp uçurumdan aşağı düşerdi" diyor, Haziran'da 70 milyon Euro harcıyor. Sonra;
UEFA Kulübe el koyuyor; çünkü uçurumdan aşağı düşmüş. Aykut Kocaman için, "Ben olduğum sürece gelemez" diyor; Pereira'yı gönderdikten sonra ilk teklif yaptığı eski hocası oluyor. Ne yazık ki; doğruları hep geç gören bir başkan tipiyle karşı karşıyayız. Bizim söylediklerimize, bir-iki yıl sonra gelip, hizalanıyor.
FETÖ gibi sinsi bir hareket ile karşı karşıya Türkiye... Konuşulanları akıllar almıyor.
Kimin; ne olduğu belli değil. Böylesine paranoyak bir hayat yaşarken, en ihtiyacımız olan şey birliktelik. Ve Aziz Yıldırım 18 yıllık başkanlık sürecindeki tüm şampiyonluklar için "incelensin" diyor.

İTHAM ALTINA ALARAK OLMAZ
Zaten şike soruşturması ile FETÖ'cüler Türkiye'yi taraftarlık duygularından faydalanarak dörde böldüler. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ı kilide aldılar, karşısına Trabzonspor ile Galatasaray'ı diktiler. Ayrı takımları tutan kardeşler bile birbirine düştü. Aziz Yıldırım'ın dediği gibi, kendisiyle işleri olsa, kendisini alırlardı. FETÖ Türkiye'yi bölmek istedi ve Aziz Yıldırım üstünden Fenerbahçe'yi kullandı.
Rakiplerini de bu kavganın içine attı.
Fenerbahçe taraftarı dik durdu, bunlarla mücadele etti; gaz yedi-dayak yedi.
Bugüne o yüzden kolay gelinmedi. Aziz Yıldırım eğer kendisini ve kulübünü bu yoldaki adımların sahibi olarak görüyorsa, diğer camiaları itham altında bırakarak, şikayet ettiği anlayışa hizmet eder. Çünkü "kumpasın" ortaya çıkması ile zaten kendi deyimiyle, "Diğerleri kadar temiz veya kirli" oldu.
O'na bunu söyleyecek bir arkadaşı yok;
Kandıran ve kandırılan aynı kişi ise ne olacak?
Buradan öyle gözüküyor çünkü…

Ders maçı!

İki takımın geçmiş genetiklerine baktığımız zaman skor sürpriz değil. Bir tarafta tırnağına kadar "takım" olan Başakşehir varken, öte yanda "gönderilmiş cahilin" performans ekibi duruyordu. Ve bu maç için Fenerbahçe adına olumlu bir yorumda bulunacaksak, Advocaat için en iyi hazırlık 90 dakikası diyebiliriz. Takımını iyisi ve kötüsü ile en net şekilde tartma, görme ve değerlendirme şansını buldu. Elbette, bu analiz yeteneğine sahipse.
O kadar kötü bir maç izledik ki, son dakikalara kadar Fenerbahçe'nin pozisyonu yoktu. Kazanan Başakşehir'in ise hiç yok. Uzaktan bir şut, bir gol ve sonrasında kontrollü, konsantre defans... Grasshoppers oyunu ile bu maçı özdeşleştiren Advocaat için de ilk Türkiye dersiydi. Rakibi ona kim anlatmışsa, belli ki ikna edememiş. Ozan-Topal ikilisine orta sahayı bırakma gafleti, aslında oyunu rakibe teslim etme kararıydı. Salih'in topun arkasına doğru geçmedeki eksikliğinin üstüne, daha form tutamamış Alper ve Volkan Şen'i eklediler. Salih ile oyun fikri vardı Fenerbahçe'nin ama "fikri" olan oyuncuyu bulmakta güçlük çekiyorlardı. Böylesine kapanan bir rakip karşısında beklerle oyunu genişletmek gerekiyordu. Hasan Ali sonuna kadar zorladı bunu, Van Der Wiel'in ise fikri yoktu bu konuda.
İki kırmızı kart da sonuna kadar doğru. Ali Palabıyık, geçmiş sezonların yorum özürlüsü hakemlerinden olmadı. Ayak tabanı bilek hizasında kalktıysa, kural yorum hakkı da bırakmıyor hakemlere. Tereddütsüz kartlarla kimseye söyleyecek söz bırakmadı. Fenerbahçeliler; "Ne olacak?" diye düşünmesinler. Fizik güç olarak çok geride bir takımları var. Advocaat'ın ise bunu giderecek zamanı yok. Takımı da , oyuncuları da tanıması için zaman gerekiyor. Başakşehir, bu oyunu ile süreyi çok kısaltmış olabilir. Bu maç, Advocaat için kimin, neyi ne kadar yapabileceğini çok iyi gösterdi. Bu oyuncuları daha çok koşturamayacağına göre, daha iyi yönetmek zorunda. Bundan sonrası teknik direktöre aittir.

Değiştiler!

Merakla beklediğimiz tabelada yazacak olan değildi. İki takım arasındaki fark ortadaydı. Gereken; bunu bilecek ve bildirecek oyun şeklindeydi. İlk 45'te oyunu sadece rakip sahaya yıkmakla kalmadılar, ceza alanına çok adamla girerek de golün hep etrafında gezdiler, pozisyonlar buldular. Bir önceki dönemin hücum cezalısı iki beki de bu bindirmeler içinde rol almaktan kaçınmadı, oyun alanını genişletti. Hem geniş alanda pas yapma şansı buldular, hem de kendi takım zaaflarını minimize ettiler.
Advocaat, Van Persie'yi yanında oturtarak ilk mesajını verdi takıma; "Hazır olan önce formayı alır" Hollandalı, Pereira ülkesine gittikten sonra takımla antrenmanlara başlamıştı.
Beş günlük çalışma ile öne geçmemeliydi. Tecrübeli hoca, "Sen hele bir hazır ol bakalım" dedi.
Takım iskeletinde oynama yapmaması da kompleksli olmadığını gösteriyor. Dörtlü sisteme dönerek en iyi bildikleri işi yaptırdı. Üçlü savunmayı, "Hücum oynamak için" diyerek nedenlendiren eskisinin tezini yırtıp- atıp, dörtlü ile nasıl hücum oynanacağını, nasıl heyecan yaratılacağını da gösterdi. Tek yaptığı "Bildiğiniz gibi oynayan" demek oldu belki de. Aykut Kocaman ve Ersun Yanal'ın kulakları çınlasın.
60'dan itibaren takımın fizik olarak geri düşmesini bekliyorduk.
Yanılmadık.
İkinci golün tam zamanında gelmesi, "idare" etmeye başlayan takım için hayat öpücüğü gibiydi. Eğer Advocaat fizik gücünü yükseltmeyi başarabilirse bir ay sonra pes etme dakikaları da erteleme alacaktır.
Maçın kahramanı hiç kuşkusuz Salih Uçan... Aslında tüm takım yeni hocaya kendini gösterme çabasındaydı ama Salih başkalığını gösterdi. İki golü de hazırladığı gibi, topun arkasına da geçmekten sakınmadı.
Aatif'ın da defansif aksiyonlarındaki disiplininin altını çizelim. Bir barış arıyor Fenerbahçe. Islıklanan Emenike ve Van Persie tekrar taraftarın gözdesi. Umut kesilen Stoch alternatif oldu. Genç Salih, yıldız rolünü çalıyor. Bu yeni rüzgarı yönetim de, Advocaat da iyi değerlendirmeli.
VE O TRİBÜNLER; bu rüzgarı fırtınaya çevirecek olan onlar. O koltuklar sahibini bulursa, rüzgarlar fırtınaya dönebilir.

Tam yetkili bir menajer şart

* Ne teknik direktörün ne de Aziz Yıldırım'ın futbola bakışı çağa uygun... Birisi bilime inanmıyor, diğeri ise sadece paraya inanıyor.
* Kupa finali sonrası "Pereira'yı gönderemeyiz, UEFA şartları" dendi... Eğer imkan kalmadıysa çözüm, şartları değiştirmektir.
* Fenerbahçe'nin karakterinin hücum oynamak olduğu Pereira'ya anlatılır, anlamazsa 'Sen çekil bakalım kenara' denir.

Ne yazık ki, ne hocanın ne de Aziz Yıldırım'ın futbola bakış anlayışı, çağa uygun... Birisi bilime inanmıyor, ötekisi sadece paraya inanıyor. En iyi dönemlerin planlama ile yapıldığını sürekli öteleyip, zannediyorlar ki prim miktarı arttıkça, takım kazanmaya devam edecek. Ve yine ne yazık ki, futbolu böyle organize etmeye çalışan bir yönetim bakışı ile hangi teknik adamı getirirseniz, getirin, önünde-sonunda başkan soyunma odasına inecektir.

ALARM ERKEN ÇALIYOR
Daha Topuk Yaylası'na gitmeden, Fenerbahçe'nin sağlıkla ilgili profesyonelleri, kuvvet testi konusunda ısrarcı oldu. Pereira'yı ancak bir yöneticinin (muhtemelen Ali Yıldırım) araya girmesi ile ikna eder gibi oldular. Ama yine oyunculara bu ölçümleri yaptırtmadı. Bunlar ne işe yarayacaktı? Geçen sezon şampiyonluk yaşayan Beşiktaş'ın 15, senin takımının ise 50'ye yakın sakatlık yaşadığı ortadayken, bunu önlemeyecekti. Futbolcular sakatlığı önleyici özel antrenmanlar ile sezonu minimum sorun ile geçireceklerdi. Bu sene, önce Mehmet Topal, sonra da Kjaer'in kasık sakatlıklarıyla başladı. Alarmlar erken çalıyor.

ŞARTLAR DEĞİŞMEDİ...
Aziz Yıldırım, Galatasaray'a kaybedilen kupa finalinden sonra "Pereira'yı gönderemeyiz. UEFA şartları var" dedi. "Devam" kararını böyle açıkladı, taraftarın tepkisine rağmen "elim-kolum bağlı" dedi bir yerde. Bunun üzerine, "cebinizden verin, gönderin" diye yönetime bir sorumluluk yüklemeye çalıştım. Aykut Kocaman'ı, Ersun Yanal'ı bir kalemde yok eden bu yönetim aklı, bu kez faturayı kendilerine kesmeliydiler. Yapmadılar. Şimdi 26 Mayıs'taki şartlar değişmediğine göre, hocanın işine nasıl son verecekler. Üstelik kulübeyi telefonla arayıp, istediklerini yaptırdıkları genç bir teknik adamı göndermek isteyecekler mi?

PEKİ ÇÖZÜMÜ NEDİR?
Böyle bir çıkmaza girdiyseniz, geleceğe Pereira ile umutlu bakma imkanınız kalmadıysa, çözüm şartları değiştirmektir. Aziz Yıldırım, sezon planlamasını ve doğru oyun sistemini, Portekizli'ye uygulatacak "tam yetkili teknik menajer" getirmek zorunda. Bunu daha önce yaşamış kadroya da sahip aslında. Sadece altyapının başındaki Müjdat Yetkiner değil, milli takımlarda yıllarca görev yapan Oğuz Çetin ve hatta Ümit Özat, Rıdvan Dilmen gibi isimlerle doğru şekillendirmeyi yapabilirler. Fenerbahçe'nin karakterinin hücum oynamak olduğu, saha düzeninin ve taktik yapılanmanın böyle organize edilmesi gerektiği, kritik maçların analizinin ve aklının ezber oyunlarla yapılamayacağı Pereira'ya anlatılır. Anlamazsa, "şöyle çekil bakalım kenara" denir ve işlem tamamlanır. Elbette bu yine geçici çözüm olur. Birisi soyunma odasına girdiğinde veya yedek kalan yıldızın kaprisine yenildiğinde, her şey sıfırlanır.

Çaldılar, kul hakkı yediler

Ülkemizin başına bela olan FETÖ'yü spordan veya futboldan da soyutlamamız mümkün değil. Devlete bu kadar sızan bir teşkilatın, özellikle rantın en yüksek olduğu yerde; futbolda da yapılanmaması imkansız.
Gerek mürit olarak, gerekse nemalanmak amacıyla FETÖ'ye yaklaşan sayısını bir emekli general "futbolda yüzde 30" olarak açıkladı. Ve süreç içinde bir analiz yaptığımızda, futboldan gelen bazı isimlerin her şartta takım bulması, istifa ettikten bir gün sonra teklif alması veya çok başarısız da olsalar görevlerine devam ettiğini gördük.
Gerçekten de son zamanlar "iyi ilişkiler" olarak yorumladığımız bu durum için bu kez "acaba" diyoruz... Çünkü devlet FETÖ'nün eline geçtikçe sporda ve özellikle futbolda "liyakat" problemi ciddi şekilde yaşandı. Kariyersiz veya yeterliliğini kanıtlayamamış bir çok ismin önemli mevkilere ya da görevlere geldiğini gördük. Süreç bizi 2002'de Dünya üçüncüsü iken 2016'da dördüncü kategoriye kadar geriletti. Bu sürede rekor yayın ihaleleri yapıldı, milyarlarca dolar harcandı ama içten içe kemirilen, sömürülen ve eriyen bir futbol ekonomisi yaratıldı. Bütün programları dikkatle takip ediyorum. Ciddi bir şaşkınlık ve öfke sözlere hakim. Haksızlığa uğrayanların haykırışları hepimizin kulaklarında. "Bunlar" hiçbir şey yapmadıkları-üretmedikleri gibi büyük bir parayı yönetip, taraftarın hayallerini de çalmışlar.
Şu andan itibaren bu asalakların verdiği zararı telafi etmenin tek yolu yeniden 'liyakata' dönmek. Yani adama göre iş değil, işe göre adam seçmek. Birisinin yakınını değil, o görevi yapabilecek olanı görevlendirmek. Geçmişten öylesine şeyler duyuyoruz ki midemiz bulanıyor. FETÖ'nün içindeki oyuncuların senede 2 transfer birden yapmaları, bu ödenen paraların paylaşılması, teknik adamların yüksek sözleşme ücretlerini cemaate bağışlaması ve çarkın kesintisiz bir para akımı ile dönmesi.
Çaldılar, haram paralar kazandılar, hak edenleri elediler, kul hakkı yediler; şimdi de yatacak yerleri yok. Cehenneme kadar gitsinler...

Yolun yarısı

İlk 45 performansına baktığımızda, Fenerbahçe'nin beklediğimizden çok daha iyi olduğunu söylememiz gerekir. Net bir golü sayılmadığı gibi, iki fırsatı da Emenike değerlendiremiyordu.
Böyle bir maç için yapılabilecek "en iyiler" Fenerbahçe'nin hanesinde yazıyordu. Sadece fırsatları kovalamak değil, rakibi de sahada etkisiz hale getirmek adına müthiş bir başarı vardı.
Evet; rakibin büyük hatasıyla golü buldular. Ve yine evet; defanslarının acemiliğiyle de beraberlik sayısını ağlarında gördüler. Ama saha dengelerinde hep "hakeden" taraftılar.
Monaco'nun tandemini iyi analiz edip, sürekli uzun toplarla bu ikilinin üstüne gittiler.
Bu da muhtemelen kenar yönetimin keşfidir.
Emenike'nin kaçırdığı iki vuruşta da merkezdeki sallan etkili oldu.
Fenerbahçe'ye rövanş için de en çok umut veren bu zaaf olacak.
Eksikleri ve cezalıları olduğu, böylesine önemli bir maçta, bir de taraftarın tam desteğinden uzak oynamalarına rağmen, bu duruşu ve direnci göstermek önemliydi. Hem Emenike, hem de Salih Uçan için ayrı düşünmek ve konuşmak gerekiyor.
Mücadeleyi ön plana alan bir takım artık Fenerbahçe.. Bu tarzın içinde farklı olmayı başarıp, pozisyon ve skor üretmek adına bu iki oyuncu da çok önemli. Birisi takımın hücum aklı oldu, diğeri de bitiren ismi.
70'te bir şeyler yapan Emenike'nin çıkması, bizim adımıza "neden" sorusunu da getirir. Bir şeyler yapamayan Fernandao dururken, Aatif ile devam etme kararı da konuşulur. Ama geçen sezonun bizim aklımızda bıraktığı, skoru yeterli görüp, geride bekleyip, Fernandao'nun da rakibin kazanacağı duran toplarda defansa destek vermesini beklemektir.
Bu kararları çok eleştirmem.
Çünkü ikili maçlarda stratejiler konuşur.
Rövanş için fikir üretmişse Pereira, bu değişikliğe veya taktiksel karara da saygı duymak gerekir.
Ülkemizin "hainlerle" dolu gündeminde, yola galibiyetle çıkmak da önemlidir. Kazanmak, peşinden özgüveni de getirir. Aslında bir maçta "yolun yarısını" geçersiniz.

Hikaye aslında “gönülsüz”dür

Bir yıl öncesine gidelim. O zamanki adı Şükrü Saraoğlu olan stadında yönetim bölümünde radikal kararlar alınıyor. Arka beşlinin dört ismi; Bekir, Egemen, Selçuk Şahin ve Emre Belözoğlu ile yolların ayrılmasına karar veriliyor. Çünkü; bu oyuncular Ersun Yanal'dan memnun olmadıklarını ifade etmiş, başkan Aziz Yıldırım da zaten kontrolü elinden kaçırdığı için bu fırsatın üstüne "nimet" gibi atlamış ve şampiyon hocasını göndermiştir. "Onlar mı yaptı, ben şampiyon yaptım" açıklaması da o döneme rastlar zaten. Faturayı tecrübeli oyuncularına kestiği gibi, takımda kalanları da karşısında ayağa dikti.
Kimdi bunlar? Volkan Demirel, Gökhan Gönül ve Mehmet Topal… Herkesin büyük takdirle söyleyip ama aynı zamanda en şikayetçi olduğu babacan tavrının tehditkar bölümünü aktarır bu oyunculara. Sezon başladığında da yeni teknik direktörün ilk on birinde üçü de yoktur zaten. İşte o günlerde, bugünün tartışması başlar aslında. Gökhan Gönül de, o gün "Sezon sonu kalmayacağım" kararını vermiştir. Hikayenin devamı gönülsüzdür. Sonrasına baktığımızda başka hikaye başlar. Takım lideri Nani'dir. Alves ortalarda geziyordur. Hatta Diego bile Samandıra'da varlığını hissettirmek ister. "İçtima üçlüsü" geri plandadır. Şampiyonlar Ligi'nde elemeyi geçemezken, Molde'ye mağlup olurken, ligde sarsıntılar yaşanırken, soyunma odasında iki yurttaş; Pereira ve Nani birbirlerinin üstüne yürürken, "İçtima üçlüsü" sessizce bekler. Aziz Yıldırım denize düştüğünü anladıktan sonra, onlardan sorumluluk almalarını ister. Sonra da takımın çıkışı başlar, dengeler değişir, hatta oyunun şekli bile.

UEFA SOPASI GELİR…
Sonrasında, yine şampiyonluk kaçar. En gövdeli, en çok paranın harcandığı bir sezonda, Aziz Yıldırım yine başarısızdır. Üstüne bir de "UEFA sopası" gelir. Merdivenleri çıkarken selam bile vermedikleri ile bu kez inerken karşılaşacaktı. Sap da dönmüştü, keser de, hesap da. Mali kongrede oyuncuyu aslanların önüne atması, ardından Asbaşkanı'na "paragöz" açıklamasını yaptırtması, taraftarın tepkileri üzerine "anlaşmaya hazırız ama özür dilesin" diyerek, aslında Gökhan Gönül'e kapıyı kapaması sonrasında, Fenerbahçe Kaptanı, Beşiktaş ile anlaştı. Hem de Fenerbahçe'nin teklif ettiği rakamın aynısına.
22 yaşında Oftaş'tan Fenerbahçe'ye gelirken, Beşiktaş'ın teklifini kabul etmemişti Gökhan Gönül. Bugün dokuz sezon öncesine geri döndü. Fenerbahçe taraftarı kızgın veya kırgın olabilir. Ama 2007'de, 100. Yıl şampiyonluğunda, takım Şampiyonlar Ligi'ne direkt katılacağı halde ayrılan üç kaptanı; Tuncay Şanlı, Ümit Özat ve Rüştü Reçber'i de hatırlasınlar. Bu oyuncular sembol oldukları yerden niye ayrıldılar. Sakın huzuru bulmak için olmasın.

****************

Aatif geldi, dertler bitti!

Şampiyonluğa oynayan takım, küme düşenin golcüsüyle ne yapar? Aatif transferinin akıllara gelen ilk sorusu bu. Çok da yanlış değil. Hedefi olan bir takıma geldiğinde, daha konsantre ve sert savunmaları karşısında bulduğunda, Aatif'in Sivasspor'daki rahatlığı "travma" geçirecektir. Sorun; bu süreyi en aza indirmek mümkün olacak mıdır? Emenike'nin bile ıslaklandığı ve sert eleştirildiği bir takımda, kariyer olarak birkaç adım geride olan ama yaş olarak 30'larda dolaşan Aatif kendine yer açabilir mi? Cevap, Aziz Yıldırım'a, "Yeter artık daha fazla harcama" diyen UEFA sopasındadır. Bütçe küçülecekse, takımın da bundan etkilenmemesi mümkün değil. O zaman, en azından Süper Lig için yeterliliğini kanıtlamış ve sözleşme rakamı olarak da uygun olan bir futbolcu alacaksınız. Türkiye'yi, takımı ve taraftarı tanıyan Aatif bu nedenle risk taşımaz. Takımı şampiyonluğa oynatır mı? Nani yapamadı. Van Persie olmadı. Fernandao yetmedi. Volkan Şen'in adımları kısa kaldı. Emenike huysuzdu. Aatif'in fazlası nedir? Bulursanız, cevabı da bilirsiniz.

***************

Tümer Metin hikayesi

Bu kez hikaye tersine… Tümer Metin mali konularda Beşiktaş ile anlaşamamakta. Mazeret çok benzer, diğer oyunculara verilen ücretin çok altında bir rakam teklif edilmiştir kendisine. Adeta "git" denmektedir. Başta Ali Kıratlı olmak üzere Yıldırım'a yakın isimler, Tümer ile konuşurlar ve Fenerbahçe'ye gelmeye razı ederler. Hatta gazetelerde çıkan haberleri, Fenerbahçe'nin resmi sitesinde "böyle bir şey yoktur" ifadesiyle de yalanlarlar. Bu yalanlamanın yapıldığı akşam, Tümer Metin ve Aziz Yıldırım, buluşur. Yıldırım, "Bak oğlum iyi düşündün mü?" diye başlar söze, "Kaptanlığını yaptığın bir takımdan ayrılıp, en önemli rakibine geliyorsun. Çok tepki görürsün, baskı yaşarsın" diye konuşur. Buram buram anlayış ve tecrübe taşıyan sözlerdi bunlar. Tümer Metin kararını vermiştir ve Fenerbahçe ile imzayı atar. Gökhan Gönül'ün Beşiktaş'a gitme hikayesini okuyanlar, bunu da bilsinler. Fikret Orman, aynı konuşmayı Fenerbahçe Kaptanı'na yapmış mıdır, bilemiyorum. Ama Beşiktaş Kaptanı'nı uyaran Aziz Yıldırım'ın, Fenerbahçe Kaptanı'na "Dokuz sene de zaten iki kere şampiyonluk yaşadı" diyerek, olabilecek tüm duygusal bağları koparttığını gördüm.

Beklenen ve özlenen

Efsanevi F1 pilotu Alan Prost'a başarısının sırrını sorduklarında, "Tüm maharet 300 kilometre hızla giderken virajı dönmekte" dedi. İşte biz de Hırvatistan ve İspanya depremlerinden sonra öyle hızla geldik ki Çekler'in karşısına, en az iki farkla kazanıp, beklemek durumundaydık. Tüm koşulları aleyhte hale getirip, bir galibiyeti "zafer" ilan edenlerin elbette karşısındayız. Ama umutların devam etmesi veya bu turnuvanın anadili olan "vazgeçmeyen" duruşunun ortaya konması için, son virajdaydık.
Fatih Terim, "bekleneni veremeyenler" korosundan sadece Hakan Çalhanoğlu ve Oğuzhan'a kement attı. İlk iki maça aynı on bir ile başlayan bir teknik adamın bu kararı için "Hatasını anladı" da diyebiliriz, "Çekler karşısında risk aldı" da... Tabelanın bizim lehimize olması her şeyi "doğru" yapmıyor. Ancak ofansif olarak hiçbir plana sahip değilken, skor oyuncuların bu kadar etkisizken, tüm bunlar hazırlık maçlarında ortaya çıkmışken, Volkan Şen ve Emre Mor'un son virajın oyuncuları olması da manidar.
"Biz söylemeden bitmez" diyerek geldiğimiz bu turnuvada en azından bir maç kazanmamız gerekiyordu ve bu çocuklar bunu başardılar. Ne zaman ki "kibirden" uzaklaştık, şansı da yanımızda görmeye başladık, doğru mücadeleyi de kazanmayı gerektirecek aklı da. Hatta hakem hataları bile lehimize dönmeye başladı. Ağabeylerinin gözden düştüğü bir süreçte küçük bir adamın; Emre Mor'un topun sorumluluğunu üstlenmesinin de altını çizelim. Her şeyin ötesinde takımın 18'lik yeteneğe pas atmaktan çekinmemesi ve O'nun arkasında durması da önemliydi. Sakatlığı ne durumda bilemiyoruz, fakat yediği tekmelere ve darbelere baktığımız da rakiplerinde "korkulacaklar" listesine çabuk girdiğini söyleyebiliriz. Bugünün maçları bize en iyi üçüncülüğü getirir - getirmez. Ancak önceliği takım olmaya verdiğimizde, birbirleri için oynamaya başladıklarında, "beklenen ve özlenen" haline geliyorlar. Bu galibiyet önemliydi. Ülke için, Fatih Terim için, oyuncu grubu için. Yere düştüklerinde uzanan bir el buldular. Umarım bunu da "kibir"lerini cilalamak için değil, ayakların yere doğru basması için kullanırlar.

Koruyamadık...

1- Milli Takım 2 maçta adeta iflas etti. Tepkiler büyük. Bunu neden yaşadık?
En baştan beri söylediğimiz bir şey var; düzen ve sistem seçemedik. Gruptan zorla çıkmamıza sebep olan da buydu zaten. Fatih hoca belli bir oyun şablonu yerine defansta mücadeleyi, ofansta da kişisel performansları tercih etti. Yani; top rakibe geçtiğinde hemen araya girip, bir an önce kapmaya çalışacağız. Sonra da Arda veya Selçuk'a iletip neler yapacağına bakacağız. Sadece içgüdülerle, maçın hikayesine bağlı olarak anlık fırsatlarla oynadık. Bu da bizi 'rahat önlem alınan takım' haline getirdi. Maçın emanet edildiği oyuncular 'bloke' olunca bir anda 'etkisiz takım' rolüne soyunduk.
2- Fatih Terim 'Gereğini yapacağım' diyerek sanki veda eder gibi konuştu. Bu bir veda mesajı mı yoksa Milli Takım'da büyük bir operasyona mı imza atacak?
Bunun sinyallerini Şansal Büyüka, İspanya maçındaki yorumunda verdi ve "Takımda hocaya karşı olanlar var" dedi. Genelde oynamayan oyuncu bu rolün sahibidir. Şansal Büyüka bunu söylüyorsa kesinlikle bu tespiti güvenilir bir kaynaktan teyit etmiştir. Böyle durumlarda iki seçenek var; ya Abdullah Avcı'nın yaşadıkları gibi hocayı değiştireceksin ya da hocayı tutup takımı. Fatih hocanın sözleri sanki görevde kalacakmış gibi. Ancak ikinci etaba geçmeden doğru değerlendirmeleri yapmak gerekir. Fatih Terim'in yardımcısı yok. Abdullah Ercan bir anda buharlaştı.
Yardımcı hoca köprüdür. Oyuncunun ağlayacağı omuzdur. Teknik adamla takım arasında iletişimi kurup dengeleri sağlayacak kişidir. Eğer böyle bir pozisyon yoksa veya bunu üstlenenler doğru kişiler değilse sorunlar takım değiştirmekle bitmez. Sadece ertelenir. Fatih hoca öncelikle ekibi konusunda gereğini yapmalı. 'Haklısın' deyip ağzına bakanları değil. Gerektiğinde onunla tartışacakları seçmeli.
3- Arda Turan protesto edilerek büyük bir şok yaşadı. Türk taraftarlardan gelen bu tepki için ne diyeceksiniz? Arda bunu hak etti mi?
Ne yazık ki lider oyuncuların kaderi bu. Takımlarımızda da işler kötü gitti mi, beklentinin en yüksek olduğu oyuncular hedef tahtasına otururlar. Beşiktaş'ta Tolga, Fenerbahçe'de Van Persie, Galatasaray'da Selçuk İnan bu sezonun kurbanlarıydı. Milli Takım'da Emre Belözoğlu ve Volkan Demirel de geçmişte aynı duruma düştüler. Burada problem Arda'yı koruyamamak. İlk maçtan sonra Fatih hoca faturayı Arda ve Hakan'a kestiyse, taraftar da bu adresin peşinden gidecek, öfkesini yönlendirecek bir hedef arayacaktır. Arda olmasa, Fatih hoca, o da olmasa Yıldırım Demirören... Son basın toplantısında Milli Takım kurmayları medyayı hedef seçmişti. Yani herkesin bir Marko Paşası var.