CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Normal ve anormal

Sezonun en görkemli oyunu, Kasımpaşa karşısında, santrforsuz oynanandı. Eski takımının defansını aşamayacağını düşündüğünden mi, yoksa saha içi istatistiklerin gücüne güvendiğinden mi bilemiyoruz, Aykut Kocaman ofansif orta sahaları ile rakip ceza alanına girmeyi planladı. Sonuç; plan tutmadı...
Oğuz Kaan çok şeyler vadeden bir oyuncu. Böyle bir deneysel 11'de beklenenler karşısında eksik kaldı. Aslında Fenerbahçe'yi ikinci 45 ile değerlendirmeye almak en doğrusu olacak. Çünkü sadece kağıt üstündeki rakamlar üzerine kurulmuş bir taktik planın iflası oldu, ilk yarı. Soldado'yu oyuna aldı ama Kocaman, üç pozisyon ile oynadı. Dirar beke geldi, İsla stopere, De Souza orta sahaya... Santrfor üstünden oyun kurma şansı da yakaladılar, Giuliano ile Valbuena'yı da daha etkili ceza sahasına yaklaştırdılar. Oyun 180 derece ile sahip değiştirdi, inisiyatif Fenerbahçe'ye geçti ve Konyasporlu oyuncular savunmak zorunda kaldıkları dakikalara döndüler.
İsla'nın ikramı ile gol yediler, Ali Turan'ın seyirci rolü ile de beraberliği sağladılar. Gollerin sahipleri atanlardan çok, yiyenler oldu. Yine de oyunun kalitesine ekleyebileceğimiz oyuncu kalitesi arayışımız sürüyordu. Karabük karşısında "Ben buradayım" diyen Valbuena da "arananlar" arasında kaldı. Fernandao hamlesi ile oyunu başkalaştırmak istedi Fenerbahçe. Konya ceza alanında daha tehlikeli, daha kalabalık, daha etkili kaldılar. Uzatma anlarında iki kez de galibiyet golünden döndüler. Beraberlik maç fazlasıyla liderliği getirdi. Devreye girerken, "moral" kozunu da ceplerine koydular.
Ligin zorluğu içinde bu kayıpların karşısına aslında "Normal" diye yazmak gerekiyor. Ama yedi takımın nefes nefese olduğu bir sıralamada, normalin dışına çıkamayan, şampiyon da olamayacak.

Karar haftası!

Yedi haftadır kazanamayıp, yedi oyuncusunu da İstanbul'a getiremeyen Karabükspor, "kolay" galibiyet görünmesinin bedelini, 45 dakika boyunca ödetti Kadıköy'de... Temposu ve pas köprüsüyle dörtte dördü yapan Fenerbahçe'nin tüm silahlarını rakip kullanıyordu. Daha istekli basıyor, koşuyor ve her şeyden önemlisi golü arıyordu.
Kötüler arasında seçim bile yapamıyorduk devre bittiğinde. Oyun Fenerbahçe'nin elinde görünse de, kararı veremiyorlardı. Soyunma odasından Valbuena geldi sahaya. Aykut Kocaman ofansif kalabalıktan taviz vermeden sarı kartlı Şener'i çıkardı. Dirar'ın beke geçmesiyle, takım da hücum mesajını aldı.
Valbuena'nın kornerinden Mehmet Topal'ın golü geldi. Sevinç yumağını eksiksiz oluşturdular. Takım olduklarını ve istediklerini bir kez daha gösterdiler. Galibiyetten daha önemli bir fotoğraf çektiriyorlardı. Protesto sınırında gezerken, birden bire maçı döndüren oyuncu oluyordu Topal.
Valbuena usta vuruşuyla farkı ikiye çıkartırken, takımını da, tribünleri de rahatlattı. Artık maçın kendi şovu devreye giriyordu. Zirveye çıkmanın keyfi, yeniden demenin neşesi ve büyük buluşmanın tadı vardı gecede. En önemli transferini de getirmişti maça Fenerbahçe; taraftarını...
Kupa maçının tabela yazarı olduktan sonra, kazanan takımın yedekliğinden, komutanlığına geçti Valbuena... Oyunu da başkalaştırmasının ötesinde, ne yapacağını bilerek oynaması, O'nu "tercihli" kapsamına alıyor. İki taktiği oluyor takımın... Birini Valbuena oynuyor, ötekisini tüm takım... İlkini kriz çözmek için kullanacak Aykut Kocaman, ikincisini de şampiyonluk...
Bu maçın dersini iyi çalışmalı ve akılları tekrar dörtte dörde taşımalılar. 33 binlik Kadıköy desteği maçın havasını da suyunu da değiştirdi. Kazanmanın öne çıktığı bu maçın tek iyisi (Valbuena) olması, Aykut Hoca için yeniden tedbir zamanı demektir.

Makine gibi...

İlk yarı bittiğinde, iki takımın da skor yapması için duran top dışında ihtimal yok gibiydi... Aykut Hoca, kendisine seriyi getiren "Temaslı oyun"dan vazgeçmeden, dirençli oyuncularıyla hem tempoyu zorlamayı hem de rakibi bunaltmayı istedi.
Oyunun kontrolü Fenerbahçe'de olsada Bursaspor'un net karşılık verdiğini gördük. 3'lü defansı aslında "Beşli" oynayıp, 8 oyuncuyla (kaleciyle 9) bir duvar yaptılar. "Oynatma-attırma" taktiğini seçmişti Le Guen... Sadece Batalla'nın pasları üzerine kurduğu hücum alternatifinde Fenerbahçe'nin özellikle Dirar'ın kontrolünü de engelledi. Ortaya çıkan oyunun mücadele düzeyi keyif vericiydi. Futbolu sağlı-sollu ortalar veya kaleci ile forvetler arasında geçen maç olarak görenler için "Sıkıcı" bir maçtı. Ama iki taraf da dengeleri kendi adına bozmanın pususundaydı aslında.
Taktik disiplin üst seviyede uygulanıyor, defansif duvarlar bir an bile "Tuğlasız" bırakılmıyordu.
Tipik bir beraberlik maçıydı derken Bursa defansının hatası ve penaltı geldi. Dengeyi başka türlü bozmanın anahtarı duran toplar veya kornerdi Fenerbahçe adına. Bu pozisyonla altın buldular... Sonrasında maçı Bursa'nın oynaması gerekiyordu ki bu da Le Guen'in duvarının gedik vermesi demekti. Aykut Hoca hemen Valbuena hamlesini yaptı. Daha çok alan, daha fazla olanak seçeneğine yöneldi. Takımının defansif direncine güvenerek ikinici gol için performans faktörünü devreye soktu.
Gelişen oyunun içinde Fenerbahçe de bir ilkin peşine düştü. Öne geçince kapanan takım bu kez 33 bin coşkulu taraftar önünde B planını da kovalayıp, rakibi eksik yakalayıp, tehdit unsuru olmayı sürdürdü.
Hem önemli hem de değerli bir galibiyet bu... Haftanın ilk maçı olması rakipleri de bildikleri sonuçta baskı altına alacaktır. Üst üste 4. galibiyet önümüzdeki Karabük maçında Kadıköy'ü eski görkemli görüntüsüne de kavuşturacaktır. Her şeyin ötesinde Fenerbahçe artık oyunculardan değil, sistemden güç alan bir makine olma yolunda olduğunu gösterdi.

Üç puan güzel ama...

Alınan üç puan doğaldır ki bundan sonraki maçlar için önemliydi. Çünkü alınan üç puanla birlikte yukarıdaki takımlara daha fazla yaklaşma olanağı var. Bunu da başardılar.
Yalnız ortaya konulan oyun için olumlu düşüncelerimiz ne yazık ki yok. Rıza Çalımbay'ın da oynanan oyundan memnun olmadığını düşünüyorum. Maçın 40. dakikasında Burak'la atılan gole kadarki bölümde topa daha fazla sahip olan, orta alanda üstünlüğü ele alan, ayağa paslarla iki kenardan da ataklar geliştiren taraf Antalyaspor'du.
1-2 pozisyonda da gole yaklaştılar.
Trabzonspor ise kendi sahasındaki maça arzulu, istekli ve coşkulu başlaması gerekirken tam tersi bir görüntü verdi. Özellikle top Antalyaspor yarı alanına geçtiğinde Burak, N'Doye, Castillo ve Yusuf'un aralarında hiçbir uyum yoktu. Önde çabuk kaybedilen toplar ve ardından geri dönüşlerde yaşanılan sorunlar yüzünden Antalyaspor çok rahat bir şekilde Trabzonspor yarı alanına yerleşti. Öndeki oyuncuların takım savunmasına yardımcı olmadıkları için orta alanda Onazi ve Okay'a büyük bir yük bindi.
İkinci yarı Castillo'nun yerine Abdülkadir oyuna girdi.
Fakat oyunda yine organizasyon sorunu yaşayan Trabzonspor, N'Doye'un attığı ikinci golden sonra rahatladı. Yekta'nın yerine El Kabir'i alarak bütün riskleri aldığı andan sonra ise Antalyaspor'un savunmasının büyük boşluklar verdiğini gördük. Çok adamla rakibi eksik yakaladıkları pozisyonlar var. Final pası ve oyuncu tercihi yanlışlıkları farkın artamamasının en büyük nedeniydi. Trabzonspor, son dakikalarda Burak'ın attığı golden sonra oyun olarak istenilen düzeyde olmamasına rağmen farklı galip geldi.
Yalnız yukarıda da belirttiğim gibi alınan bu sonuç kimseyi yanıltmasın. Saha içi organizasyon ve saha içi yardımlaşmada sorunlar fazla.
Bireysel anlamda da bazı oyuncularda düşüş var. Trabzonspor adına oyunda en fazla öne çıkan isim Okay'dı...

Ezber bozan maç!

Sezonun en iyi, en etkili ve keyifli oyunuydu Fenerbahçe adına. Üstelik "yoklar" arasından çıkan bir öfke patlaması gibi üst düzeyde arzuyla sahadaydılar.
Santrforları yoktu. Takım olmanın anlamı için hepsi, her şey olmak zorundaydı. Oldular da. Ayağa kısa paslar, ceza alanına kontrollü hamleler, rakibi ürküten bindirmeler ve yeri geldiğinde topla penetre eden oyuncular.
Dengeyi bozmak veya üretmek adına sürekli deniyor, her şeyden önemlisi koşuyorlardı.
Valbuena da yoktu. Sezon başından beri adı ve performansı takımın önüne taşınan Fransız, Aatif'ın arkasında kalmak zorunda kaldı. Ve maçın kritiği yapılırken "neden" demedik, ya da "çok önemli eksik" yorumu keskin şekilde yapılmadı.
Çünkü üç maçtır kazanan bir takım vardı bu kez. Üstelik maçın işaretleri içinde de "Valbuena olmalı" yoktu. Bu sezonun en iyi oyunu yorumundayız ama geçen sene de buna benzer bir maç yok hafızalarımızda. Sahadaki kadroda yeni olan iki isim var; Dirar ve Giuliano.
Geri kalan dokuz oyuncu Advocaat'ın ekibindeydiler.
Bir teknik adamın neyi nasıl daha iyi yapabileceğini de Aykut Kocaman'ın organizasyonu gösterdi bize.
Topal-Souza ikilisi geçen sene de yan yanaydılar. Hatta sezona da yan yana girdiler.
"Yine mi?" diye isyan vardı Fenerbahçeliler'de ve Aykut Kocaman "Defansif olmak ile" bombardımana tutuluyordu.
Kimin oynadığının değil, "nasıl oynadığının" önemli olduğunu Kocaman herkesin gözünün önüne koydu. Ezber yorumların sahipleri sus-pus'turlar.
Beceriden doğan şikayetler, yine vardı sahada.
Orta kalitesi veya basit top kayıpları defalarca yaşandı.
İsmail yine ıska geçti, rakip yine gol attı. Ama seyredenler, devre berabere bittiğinde bile Fenerbahçe'nin maçı kazanacağından emindiler.
Ve her şeyden önemlisi, en iyi transfer Kadıköy'deydi.
Tribünlere gelenler, coşkunun ve keyifli oyunun birinci mimarı oldular aslında. Bir bütün tamamlandı dün sahada.
Daha iyiye giden yolun, en önemli taşı kondu.

Mahallenin eskisi

İlk 20 dakikadaki Beşiktaş baskısının verdiği mesaj netti; burada kazanan ben olurum. Devre golsüz bittiğinde 65'e 35 olarak belirlenen topa sahip olma oranı ile maçın Galatasaray adına "hiçlik" ile geçtiğini de görebilirsiniz. Şampiyonlar Ligi'nin tozunu yutmuş oyuncuların, rakiplerinin yüzlerini bile döndürmeden topu kapıp, yeniden ve defalarca hücum ettiğini izliyorduk. Galatasaray adına düşen sadece savunmak veya savurmak oldu.
Şenol Güneş'in Oğuzhan tercihini de anladık bu görüntüde. Daha çok orta saha, topa daha çok sahip olmanın anlamıydı. Talisca'nın planlanan baskıdaki verimini sorgulayabilirdik. Derbinin anahtarını topa hükmetmede görerek, en çok eleştireceği noktandan, en doğru kararını verdi Şenol Hoca. Bu bölümde tartışılan kararlar vardı; özellikle de Fernando- Oğuzhan pozisyonundaki penaltı yorumu. Ben Fırat Aydınus'tan yanayım, Fernando'nun ayağını kaçırdığını, Oğuzhan'ın da takılmaya çalıştığını gördüm. Yani; tuzağa düştü aslında.
Muslera'nın ikramıyla birlikte, devrenin golle başlaması, aslında maçı da bitirdi. Kurgusunu gol yemeden, hızlı atağa bağlayan bir düşüncenin, tam tersine dönmesi gerekiyordu. 40 bin taraftarı önünde Beşiktaş'ın buna izin vermek gibi bir niyeti olamazdı. Quaresma'nın yetenekleri doğru vuruşu da içerseydi, Tudor'un Başakşehir maçı sonrasında olduğu gibi, "Rakip aslında hak etmemişti, Queresma'ya yenildik" gibi bir cümlesini de duyabilirdik.
İyi oyunculardan kurulu olmasına rağmen, takım olarak çok geride kalmanın bedelini, zorlu maçlarda ödüyor Galatasaray. Düne kadar "Lideriz" diyerek dik durmaya çalışıyorlardı, bugün Başakşehir ne yapacak diye bekleyecekler. Onlardan 5 gol yemişlerdi, şimdi tabelada "3" yazıyor. Üstelik fatura kesip, kendilerini kurtaracakları hakem de yok ortada.

Tabela konuşur

Maçı "teknik-taktik"den yorumlamaya kalktığınızda en büyük hatayı yaparsınız. Belki Antalyaspor için doğru olabilir ama Fenerbahçe için "mücadele" edilmesi gereken bir 90 dakika olarak yorumlanmıştı, öyle de oynandı.
Aykut Kocaman'ın maç öncesinde, "Tedbirlerimizi aldık" cümlesini çok yadırgamıştı Fenerbahçeliler. Süre geçtikçe ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anladık aslında. İk i beki; Şener ve İsmail, top kayıpları sıralamasında ilk üçü zorlamıştır muhtemelen. Buna iki kenar oyuncusu Dirar ve Aatıif'ı da ekleyebiliriz elbette. Futbol topuna böylesine "yabancı madde" yaklaşımı yapan oyuncularınız varsa, önlem almaktan başka çareniz kalmıyor. İşin gerçeği bu. Kocaman her ne kadar kadro kalitesinden, oyuncularının ne kadar iyi olduğundan bahsediyorsa da gerçeği kendi içinde yaşayarak cesarete limit getirmeyi tercih ediyor. Evet, müthiş koştular, çok isteyerek savundular. İlk yarı biterken golü bulduktan sonra da, öne gitmeyi tercih etmek yerine, arkada kalabalık kalarak kaleyi savundular. Fenerbahçe prensiplerine tamamen aykırı ancak mevcut kabiliyete baktığınızda kaçınılmaz. "Tabela konuşur" bölümünden devam ederek, çok sert eleştirilemeyecek bir tavır aslında bu. Bu yazıyı okuyanların büyük bölümü, "Bana ne iyi oynadıysa..
Kazanamıyorsan, ne yapayım iyi oyunu?" diyenlere hak vermiştir bir şekilde. O zaman, sürecin "galip" kısmına takılıp, "Yine kanser ettiler" şikayetleriyle haftayı geçirmeliler.
Böyle olacaktı, başka çaresi yoktu. Çünkü çok puan kaybedildi.
Üstelik bu kayıplar, oyunun kötülüğünden değil, olmayacak hatalardan kaynaklandı. Ama kimse bunları değerlendirmedi, sayılar ile konuştu. İşte bu yüzden, Fenerbahçe kafilesindeki herhangi biri, "Kazandık ya" dediğinde, söz hakkı da kalmıyor.
Valbuena gibi ekstra oyuncuların tekrar oyuna katılmasıyla, mücadelenin yanına oyun aklının girmesiyle birlikte daha farklı bir bakış açışı kazanacağız. Şu anda kazanmak zorundalar, bunu bilerek savaşıyorlar.
Ne zamanki taraftar gelecek, tribündeki yerini alacak ve daha iyisini isteyecek, sahadakilere destek verecek; o zaman her şey başka olacak.

Sonuca bir de buradan bakın

Çok zorlu ve gergin geçen iki haftadan sonra, maç saati geldi. Daha Beşiktaş ve Galatasaray puan kaybetmemişken, önce Aziz Yıldırım çıktı oyuncuların karşısına;
"Ben size güvendim" dedi ve devam etti; "Eğer bundan sonra gelen sonuçlar bizi mutlu etmezse, gelecek günlerde siz de mutsuz olursunuz." Aziz Başkan'ı tanıyanlar, bu fikrini aslında hangi cümleler ile ifade ettiğini de hayal edebilirler.
Aykut Kocaman için de kolay günler değildi. Mutlaka kazanması gereken bir maça çıkmıyordu sadece, aynı zamanda dört önemli oyuncusunun yokluğunda, geçen seneden daha "sıradan" hale gelen kadrosunu başkalaştırmak zorundaydı.
Futbolcu grubu ise farklı bir durumun eşiğindeydi. 4,5 aydır beraberlerdi ama ilk kez tesisler dışında birbirlerini gördüler.
Ali Yıldırım ve Önder Fırat'ın organizasyonunda aynı masanın çevresine oturdular, konuştular ve her şeyden önemlisi; tanıştılar.
Bir ispatın peşindeydiler ama bunu başkalarına karşı değil, kendileri için yapacaklardı.
İyi bir takım olduklarını önce birbirlerine göstermeleri gerekiyordu. Bu aklın ve fikrin yerleştiği bir ruhla Kadıköy'e geldiler, sahaya çıktılar.
Dolayısıyla, sahada iyi oynayan bir takım değil, hırsla koşan-isteyen oyuncular bekliyordum.
Devre bittiğinde en çok koşan ilk üç isim (Dirar, Giuliano ve Aatif) forvet hattından olunca, sadece gözlemlerimiz değil, matematik de beklentimizi doğruladı.
Size maçı, Soldado'yu, Aykut Kocaman'ın analizlerini veya performansları anlatmadım dikkatinizi çekerseniz.
Çünkü bunlar göreceli değerlendirmeler.
Birisi kaçırır, birisi çalım yer, diğeri kötü pas atar veya atmaz. Bunlar gördükleriniz.
Aslında bu maçı kazanan, görmediğiniz, bilmediğiniz yaşananlar, markajlardır.
Maçın kahramanı olarak üç gol atan Soldado'yu ilan edeceklerdir. Doğrudur. Ama Volkan Demirel'in liderliği, Josef De Souza'nın müthiş eforudur aslında görünmeden, hissettirmeden galibiyeti tuğlalayan.
Ve yine demek isterim ki; "Ağabey geri döndü..."

Hikaye yok!

Böylesine bıçak sırtında çıkılan maçta, yedinci dakikada öne geçmek, çöl sıcağında buz gibi su bulmak gibi oldu. Neredeyse forvetsiz sahaya çıkıp, oyunu mücadele üstüne kurmak isteyen bir rakip karşısında rahatladılar, yeni bir hikayenin peşine düştüler. Ama anlatımı da, konusu da birbirinden kopuk, ne dediği, ya da ne demek istediği anlaşılamayan bir anlatım çıktı ortaya. Hedef sadece kazanmak olunca, kalan dakikaları tabelaya ve saate bakarak geçiren bir Fenerbahçe izlemeye başladık.
Aslında geçen haftaların sıkıntısını çekmeye devam ediyorlardı. Sakatların-eksiklerin üstüne, yenileri de eklenince, ortalık bilinmezler ile kaplandı. Sezon başından beri "muamma" anlarında ortaya çıkıp, sorumluluk alan Valbuena da 10. dakika dolmadan "sakatlar" arasına katıldı. En etkin bölümün, en önemli oyuncusu Isla da kulübeye gelmek zorunda kalınca, çalışılmış planların-setlerin de bir anlamı kalmadı. Kalan sürede bu kez "mücadele" etmesi gereken taraf Fenerbahçe oldu.
Koşan oyuncuları yöneten de olmalıydı. Giuliano topu isteyen, arayan bir oyuncu olsa da, format onun görevini iptal etti. Topu üçüncü bölgeye taşıdıklarında Janssen kendini pas istasyonu haline getirip, koridor açmaya çalıştı ama atak karakterinin en önemli unsuru olan iki kanat da işlemiyor, ortalardan veya kornerlerden de tehlike yaratılamıyordu. Zaten maçın ruhu "oynanacak" olmaktan çıkmıştı. Oyunun hikayesi de "tabelada galip yazsın" başlığına kavuşunca, Fenerbahçe, şampiyonluğa oynayan olmaktan çıkıp, "üç puana muhtaç takım" rolüne geçti.
Korkmaya veya korkaklığa bu kadar kolay alışmış bir kadronun, bu tarzıyla gole davetiye çıkarmaması mümkün değil. 3-1 öne geçtikleri Kayseri maçında da aynı şekilde puan kaybettiler, dün de kaderlerini böyle çizdiler. Öylesine sarsak ve güvensizler ki, giydikleri formanın bile anlamından uzaklar. Lig sonuncusu gelip; her topu kapıyor, her atağı olgunlaştırıyor, her ikili mücadeleden galip çıkıyorsa, sorunu çözemez, daha çoklarına da sahip olursun.
Valbuena çıktı, oyunu Ozan organize etti. Alın size; Fenerbahçe...

Şenol hoca ezber bozdu!

Şenol Güneş "kaybetmemek" istediği maçlar haricinde, özellikle de Şampiyonlar Ligi'nde sistem veya anlayış değiştirmeden oynattı takımını. 3'te 3 yaparken de bu anlayışıyla hükmetti sahaya. Porto'yu da şaşkınlığa uğratırken, Monaco'yu da oyuna mahkum ederken, ofansif dizilişinden ödün vermeden oynadı. Bu kez Talisca'yı kulübede yanına aldı. Rakibin üç orta sahasına, kendi dizilişinde eşitlik getirmek istediğini söyledi gerekçe olarak. Maçın aklına uymayı tercih ederek, kendi ezberini bozuyordu. Bu argüman, kaybedecek şeylerin olduğu zaman geçerli. Dokuz puanın varsa, riski rakibinin almasını beklemek doğal strateji aslında. Ama dediğimiz gibi hem Şenol Hoca'nın hem de Beşiktaş'ın reflekslerine uymuyor.
Talisca'nın performansı tartışılacak boyutta. Lig maçlarında "yoklar" arasında geziyor. Fakat özellikle Quaresma ile sağ kanattan geldiğinde takım, o ayağın aklı da, gözü de Talisca'yı arıyor. Dediğimiz gibi ezber-alışkanlık durumu söz konusu. Monaco'nun öne geçmesini bile önemsemeyecek bir güvenle oynaması da ilgi çekici Beşiktaş'ın. Oyun alanını büyüterek ve ısrarla taç çizgilerine kadar gelerek, yan toplarla Fransızlar'ın ceza alanına çok sık geldiler. Cenk ile de, Babel ile de, Quaresma'yla da fırsatlar yakaladılar.
Beraberlikle birlikte Monaco Beşiktaş'ı daha önde karşılamak, top kaybına zorlamak istedi. Onlar da son kozlarını oynadılar. Fakat Atiba'nın önderliğinde, Oğuzhan ve Tolga'nın yardımlarıyla, pas üçgenleri kurdu Beşiktaş. Tempo düştü. Akıl, soyunma odasındaki anlara geri döndü: "Kaybetmemek lazım." Monaco bu davete "icabet" edince, yüreklerin ağızlara geldiği anlar, pozisyonlar, defanstan dönen şutlar, karamboller geldi arka arkaya. Öne geçmek adına yakalanan fırsatlarda da, en tecrübelinin (Babel) en acemi hale geldiğini izledik. Bu düzeyin en önemli prensibi yine Beşiktaş'ın elinde. Maçtan puanla çıkıyor, liderliğini sürdürüyor ve arkasındakilerin ne yapacağını sadece merak ediyor.