CANLI
SKOR
Gürcan Bilgiç

Gürcan Bilgiç

Farkı fark etmek!

İlk 45'te Osmanlıspor'un tuzağında kaldı Fenerbahçe. İki hızlı oyuncuya atılacak toplar üzerine kurulmuş, alan daraltmaya yönelik savunma kurgusuna "yatan yerden kalkmasın" komutu da eklenmişti. Oyunun tempo kazanmaması adına daha önce de izlediğimiz klasik "bozma" hamlesi. Kalecinin topu oyuna geç sokması, her şeyin "ağır çekime" bağlanması, maçın havasını da etkiledi, tribünlerin oyuna girmesini de.
Bu uyuşukluktan çıkma adına Valbuena'yı oyuna almak çaresiz oyunun tek çaresiydi. Hem tribünlere heyecan geldi hem de rakibe tedirginlik. Bu karar aksiyon olarak fayda getirmese bile, takımın geri kalanı için de "saldırıyoruz" anlamı taşıyordu.
Yine de gol duran toptan geldi.
Öne geçmek farklı bir taktiği getirecekti Fenerbahçe için ama İrfan Buz'un puanı "oynamamakta" arayan düşüncesinin bitimi demekti. Bu dakikadan itibaren genişleyen alanlar geldi ve top kayıplarının etkili ataklara dönüştüğü özlenen dakikalar seyredilmeye başlandı.
Maçın başlangıcında veya devamında Kocaman için söyleyeceğimiz olumlu tek kelime yok.
Kendisi "kazanan" takım istiyor ama her maçın kendi "duygusu" olduğunu hala görmekten kaçınıyor. Aatif'ın cezalı olmasa bile oynamaması gereken bir maçtı bu. Kapanan rakibi duran toplarla açacaktı çünkü. Ve bunları en iyi kullanan iki silahını (Ekici - Valbuena) kulübede oturtuyordu.
Hep rakiplerin özelliklerinden bahsediyor.
Saygı duymak doğru bir yorum ama küme düşmeme mücadelesi veren rakibi üç ofansif (Serdar, Batdal, Umar) oyuncu tercih ederek kazanmanın fırsatını arıyor.
Aykut Hoca hala "dengenin" peşinde.
Hamleleri yapmasa bile maçı kazanabilirdi.
Ama anlaması gereken bir durum var; sadece koşan oyuncularını seyretmekten, topu rakipten çabuk alan takımı izlemekten kimse keyif almıyor. Zeka kalitesinin, koşu mesafesinin çok altında kaldığı, galip gelinen bir oyuna elbette biz de saygı duyacağız ama beğenmeyene, izlemek istemeyene de bu tercihleri yapanlar, "eyvallah" demeli.
Rakamlar "Dört maçtır gol yemedik" diyorsa, bu takımın yerli yerinde ve doğru oynadığı anlamına gelmemeli. Aykut Kocaman, böyle söyleyenlere inanmamalı...

Planın varsa!

Yirmi dakikada zoru "kolay" hale getirdiler. Skor 2-0 olunca, Kayseri için de maç bitti zaten. Denemek istediklerinde Fenerbahçe'nin konsantre savunmasında bocalayıp durdular. Oyun kurguları da tabelayı "sıfırda" tutmak üzere olduğundan, bekleyen Fenerbahçe'ye karşı hücum aklı da oluşturamadılar. Dakikalar, Fenerbahçe'nin ekmeğine yağ sürmek üzerine geçti. Aykut Kocaman, kalelerine gelen ilk topun gol olmasından hep şikayetçi. Bu kez rakip kaleyi bulan ilk iki şutu da gol oldu. Hani o; "kahpe felek" var ya bu kez Fenerbahçe kulübesinde oturmuştu.
Kurgulama kazanmak üzerine. İki teknik adam da hesap yapmış. Kayseri'ninki, üçlü defansa karar veriyor. Aslında beklerle birlikte beşli... Kalecisinin tecrübesizliğinde çareyi topu kalesinden uzak tutmak yerine, kendi alanını kalabalık tutmak olarak görmüş. Aslında alışkanlıkların dışına çıkıp, olağan gidişi bozmak riski dışında, çok da yanlış değil.
Öne oynama problemi olan bir takım karşısında arkayı sağlam tutma düşüncesini, Mehmet Topal bozdu. Soldado'ya attığı muhteşem pas erken golü getirince, bir haftalık çalışmanın ezberi de bozuldu. Plan Aykut Kocaman'ın kağıtlarına döndü; tıkırtıkır işledi.
Neredeyse 10 gündür Aykut Hoca'nın bu maçı Ekici-Valbuena ikilisi ile oynayabileceği haberleri sızıyordu. Prensip düzene baktığımızda pek aklımız almadı ama sekizde sekiz yapmak için bir farklılık yapabileceği ihtimalini de düşünüyorduk. 11 açıklandığında, "kazanan" takımından yana akıl koyduğunu gördük. Maçı da kucağına alınca Aykut Hoca işleyen düzenle hiç uğraşmadı.
Tabelada 5-0 yazıyor... Baktığınız zaman rakibe bastırmış, sağlı-sollu dağıtmış, tempoyu yüksek tutmuş bir takım yok. Ancak doğru oyunun sahibi, taktik disiplini limitte tutan, farkı açtığında bile kalesinden topu uzak tutmak isteyen bir anlayışla oynadılar. Atılan gollerin hiçbirine "kaleci tecrübesizliği" yazamazsınız. Üstündeki üç takımın da kabuslar gördüğü bir maçı beş farklı kazanarak, başka bir iddia koydular ortaya; planın varsa, heyecanı yenersin.

Kime yaradı!

Tam bir bilek güreşiydi aslında. Bilinen performanslar ile tahmin edilemeyenin peşine düşmüş iki takım seyrediyorduk. Fenerbahçe meydan okumasını saklamadan, oyuncularının mücadeleci karakterini ön plana çıkartarak, rakibini daha önce yaşamadığı biçimde geriye koşturdu. Böyle maçlarda önlemleri konuşmamız gerekirken, tam tersine risklerin dakikalarıydı. Bir derbiden beklenmeyecek şekilde pozisyonlar vardı. Önce Galatasaray yakaladı fırsatları, sonra F.Bahçe forvetleri. Ama tabela değişmemekte ısrarcı, heyecan tavanda kalmakta kararlıydı.
Kocaman, Ekici ve Soldado tercihi ile ön taraftaki ezberlerini bozdu. Duran toplarda ve pas organizasyonunda Ekici'nin farklılığından yararlanmak istiyordu. Pas oyununda kalmak adına da Soldado ile en uca yerleşti muhtemelen. Buna rağmen derbi atmosferinde ne yaptığını bilen takım Galatasaray'dı. Geriye kalabalık koştular, defansif disiplini korudular ama bunu belki de bu sezon ilk defa yaşadılar.
60'dan sonra ofansif değişiklikler geldikçe, Fenerbahçe'nin baskısı da yükseldi, oyunun temposu da terse döndü, birbiri ardına kaçan pozisyonları da seyrettik. Kadıköy'ün baskısı ile Fenerbahçe'nin fizik gücü son 15 dakikada rüzgarı Galatasaray kalesine doğru estirdi. Böyle bir maçın nimetlerini yemeleri gerekirdi ama Muslera kalesinde büyümeye başladı. Bir kaleci neden isminin önüne "büyük" sıfatını alır, gösterdi herkese Uruguaylı. Volkan Demirel'in de maç alan kaleci rolüne geçmesiyle birlikte, iki tarafın da kazanmanın eşiğine geldiği bir maç haline dönüştü derbi.
Bitimde sevinen taraf Galatasaray oldu. Kadıköy'deki kazanamama süresi 20 yıl için start alırken, 6 puanlık farkı koruyarak ve diğer rakipleri için kendi sahasındaki mücadeleyi bekleyecekler. Aslında bu sonucun en mutlusunun, Başakşehir-Beşiktaş galibi olacağını anladıklarında, "Biz niye sevindik" diyecekler.
Aykut Kocaman'ın, kendi maçlarındaki hakem yorumları için yaptığı tespitin ne kadar doğru olduğunu da yaşadık. Maçı berabere bitirmeye niyetli hakem üçlüsü de vardı sahada. Üç penaltı pozisyonu var Fenerbahçe için. "İnandırıcı gelmedi" diyecektir büyüklerine. Bizim de düdüğünü neden sakladığına inanamadığımız gibi.

Hedef sıcak!

Bu sezon sıkça yaşadığı "durum" maçlarından biriydi Fenerbahçe için. Oynamaya değil kazanmaya ihtiyaçları vardı. Rakibin kim olduğuna veya ne yapabileceğine bakmadan, yüksek konsantrasyon ile önemseyerek, tam bir taktik karşılaşması oynadılar. Son derece sıkıcı, keyifsiz ve umut taşımayan bir performansın sahibiydiler. Ama üç puanı alarak döndüler İstanbul'a. Geçen haftadan kazanarak gelseler, belki de bu kadar ipin ucunda olmayacak, risk almayı deneyecek veya daha "cesur" düşünebileceklerdi. Fakat ne bu karakterde bir oyuncu grubuna sahipler, ne de sonucu almışken, işleyen düzenden vazgeçebilecek bir teknik direktöre. Sürekli olarak "rakibe saygı" diyerek, kendi takımının kapasitesini öne çıkarmayı kendine "fikir" yapmadı Aykut Kocaman. Maçı rakibe bırakmak, sadece alanı kapatmak ve pozisyon vermeden oyunu yaşamak, kritik durumdaki bir takım için "geçerli" nedendir ama şampiyonluğu hedefleyen, bunu göstermek zorunda. O yüzden 11 oyuncusu da birinci dakikadan itibaren enerjikarzulayan bir görüntü vermiyor. Bu duygunun bulaşıcı olduğunu, tüm takım formatını etkileyeceğini biliyoruz.
Şablonun öte tarafında ise "gücü ve kalitesi" bu kadar olduğu halde, hala şampiyonluğu zorlayan bir Fenerbahçe var. Gerçekçi düşünce içinde, lige yeni gelmiş Malatyaspor'un oyuncu kalitesi ile Fenerbahçe'ninki arasında çok büyük fark da yok. Galatasaray ile kendileri için ligin finalini yapacakları maç öncesinde, bir tane taraftarına bile "Kadıköy'e gitmeliyiz" heyecanını veremediler. Bu "oynamaktan vazgeçmiş", sadece ayağındakini ileri vuran takım görüntüsünden çıkmak adına Alper'in oyuna alınması da geç kalınmış karardır, Mehmet Ekici veya Valbuena'nın oynatılmaması da... Volkan Demirel'in üç kritik kurtarışının ardından, 90 dakikanın değişmez "haklısı" elbette yine Aykut Kocaman olacak.
Beşiktaş'ı sancılarla oynatan, Galatasaray'ı puansız gönderen Malatyaspor'u, üstelik deplasmanda yenip gelmenin teknik analizini de, iki farklı bakış açısı ile yapmak zorundayız. Çünkü ligdeki hiçbir takım böylesine iddialı yola devam ederken, bu kadar eleştirilip, yıpratılmıyor. Bu kadro kalitesinin bu puan performansını takdir edeceksiniz. Ama oyunun kalitesi veya verdiği heyecanın yeterliliğine sıra geldiğinde "yetersiz" diyeceksiniz. Kocaman "iki kere iki"den "beş" sonucu çıkarmaya çalışıyor.

Yalnızlar rıhtımı

Yola devam etmek adına "var-yok" maçlarına çıkılırken, Kadıköy'de tribünler boşluklarla el sıkışıyor. Fenerbahçeli oyuncular bir karakter mücadelesine girmişken, başta seyircisi olmak üzere kimseyi de yanında görmüyor. Ne Aykut Kocaman'ın lige "balans ayarı" getiren açıklamaları ne de 9 kişi Beşiktaş'ı elinden kaçıran kadronun alın teri onları ikna etmeye yetmemiş. 7. günde 3. maçına çıkan takımın yorgun olması normal de, kendi sahasında; kazanması gereken karşılaşmada "yalnız" olması anormal. Kulüpleri, hatta teknik direktörleri yöneten o sosyal medya hesaplarının, pek kibirli yazarları, ahkam kesmek üzere formatlamışlar kendilerini. Ne takımın bir parçası oluyorlar, ne de kaderin. Valbuena oynadı; Aykut Kocaman cesur kararlar veriyor, oynamadı; "Yine defans mı oynayacağız" sığlığında, pek bir çenesi düşük olanların, en ihtiyaç duyulan ortamda tribün sırası yerine, klavye başında olması sürpriz değil.
Maça "kim daha hazırdı" derseniz, elbette Akhisar'ı yazarız. Sert maçların üçüncüsünde fizik olarak geri düşmek mazeret olabilir ama birinci dakikadan itibarense; değil. "İki kere geldiler, iki gol attılar" yorumu yanlış değil Akhisar için. Trabzon'da da aynı planla 6 yapmışlardı. Aynı kadro dört gün önce kupa maçında Galatasaray'ın yedeklerine teslim olmuştu. Kadıköy'de daha iyi olmayı başardılar.
Şampiyonluk hedefinde iki maç üst üste kaybetmek, üstelik rakiplerin kazanmışken bu sonucu almak yıkıcıdır. İşler yine zorlaştı, yine düzlenmesi gereken yol, tekrar yokuş haline geldi. "Neden böyle oldu" derseniz, birçok şey yazılabilir. Beraberlik golünde ofsayt olmadığı, Skrtel'in Seleznyov'a darbesine faul veren hakemin, Mustafa Yumlu'nun Soldado'ya yaptığına penaltı vermediği, Giuliano'nun oyun liderliğini almadığı, Valbuena'nın kendini askıya aldığı, Muğdat'ın Akhisar adına gol oyununu tek başına yönettiği. Ancak gerçek olan bu takımın yalnızlığıdır. İşler kötü gidince yönetimi istifaya davet etmek elbette hakları ama o stadı doldurup, o takımı heyecanlandırıp, rakibi baskı altına almayacaksanız, işte o zaman rakipleriniz ile durumu eşitleyemezsiniz. Galatasaray-Beşiktaş hakemi bile yönetecek atmosferle iç sahada oynuyor. Fenerbahçe ise kendi taraftarı ile bile mücadele etmek zorunda. Yazık...

Azaldıkça, çoğaldılar

Başka maçın, başka hikayesine döndü iki teknik adam da. Pazar atmosferinden yorgun çıkanları kulübeye çektiler. İlginçtir; 4 gün önce kaybetmesine rağmen 7 oyuncu rotasyonu ile Dolmabahçe'ye gitti Kocaman... Oynama fırsatını bulamayanlarla denemek istedi. "Lig için takımı korudu" yaklaşımı doğrudur ama üst üste derbi kaybetmek, taraftar sinerjisini alır, götürür. "Oyuna başka yerden bakıyoruz" görüşü de bunu kapsıyor muhtemelen. Devrenin oyun eşitliği ile sürmesi, iki tarafın da fırsatlar yakalaması, beklemediğimiz tempoda ve heyecanda bir maç çıkardı ortaya. Alper kendini attırdığında sanki maçın "kalemi kırıldı". Sonrasında ise Fenerbahçe, Şener ile öne geçiyordu. Şenol Güneş'in aklında ne rotasyon kaldı ne de Trabzon deplasmanı... Rövanşı olmasına rağmen maç bir anda "kazanılmak" zorunda hükmüne bağlandı. Ancak kontrolsüz güç, Quaresma'yı bir anda boksöre çevirdi. Birden bire ortalık karıştı ve maç tiyatroya dönüştü. Pepe kalabalık içinden kendisine bir darbe arıyor, diğerleri Quaresma'yı sakinleştirmeye çalışıyor. Her pozisyonda hakeme bakan, itiraz eden, tribünleri yönlendiren bir ortam hazırladılar. Maçı değil, Fırat Aydınus'u da yönetmeye çalışıyorlardı. Ev sahibi olmanın avantajı da bu. Sayı dengesiyle, oyun standardı tekrar geri döndü. F.Bahçe pas oyunu karakterine dönmeye çalışıp, Beşiktaş'ın peşine Aatif'ın driplingleri ile düştü. Maç eksiği olmasına rağmen M.Ekici'nin oyun aklı da fark getiren özellikti. Fırat Aydınus üstünden maçı okumak da bir tecrübe gerektiriyor elbette. Volkan Demirel'in bir kaleden ötekine kadar koşup, gol sevincine ortak olması ile birlikte gördüğü sarı kartla, karşısında dengeli bir hakem olmadığını anlaması gerekiyordu. Talisca'nın topu auttan ortalamasını hakemler kaçırdı. "Dokunulmaz" Quaresma kırmızıyı gördükten sonra, maç sonrası için kararlarını vermeye başlamıştı Aydınus. Tribünler neyi istiyorsa, Aydınus da itiraz etmeden karşıladı. Hani; son nefesine kadar mücadele ettiler desek yanılmayız Fenerbahçeli oyuncular için. Ortaya gerçek bir karakter koyup, çok zor bir ortamda, kışkırtıcı planlarla ve bu oyunlara düşen acemi arkadaşlarıyla mücadele ettiler. Başında dedik; maçın rövanşı var. Avantaj Fenerbahçe'nin eline geçti. 11-10-9 şeklinde süren geri sayıma rağmen, maçın hiçbir anında problem çıkarmadılar. Azaldıkça, çoğaldılar.

Hak edilmiş yenilgi

Her şey planlar dâhilinde gelişiyordu Fenerbahçe için... Oyunu dengede götürüp, hatta öne geçip; kalan sürede fizik gücünü öne çıkartarak rakibi kaleden uzak tutmak istediler. İlk yarıda her şey istedikleri gibiydi. Golü buldukları gibi, Beşiktaş'ı da şaşkına çevirdiler. Tribünlerin ateşini düşürüp, "Bize gol atamazsınız" mesajını verdiler. İkinci yarıda ise kâbusu yaşamaya başladılar. Planı değiştiren İsmail'in sakatlığı değildi elbette. Devrenin başında gelen beraberlik golüyle oyunun psikolojik dengesi de yer değiştirdi. Önde oynamanın güveni yerle bir olurken, taraftarıyla birlikte coşan-koşan ve isteyen bir Beşiktaş ile oynamaya başladılar. Bu anların yönlendiricileri takımların "büyük" oyuncularıdır.
Fenerbahçe'de de bu bilinmezliği sonlandırıp, oyuna eski aklını taşıyacak bir performans gerekiyordu. Normalde en skorerde ararız bunu, yani Giuliano'da...
Topa göstermedi kendisini. Fernandao sadece yüksek toplarda hedef oldu. Geri çekildikçe, yorgun Beşiktaş'ın da önünü açtılar aslında. Çağırdılar golleri...
Bir Başakşehir efekti beklesek de Fenerbahçe'den, Vodafone'un ortamı buna izin verecek gibi değildi. Sahadaki oyuncuların adlarını bile unuttuklarını söyleyebiliriz. Bu atmosfer altında normal paslarda bile hatalar yaptılar. Topu ileri taşıması beklenen Topal- Souza ikilisinin verimsizliğine, Dirar ile Aatif'ın oyunu sadece savunma yönüyle yaşaması da eklendi. Hani hak edilmiş yenilgiler vardır ya, saniye saniye Fenerbahçe için bu yorum gerçekleşiyordu.
İkinci yarıdaki oyun karakterinden de galibiyet amacından da direnme güdüsünden de uzaklaşıp, teslim oldular Beşiktaş rüzgârına. Medel'in çizgi üzerinden çıkardığı top, belki maçın Fenerbahçe adına dönüm noktası sayılabilir. O anda tabela değişse, maçın yönü de farklılaşabilirdi. Fakat Fernandao'nun attığı golün çok açık ofsayt olduğunu da bu notların arasına koymak gerekir. Hak edenin kazandığı, kazanmaktan vazgeçenin yorumsuz soyunma odasına gittiğini belirtmek gerek. Üstelik ikili averajda üstünlüğü de rakibine vererek. Zirve hesapları yeniden yapılıyor. Bakalım, Perşembe kupa mücadelesindeki senaryo nasıl olacak?

Yokuş bitiyor

Zirvenin dört atlısından biri olarak, hatta birincisi olmak adına kazanmanın dışında alternatifi olmayan maçı üç puanla bitirdi Fenerbahçe. İki farklı galibiyete ulaştığında kalesinde gördüğü iki net pozisyon da vardı. Kocaman'ın oyun anlayışından problemler üretmeye niyetli Alanyaspor'un da olduğu meydandaydı. Maç, kendi hikayesinde "kolay" olmaktan çıkmıştı.
Valbuena seçimi, bu süreçte artık alışmamız gereken bir durum olacak. Rakibin tehdit oranının yüksek olduğu deplasmanlarda veya rakipler karşısında Fransız yerini "daha mücadeleci" olana devredecek. Kadıköy'de ise yeteneklerini sistemin hizmetine sunacak. Planların "kazanmanın" üstüne kurulduğu bir dönemde hem yıldız, hem de hamle oyuncusu olarak izleyeceğiz onu. Her rakip tehlikeli, hiçbir takım kesin favori değil. Dün iki takım da bir saniye bile taktik disiplinden uzaklaşmamaya çalıştılar. Üç farkla geriye düştüğünde Alanyaspor'un hemen kapanması, yardımlaşması veya Fenerbahçeli oyuncuların üçlü - dörtlü sıkıştırmalar ile bir an önce topu ger i kazanma çabaları vardı. Hikmet Karaman, bir gol attığında Fenerbahçeli oyuncuların içine "panik" virüsünü sokacağını çok iyi biliyordu.
Fernandao'nun ilk golü ofsayttı. Eğer maçın ilk golü olsaydı, çok gürültü çıkardı. Attığı ikinci gol ise yardımcının gözünden kaçtı, top çizgiyi geçtiği halde oyuna devam edildi. Tabelada eşitlik yazsaydı, bu pozisyon da çok gürültü çıkarırdı.
Beşiktaş maçı öncesinde üç puanlık farkı cebine koyup, kazanma mecburiyetini rakibine bırakarak hazırlanma şansı doğdu Fenerbahçe'nin. Artık her haftanın başka hesapların yapıldığı final dakikaları olacak. "En zor altı hafta"nın bitimine yaklaştılar. Yokuşun bitip, inişin başlayacağı günler öncesinde Kocaman kendi pususunu kuracaktır.
Trabzonspor maçı ile başlayan çıkışın, son iki hafta galibiyetlerle taçlanması Fenerbahçe'nin güvenini ve inancını elbette yükseltecek. Topal- Souza ikilisinin orta sahaya duvar olmasının peşine, Giuliano'nun oyun aklı ve klası ile skor yapmakta da sıkıntı çekmemeye başladılar. Yine iki haftadır Isla'nın neredeyse tüm gollerde resim karesine girmesi de önemli. İmkanlarının yarıştığı rakiplerinin çok gerisinde kaldığı bir sezonda böylesine ciddi bir tehdit olmayı başarmak, hedef sıcaklığını korumak, Aykut Kocaman'ın farkı...

Ligin ağabeyi!

Maçın ışığını Aykut Kocaman 4 gün önce yaktı... Gençlerbirliği beraberliğinin şoku yaşanırken, "Başakşehir'i de yeneceğiz, Beşiktaş'ı da" diyerek radikal çözümü herkesin gözüne soktu. Aykut Hoca'ya bunu söyleten klasik büyük takım hamaseti değil, oyuncu grubunun yükselen takım performansının başarı sınırıydı. Sonucu değiştiren etkenin kalite olduğunun farkına vararak, bu açığı gidermenin mücadeleden geçtiğini biliyordu. Zaten "Valbuena oynamaz mı?" sığlığında eleştiri geliştirenlerle anlaşamamasının nedeni de bu. Başka yerden bakılıyor oyuna. Abdullah Avcı'nın makinesini etkisiz hale getirmenin yolu da bu. Takım ezberini bozarak, onları liderliğe taşıyan mükemmel anlayışı etkisiz hale getirmek. Öyle bir baskı yaptılar ki, devre bittiğinde kaleyi tutan şut sayısı ikiydi. En tehlikelisi de korner atışından gelen topta Chedjou'nun kafa vuruşu oldu. Maç Fenerbahçe'nin istediği gibi şekilleniyordu, bunu sağlayan da takım olarak baskı yapmaları, her yere koşmalarıydı. İkinci golle birlikte Başakşehir'in kazanma inancı da geriledi. Denedikçe duvara çarptılar. Ortada müthiş bir ders vardı. Kazanmanın sırrı büyük takım olmaktan değil, mücadele etmekten geçiyor. "Ben tedbir almam" mantalitesinde olanlara "beş" atmış bir takıma, "çaresizliği" ancak böyle hissettirebilirsiniz. Valbuena'yı oynatmayan Aykut Hoca'ya da saldırıyorlar, tel tel dökülen Arda Turan'ı oynatan Abdullah Avcı'ya da. İroniye bakın değil mi? Aslında ikisi de haklı. Oyunu kazanmanın "kora kor"dan geçtiğine inanıp, yıldızının defansif zafiyetini yaşamak istemeyen Aykut Hoca'nın doğrularını gördük. Emre Belözoğlu'nun olmadığı maçta, Abdullah Avcı'nın da planları yanlış değildi. Buradaki sıkıntı Mossoro'nun pas kurgusundaki rolünden eksik kalmaları aslında.
İki takım içinde finaldi ve Fenerbahçe "yola devam" diyerek şampiyonluk iddiasını ortaya koydu. Aykut Kocaman uzun yolun futbolcu değil, takım performansı ile yapılabileceğini bir kez daha anlattı bilmeyenlere. Böyle bir çizgiden dönebilmek için, "ikisini de yeneceğiz" diyecek kararlı ifadeye ihtiyaç vardı. Fenerbahçe, geri geldi, yine "ağabey" olarak.

Nereden tutsanız elinizde kalıyor...

Mustafa Denizli'nin efsane açıklamalarındandır;
"Hakemi de yendik..." Kadıköy'de ilk yarı bittiğinde Aykut Kocaman'ın isyanı adresine ulaşmıştı. "Bana gösterilenlere bir şey demiyorum. Neden rakiplere de çıkmıyor?" eleştirisini taşıyan Fenerbahçe Teknik Direktörü, 10 kişi kalması gereken Gençlerbirliği karşısında, devreyi yenik kapadı. Üstelik rakibinin kaleyi tutan şutu olmadığı süreçte.
Nereden tutsanız elinizde kalıyor.
Kazanmak adına tüm hamleleri ve oyuncuları sahaya sürüp, oyunun doğrularıyla maçı sürdürürken, kendi oyuncunuz (Dirar) kalenize golü atıyor, kendi oyuncunuz (Mehmet Topal) gol pasını veriyor. İlk on birdeki beş oyuncunuz sakat üstelik. Neye veya kime karşı mücadele edeceğinin hesabını yapamayacak durumdasınız.
Ümit Özat takımını çok iyi organize etmiş ve müthiş bir defansif direnç oluşturmuştu. Üst düzeyde taktik disipline rağmen, ilk yarıda direkten dönen iki Fenerbahçe şutuyla karşılaştılar.
Dirençlerini korudular.
Valbuena topun rakibe geçtiği süreçte ortada yoktu. İkinci yarıda oyun ön tarafa yıkıldığında dikine ortalarla bir gol pası verdi, "Neden oynamıyor?" sorusunun cevabı değildi aslında, böylesine bir ortamda "daha farklı" olduğunu göstermeliydi. Hamle oyuncusunun 18'ine yeni girmiş Elif olduğu bir takımın kazanmak adına sonuna kadar zorlamasını elbette taktir edeceğiz. Stoperlerin sakatlanması, orta sahaların stoper olması, "yakaladık" denilen dengenin yerle bir olması, Fenerbahçe'nin yoklar arasından "varları" oluşturmak zorunda kaldığı bir dönem yarattı. Kendi sahasında kazanmak durumunda olduğu bir dönemde, Aykut Kocaman'ın bütün planları değişti artık. Başakşehir'i de, Beşiktaş'ı da yenmek zorunda artık.
Rakibe yardım eden defansıyla, kararlarını sakınan hakemlerle, destek vermek yerine sürekli hakaret eden kendi taraftarıyla bunu başarmak zorunda. Bakalım günler bize, Aykut Hoca'nın "Hakemi de yendik" diyeceği bir maç gösterecek mi?